Kazuo Ishiguro – Beni Asla Bırakma

Geçmişte okuduğum Nobel Edebiyat Ödülü almış yazarları gözden geçirmem ve eserlerinin zihnimde bıraktığı izleri hatırlamaya çalışmam gerekti Kazuo Ishiguro’nun Beni Asla Bırakma isimli romanından sonra. O eserlerle ilgili ilk toplaşanlar zihnime, konuları veya tempolarından ziyade, okuma zevkinin yaşattığı ve bir edebiyat severin genel olarak peşinde ömür eskitebileceği haz ile ilgili. Edebî zevk de denilebilir.

1901 yılından bu yana 108 kişiye verilmiş bu ödülü kazanan 16 yazarın çeşitli eserlerini okumuşum Japon asıllı İngiliz yazar Ishiguro’yu da saydığımda. Konunun çarpıcılığı ve günümüz teknolojisinin önünde sonunda toslayacağı etik duvarı sezinleten hikayesini sonradan dönmek üzere bir kenara bırakacak olursak; Nobelli kitaplar içinde edebiyat tadını en yavan bulduğum, hatta böyle bir tattan bahsedilemeyecek bir kitapla karşı karşıya olduğumu belirtmeliyim. Bir kitap doğallıkla, bahsedilen ve fazla bireysel gibi duran o tadı barındırmak zorunda değildir. Ancak kazanılmış önemli bir ödülün ve bu ödülü kazanmış diğer büyük yazarların eserleriyle kıyaslandığında boşluk hissiyle gelişen bir soru işareti oluşuyor haliyle.

Herman Hesse, Thomas Mann, Pearl S.Buck örneğin, kendilerinin yarattığı özgün bir dilin ardından ama mutlaka inceliklerle örülü ve basit de olsa derinlikli bir anlayışla yazmışlar eserlerini. Isaac Bashevis Singer hatırlatıyor kendini örneğin, çırılçıplak ama keskin bir gerçekliğin içinden. Yayınlandığı yılın en iyi yüz kitabı arasında gösterilen Beni Asla Bırakma romanını, yazarın Nobel almasındaki etkenlerden biri olarak görmemiz gerekirse eğer, Marquez’in, Hemingway’in, Faulkner’ın Nobel ödüllerini nasıl değerlendireceğiz? Hepsini bir kenara bırakın bu önemli ödülden sonra bile yazarlığı ülkemizde hâlâ kıyasıya eleştirilen Orhan Pamuk dahi, bıraktığı edebî tat yönünden Ishiguro’nun çok üzerinde. Bir ast-üst meselesine indirgemenin ötesinde konu, Nobel Edebiyat ödülüne sahip olmuş bir yazarın yapıtı ise, burada kitapta işlenen konunun farklılığı, sürükleyiciliği veya sahip olduğu etik soruların düşündürücü etkisinin ötesinde eser, karakterlerinin duygusal derinliğini yansıtabilen bir dille zenginleşen ve insanlık durumunu bu dil içinden yansıtan bir edebî lezzete sahip olmalıdır.

Sözün burasında, sırf bu dil zenginliğine ve anlatım olanaklarının ruha hitap eder şekilde kullanıldığı yazınsal eserlere gönlünü kaptırdıktan sonra çoksatar kitap okumayı bırakmış bir okumasever olarak bazı sorularıma muhatap etmek istiyorum bu yazıyı!

Neden ortalamanın üzerinde bir hız ve sürükleyici bir kurguya sahip, gerilim seviyesi düşmeyen ya da yaşamsal sorulara ahlâkî cevaplar bekleyen sürükleyici romanlar, yukarıda bahsedilen edebî lezzete dair yavan ve derinliksiz bir etki bırakır? Peki şöyle sorabilir miyim? Marcel Proust, dehası için mi yazmıştı Kayıp Zamanın İzinde romanını? Ancak o muazzam dil ile mi anlatılabilirdi Paris sosyetesinin birbirinin aynı, tekdüze ve ağır geçen günleri? Ya da İnce Memet’i biz neden dağdan dağa koşturan, ova senin yayla benim gezen, soygunlar yapıp adam öldüren bir eşkıya romanı olarak okumuyoruz?

Ishiguro’nun romanı, insan klonlanması, klonlanan insanların organ bağışı yapmak için diğer insanların hizmetinde kullanılmaları ve gerçekte bir ruhlarının olup olmadığına dair etik soru işaretlerini barındıran etkileyici bir roman. Bir gizemin ardında, adım adım çarpıcı gerçeğe yaklaştığınız, yüzleşeceğiniz o son soruya doğru çekildiğiniz bir hikaye.

Eğer bu yazı konusunun içinde Nobel’ den bahsedilmeseydi ya da ben, Beni Asla Bırakma romanını Nobel Edebiyat Ödülünü kazanmış bir yazarın eseri olarak okumasaydım,evet bu roman bir çoksatar başarısına sahip olurdu.

Bir tek kitabını okuyarak, önemli bir edebiyat ödülü kazanmış bir yazarı değerlendirme ve yorum yapma hakkını böyle olumsuz kullanmama adına kendimle mücadele ettim bir süre ve şöyle bir argüman geliştirdim. Eğer son bir kitap okuma hakkım kalmış olsaydı ve ben son Nobel Edebiyat Ödülünü kazanmış yazarın en önemli kitabını seçmiş olsaydım, şu an elimde güzel bir sorusu olan, kurgusu ilgi çekici ve günümüz dünyasının kaçınılmaz olarak karşılaşacağı yol ayrımına işaret eden bir roman olacaktı. Ancak konusu harika olan bu eser, derinlikten yoksun karakter analizleri, yüzeysel geçilmiş iç dünyalar, ve kuru diyaloglarla, bir son kitap tercihi olarak pişmanlık yarattı.

Kabul ediyorum Ishiguro eksiğim çok. Çöplüğüne yan gelmiş bir horozun içi doldurulmaya müsait özgüveniyle ötüyor da olabilirim kendimce. Ama o da sahip olduğu bu değerli ödülü daha önce kazanmış pek çok isim gibi ölümsüz olmak istiyorsa yüzeyden uzakta yüzmeli, içsel derinliklerin sularında.

Varlık – Şubat’20

Yas ya da patoloji bir noktaya kadar sanatı/şiiri besler. Ama bir şartla: Öznenin bu durumu aşabilmesi; konuşamadığı, anlatamadığı, kötürüm kaldığı durumda, şiir ya da sanata dair unsurları kullanarak kendisini işlevsizleştiren deneyimleri dışa vurmak ve aktarabilmek için yeni bir dil oluşturabildiği oranda başarabilir. Şiir, yazan kişinin travmasını aktarabildiği oranda terapötik bir araçtır. Ancak ve ancak patolojik boyutun aşılmasına delalet olan estetik boyut işin içine girdikçe sanata dönüşür.

Sadık Hidayet – Kör Baykuş

Bazı kitaplar anlaşılabilmek için okuma öncesi bir çalışma, küçük çaplı da olsa bir birikim istiyor. Gerek yazarını, gerek döneminin belirgin anlayışını ya da yazıldığı ülkenin siyasi veya sosyal durumunu bilmek, yaptığımız okumadan alacaklarımızın niteliğini değiştiriyor.

Kör Baykuş kitabı da, yazarı ve modern dönem İran edebiyatı hakkında genel de olsa bir içeriğe sahip olunmadığında kapalı, karanlık ve tatsız bir yapıya sahip. Ancak, yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde, ülkenin siyasi çalkantılarını eleştirmek ve bunu modern batı edebiyatının gelenekselin dışına düşen yeni yöntemleriyle denemek her yazarın harcı değil. O dönemde İran şahına ve yönetim anlayışına direnebilen ve bunu eserleriyle, ayrıca bu kadim topraklardaki edebiyat geleneğinin de dışından yeni bir tarz ile yapabilmek Sadık Hidayet’in bugün de isminden söz edilen ve İran’da edebî modernizmi başlatan yazarların başında anılmasını sağlıyor.

Ülkemizde de 1980 sonrası dönemdeki baskı uygulamaları sonucunda yaşanan ve kendini daha çok şiirde gösteren kapalı anlatım şekli, yazar ve şairlerin düşüncelerini karanlık, sembolik, bir bakıma baskıcıya kullanabileceği bir kanıt bırakmamak adına kendi iç dünyasına dönük, fazlasıyla içsel anlatılar üretmek şeklinde çıkıyor karşımıza. O dönem bilinçli olarak şiir okumaya başladığım yaşlarıma denk gelir ama bu kapalı ve fazlasıyla öznel anlatım, şiiri anlamadığım, onun ruhuma hitap etmediği yanlış inanışına yol açmıştı. Ancak şiir üzerine yaptığım eleştiri okumaları, dönem açıklamaları anlatan yazılar ve tabii o baskı dönemlerinin ardından şiir anlayışında gerçekleşen gelişmelerle şimdi şiir olması gerektiği gibi besliyor kaynağımı.

Sadık Hidayet okumak da, eğer bir keyif alınacaksa, böyle bir arka plan değerlendirmesi gerektiriyor. Anlattığı karanlık ortam, İran toplumunun geçirdiği çalkantı içinde bir mesaj taşıyor olabilir. Yurt dışında eğitim görmüş, farklı dinlerin yaşandığı çevre ülkelerde yaptığı araştırmalar ve çevirilerle edebiyat alanında öncü rol oynamış genç, entelektüel ve kırılgan yapıda bir insandan bahsediyoruz.

Tıpkı Kör Baykuş’un kahramanı gibi Hidayet’te bir afyon bağımlısıdır. Büyük bir ümitsizlik içinde, Paris’te 1951 yılında 48 yaşındayken günlerce havagazı kullanan bir daire aradıktan sonra bulduğu evde intihar eden yazar, bıraktığı eserlerle bugün Modern İran edebiyatının en önemli kurucu figürlerinden biri olarak görülmektedir.

Kör Baykuş romanındaki ağır hava sizi ilk sayfadan itibaren etkisi altına alır. Afyon etkisindeki bir adamın işlediği bir cinayete, gerçek mi değil mi belli olmayan bir sanrılar dünyasına tanıklık edersiniz bütün giriş boyunca. Bana göre kitabın başarısına da buradan sonra şahit oluruz. O karamsar anlatı hiç bitmez, karanlık dağılmaz, ve ümitsizliğin çukuru daha da derinleşir.

İran’ı vatandaşları üzerine çökmüş bir kâbus olarak da, uyuşturucunun pençesindeki bir yazarın esrimesi olarak da okuyabiliriz eseri. Kuvvetli bir ihtimal olarak da her ikisini birden okuyor olabiliriz. Ama kesinlikle şöyle de okuyabiliriz ki bu, geleneksel bir toplum ve edebiyat için yeni bir anlatıma sahip, yeni bir olanak sunan değerli bir eserdir.

Kitabı benim için daha da değerli hale getiren bir diğer unsur ise çevirmeniydi. Önemli bir eseri önemli bir kişinin çevirisinden okumak sanki aynı anda iki okuma yapıyormuşum hissi verdi bana. İlk kez bir Behçet Necatigil çevirisi okurken, bir yakınlık duydum, bir güven duygusu belirdi içimde metne karşı.

Yaşadığı toplumun sorunlarıyla başetme gücünü kendine göre farklı bir yöntemle denemiş, batı edebiyatının ülkesinde gelişimine önayak olmuş üretken bir yazarın kitabı Kör Baykuş. Körleşmiş bir baykuşun ümitsizliğiyle ve çıkışsız bir karamsarlığın pençesinde son verdiği hayatından kalanlar ise doğu ve batı uygarlığının kesiştiği noktada okunmaya devam ediyor.

Birhan Keskin – Ba

Kimin babasının hatırası kalmamış güzel, kiminin dilinin ucunda, kimi yutkunmuş o heceyi; kimi yutmuş, diyememiş hem ilk hem son sözünü. Şiir işte, buluyor bir yerinden hayattaki yerini, yerine yerleşmeni bekliyor, sevmişsin orayı, sevmemişsin, öksüz kalmış, dışarlanmışsın içinden; umurunda mı? Bazen incecik bir kitapla sızar derinin altına, iz bırakır içinde, ilk kez okuduğun bir şairin dokunaklı sözleri.

Ankara’da bir Ulaş ki, şehir şanslı kısılmış gözleriyle her sabah ve her akşam adımlar sokaklarını gizli bir alkolün kendinden memnun işbirliğiyle. Şehir şansı çekik ve tatar gözleriyle acıklı bir replik gibi ezberinde tüm göllerinin yeri ve ne şanslı şehir Ankara, yorgun göğüne benzer Ulaşın gözünün mavisi. Anekdotların, ambiyansların, tırnak içlerinde kendine ömürlük yuva yapmış anıların, kitaplık raflarında yanan romantik mumların adamısındır sen Ulaş; seversin yıllar sonra harfiyen anlatılan hatıraların tadını. Benim için seçtiğin o şiir kitabı, meğer benim değil senin hayatındaki yerine eklenmiş, okunmak için babanın gitmesini beklemiş. O gitmeden çok önce benim için bir dipnottu bulanık bir Ankara gölünde hem de bir sandalın içinde ve senin ısmarladığın biraları içerken balık tutmanız. Babası gitmiş bütün oğullara sor şimdi, hepsi seninki gibi büyük gitti, ve seninki de onlar gibi sessiz. İncecik şiir kitabı ki adı Ba, -ama ilk hecesi mi babanın son hecesi mi bilemedim-, uzadıkça uzadı, yol oldu da burdan oraya,bitmek bilmedi. Ben ithaf yazısını geçene kadar, içimden kocaman babam geçti. Bilemedim toy çocukluğumun hangi hecesiydi.

” Dilimde yarım bir hece gibi kalan, babamın güzel hatırası için…”

William Faulkner – Çılgın Palmiyeler

Nihayet havaların iyiden iyiye soğumaya başladığı ve yağmurun atıştırdığı o öğle sonrasında Yapı Kredi Yayınları’ndan içeri girerken heyecanlıydım. Şemsiyemi saramadım ilk denemede. Okumaya acıkmış ruhum, keyfince kitap seçip okumak için sınırsız bir zamana sahip olma kararını verdikten sonra daha da coşmuştu. Derslerime çalışırken yaptığım okumalarım, beş dönemdir süren ve beni iyi bir öğrenci seviyesine yükselten güçlü motivasyonumla devam etsin, bir standartta tuttuğumu düşündüğüm notlarım düşmesin diye yeniden ve şık döşenmiş bu kitapçıya bile uzun zamandir girmemiştim. Neredeyse her gün önünden geçerken ayın kitabını, yazarını, indirimleri göz ucuyla izleyip iç çekerek çantamdaki Epistemoloji kitabını düşünmüştüm örneğin. Bilirsiniz tabii, iyi bir eser okumak, saatler süren tatlı bir okuma yorgunluğunun içinde o satırlarda yazanlarla içli dişli olmak, okuduklarınızla zenginleşmek, insana çok kişisel bir haz yaşatır. Ben bu hazzı ilgi alanımda bulunan ders kitaplarında bile yaşıyorum. Belki de bu yüzden her dönem bitti dediğim derslerin içinden yeni ve daha ayrıntılı konuların çıktığı Felsefe bölümüne ısrar ve istekle devam etmem bundandır. Keyif almayı bırakabilirseniz bir kenara, sadece okuyor olmanın bilinciyle bile doyan biri.
Yüksek raflar boyunca sıralanmış kitaplar tarafından gözetlenirken, nihayet okula ara verme kararını alabildikten sonra özgürce aralarında olduğumu düşündüm. İçeride ve içlerindeydim işte. Hepsine birer kimlik vermiş, oluşturdukları meclise girmiş bir misafir gibi dolanacaktım aralarında. Zamanım vardı. Beş dönem aradan sonra Modern Felsefenin, Kurucu Babaların, Tümdengelimlerin, Tümevarımların, Yasa Görünümlü Önermelerin, Varoluşculuğun vs. bilgisine ulaşmak adına yaptığım bütün o kuramsal okumalara içten gelen doğal ama zorunlu bir aranın ilk adımıydı bu. İçten geldiğine eminim, çünkü bütün o raflar dolusu kitap içimdeki o yere bakıyordu. Birbirlerine gönül koymadan, içlerinden hangisini seçersem seçeyim hepsinin olgun bir gururla sevineceğini bilen bir yerdi orası.
Hızlanmış ve hazırlıksız yakalanmış olmalıyım. Kollarımın arasında dokuz tane kitapla gezinip ve henüz gözlerim sonradan, almadığıma hayıflanacağımı düşündüğüm başka bazılarının üzerinde olsa da , bu sayıda kitapla yine bir liste bitirme, sıraya sokma, düzen içinde olma zorluğu yaşayabileceğimi düşünerek sayıyı dörde düşürdüm. Tek ortak yanları daha önce hiç okumadığım yazarlardan oluşan o paketi seçtiğim yer zihnime komşu, yüreğime bitişikti.


Fazla kişisel ve abartıldığını düşündüğünüz bu anlatılanlar Çılgın Palmiyeler kitabının ismindeki o çılgınlığın yaklaşık olarak ne anlama geldiğini ifade edebilmem içindi. İçimdeki çarpık kitapçı kokusu bağımlılığı, kapak resmi izleyiciligi, ayraç biriktirme fetişleri vs. degil; Çılgın Palmiyeler kitabı bittiğinde, bir kitap yazısında, yazının beni tatmin edecek düğümüne de sahip olduğumu düşündüğüm için. Palmiyelerdeki çılgınlık, farklı bağlamlarda olsa da iki hafta önce o ve diğer kitapları seçerken yaşadığım iç çılgınlığıyla örtüşüyor. Palmiyelerin kitap boyunca temponun yükseldiği, gerilimin tırmandığı tüm bölümler de çıldırmaları, arkadaki rüzgarın sesini de getiriyor kulağıma. Kitapçıda yaşadığım heyecan kasırgasını da. Aksak bir ritmi izler gibi hışırdayan Palmiye yapraklarını dinliyorum hâlâ.


Sıra dışı bir önsözle açıyorum kapağını kitabın, hiç okumadığım bir yazara başlamak için de sıra dışı bir yerde sayılırım. Roma seyahatinin ilk dakikalarında, kitapta iki metin bulunduğunu, bu metinlerin yayımlandığı ilk yıllarda ayrı ayrı basılabilecek kadar alakasız da olabileceğini öğreniyorum çevirmenden. İki anlatıdaki iki adamın aldıkları kararlardan ve bu kararlar sonucu başlarına gelenlere verdikleri tepkilerden kaynaklı sonuçları karşılaştırabilirsek eğer, bu romanın anlamlı olabileceği yollu bir yönlendirme ile de başlayabiliyorum romana.


Faulkner için söylenebilecek ve onu tanımlamaya yaklaşacak bir sürü açıklama var şimdi elimde. Modern edebiyatın Amerika’daki en önemli temsilcilerinden, bilinç akışı yöntemini en iyi uygulayanlardan, Nobel ve Pulitzer sahibi, çok kısa boylu, yazarlık dışında hiçbir işte dikiş tutturamamış ve yazarlığı bile birçok eleştirmene göre tartışmalı diye aktarabilirim bu bilgileri örneğin. Bütün bunlar, tek bir kitabını okuyarak karar verip yüksekten sallayabileceğim veya doğruluğuna katılabileceğim yorumlar değil.
Ben daha büyük sorular peşinde, daha yüksek meraklara sahip bir okuryazar olduğumu kanıtlamaya çalışıyorum açıkçası. Bu yazının ilk bölümü bunu ifade eder, ama inandırır mı bilmem.
Neden romanın doğduğu topraklarda karakterlerin iç dünyaları iyi ya da kötü olmalarından bağımsız, doyurucu bir ayrıntılar denizi içinden anlatılırken, bir Amerikalının karakter özelliği hızlıca ve yüzeysel anlatıldığı halde okuyucuyu ya da en azından beni tatmin eder? Melville’i dışarıda tutmama izin ver lütfen okuyucu, çünkü bir bakıma Kaptan Ahab’ın zamanında neredeyse bir Amerikan Edebiyatı yoktu.
Gerçekten de Amerikalı büyük yazarların eserlerinde savrulan kahramanlar görürüz. Yine kendine özgü alabildiğine geniş bir coğrafya içinde günlük olması kuvvetle muhtemel birtakım kararlar arkasında uzun ama kısa anlatılan yolculuklar yaparlar. Eğer ödedikleri bir bedel varsa, sonrasında aldıkları dersler kendilerine kalır. Biz onları olay boyunca sıkıntıları, amaçları, kaçışları ve kovalayışları takip eden bir çerçevenin içinden izleriz.
Çılgın Palmiyeler’de de acısını yaşayabilmek, elinde kalan hatıralarıyla gerçek bir zindan hayatı geçirmek için hapsi tercih eden Harry Wilbourne ile, yaklaşık olarak aynı acıları yaşamamak için artı on yıl daha eklenerek hapis hayatını tercih eden Harry’nin antitezi Uzun Mahküm’u izliyoruz.


Faulkner’ın kendisine rakip gördüğü Hemingway’de de okuyabiliriz bu karakterleri. “Ya Hep Ya Hiç” kitabındaki kahramanın anlatımı Harry’ninkine benzeyebilirdi pekâlâ. Ama önemli fark şurada: Faulkner’ın cümleleri uzar gider, bağlamından kopmak üzereyken, konunun dışında bir köşe başına bırakılmak üzere silkelenmişken bulursunuz kendinizi. Kendinin bile sonu belirsiz bir girdabın içinde sürüklenir gibi yalpaladığını düşünebilirsiniz. Alır yürür.


Son ve büyük sorum. Okumadıkları tabii ki düşünülemez ama Beat kuşağı yazar ve şairleri Faulkner’dan etkilenmiş midir?
Kitabın ilk, ama kronolojik olarak sıralandığında sondan bir önce olması gereken ilk sayfalarda Harry’nin evini tuttuğu doktorun davranışlarından ve daha doğrusu bunun anlatımından, Harry’nin keskin denebilecek yoksulluk şartlarıyla eğitim hayatına devam etmeye çalışırken yaşadıklarından, “Irmak Baba” isimli diğer metinde ise şişman mahkumun nasıl mahkum olduğunun anlatılışı; alınan ani kararlar sonucunda yapılan uzun tren yolculukları ve Amerikan coğrafyasına ait betimlemeler bana hep o eski tanıdık beatnik tadı hatırlattılar.


İstiklâl Caddesi soğuktu ve tünele doğru yürürken, birkaç gün sonra gireceğim yedi sınavın kitaplarından birinin yanında biri şiir olmak üzere dört tane de kendim için seçtiğim kitap vardı. Şemsiyemi açarken esen rüzgar hafif bir sarsıntı yarattı ve Palmiyeler Çıldırdı.

Varlık – Ocak’20

“Doğum ve ölüm, varoluşun bu iki sınır hattı, dünyada sadece başkalarının başına gelen olaylardır, doğan ve ölen ve dolayısıyla bunlar üzerinde hiçbir kontrolü olmayanların değil “. Nasıl bir hayata doğmakta olduğumuzu bilmediğimiz gibi, ölürken, ölümün kendisininde -aktarılabilir- bilincini kurmamız mümkün değildir. Epikür’ün de vurguladığı üzere, ölüm bir ‘hic’tir; ‘biz varken ölüm yoktur,ölüm geldiğinde ise biz yokuz’dur. Başkalarının ölümüne tanıklığımızsa ölümlülüğümüzün tanıklığıdır sadece; doğrudan dahlimiz olmayan hayatın sonluluğu bilinci ile insanlığa dahil oluşumuz, ölüm karşısında yaşadığımız endişe ile insanlığımızın farkına varmışızdır.

ÖLÜM(LÜLÜK)LE YÜZLEŞMEK

Halûk Sunat

Varlık – Aralık’19

Poetikaların yaşanılan tarihsel dönemdeki toplumsal ve politik koşulların ürünü olduğu hususunda Voloşinov’un, Medevdev’in Edebiyat İncelemelerinde Biçimsel Yöntem adlı kitabından yaptığı şu alıntı oldukça isabetlidir: “Edebiyatın ve bireysel bir edebî eserin üretimi ancak ve bütün bir ideoloji alanının sunduğu çerçevede anlaşılabilir. Bir edebiyat eserini bu bağlamdan ne kadar uzaklaştırırsak, o eser kendi içinde o kadar atıllaşacak ve cansızlaşacaktır”(Marksizm ve Dil Felsefesi 53.) Voloşinov, ideoloji kavramını anlamaya çalışırken ideolojiyi bilinçte değil somut bir fenomen ve somut ilişkiler ürünü olarak toplumsal ve ekonomik yasaların göstergesel boyutunda aranması gerektiğini vurgular, bu da edebî üretimin ideolojik, bir üst poetik boyutuna yapılan anlamlı bir vurgudur. Her eser, yazarın yaşadığı karmaşık toplumsal ilişkiler ağının ideolojik boyuttaki türevidir. Yazar yaşadığı dönemin düşünsel boyutundan kendi eserinin düşünsel boyutunu yaratır. Florence Dupont, Edebiyatın Yaratılışı adlı kitabında edebiyata ulusların tarihsel gelişmelerinde üstlendiği rol açısından din gibi işlev gördüğünü söyler. Şair, tarih içinde bu söylemi hem yaratır hem de bu söylem ve ideolojinin etkisinde dönemini de dönüştürür.

Poetikalar Üzerinden Cumhuriyet Öncesi Türk Şiirinin Poetik- Sosyal Yapısını Okumak

Müesser Yeniay

Varlık – Kasım’19

Oysa dinlemek olası bir anlama doğru yönelmek,olası olduğu için de hemen ulaşılabilir olmayan bir anlamı aramaktır. Ne verili, ne mevcut, ama olası olan anlam. Böylece bu henüz bir biçimi de olmadığından elle tutulamayan duyusal anlam, deneyimimi ve hakikatimi tehlikeye atar, sorular biçiminde ortaya çıkar. Aynı anda içeride ve dışarıda olmak; anlaşmazlık ve katılma; bağlantısızlık ve bulaşma olmak. Kendini olmuş bilen, anlamı bulmuş sanan dinleyebilir mi ya da dinlenir mi?

Jean-Luc Nancy: Dinlemek ve Uyumak

Nilgün Tutal

Varlık – Ekim’19

Felsefe tarihinde de önemli bir yeri olan bu kurama göre bedenimize dayanarak tanımlanan ve erkek ya da dışi olarak adlandırılmamızı sağlayan biyolojik cinsiyetimizdir, bunların üzerinden kapsamı ataerkil bakış açısıyla belirlenmiş kadınlık ya da erkeklik kodlarının dayatılması sonucu edindiğimiz kimlik ise toplumsal cinsiyetimizdir. Bu kimlikler üzerinden inşa edilmiş bir hiyerarşinin içinde, ikinci sırada olma nedeninin ‘özümüzde’ olduğu anlatısıyla çepeçevre sarılırız. Sözkonusu özle bağdaşmayan her kimliği ve yönelimi dışlayan bu anlatının kurbanları, cis ya da trans, homoseksüel ya da heteroseksüel, kendisini herhangi bir cinsiyete ait olarak tanımlamayan ya da akışkan bir cinsiyet kimliği olan, kısacası bu normatifliğe aykırı şekilde var olma suçu işleyen her bireydir.

Renizim ve Kuir Hareketin Mutsuz Evliliği

Damla Karagöl

Varlık – Eylül’19

Aysel hâlâ Çalı’nın çam ormanlarına uzanan patikalarında dolaşıyor gibi. Öyle ki, 1950’lı yılların sonrasında film Bursa’ya geldiğinde tüm Çalı otobüslere doluşup filme gidiyorlar. Filmi seyredenlerden biri de 2 yaşındayken annesini kaybetmiş olan Hüseyin Ferik. Annesi Emine’yi ilk bu filmde görüyor. 12 yaşındaki haliyle tabii. Bu hikayeyi gözleri dolmadan anımsayan bir tek kişi bile yok festival görevlilerinden.

Çalı Köy Filmleri Festivaline Emeği Geçenlerle Söyleşi

Dilan Deniz