Yuval Noah Harari – 21. Yüzyıl İçin 21 Ders

Birinci kitap aslında ne olduğumuz, ne olmadığımız ve kendimizi yaşam dediğimiz, kendi türümüzün kurduğu ve ucu bucağı insan sınırlarımızın çok ötesindeki hayallere uzanmış bir çarkı nasıl da döndürebildiğimiz yanılgısını gösteriyordu. Sapiens, bir kurmaca ustası olmanın yanında kurduğu sistemin hakikat olduğuna da ikna olabilen tek varlıktı. Türümüz yeryüzünde ayak basmadık yer bırakmazken, gerçekleştirdiği onca iyiliğe yönelik gelişmenin yanında, farkında olarak veya olmadan kendi sonunu da hazırlayan bir yeryüzü talanına, acıya, hüzne de neden olmuş, oluyor. İnsan hakları, sağlık, bilim, demokrasi gibi kavramlara hayat verirken eşitsizlik, adalet sorunları, otoriter yönetimler ve ekoloji gibi konular, gelişmenin istenmeyen yan ürünleri olarak çözülmesi gereken sorunlar arasında, daha uzun süre varlıklarını koruyacaklar gibi görünüyor.

İkinci kitap, yeryüzü hakimiyetini herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde gerçekleştirmiş Sapiens’in, teknolojiyi kullanarak bir Homo Deus’a, kendisinin de tanrısı olacağı bir son yolculuğa çıkmasını anlatıyordu. Öğrenebilen makinaların algoritmik dev bir ağ içinde yaşamın bütün kılcal damarlarına yerleşerek, kısa süre sonra karşılaşacağımız bir gelecekte kontrolü ele alabileceğinden bahsediyor, verdiği örnekler ve öngörüleriyle bunu destekliyordu. Özellikle sağlık alanındaki gelişmeler ölümsüzlüğe giden yolun taşlarını döşüyordu. Peki, günden güne ilerleyen, hızına yetişmekte zorlandığımız teknoloji, tüm kontrolü ele alacak kadar gelişebilir miydi?

Gelecek hakkında düşünmek, şimdiyi veya geçmişi düşünmekten daha korkutucu. Edebiyatta da böyle olmalı bu. Çünkü yaşadıklarınız, size katılanlar, yolda bıraktıklarınız ya da hayatınızda tüm olup bitenlerin şimdinize kattıkları, sizden çıkardıkları, acıları, hüzünleri, mutlulukları büyük oranda edebiyatın konusu oluyor zaten. Ama gelecek hakkında, geleceğin yaratabileceği potansiyel problemlerin insan yaşamına etkilerini anlatan edebi eserlerin sayısı ve niteliği pek yeterli değil.

Edebiyatta da az rastlanan o türü barındırıyor Harari’nin 21 dersi. Geleceğin bilinmezliğine ışık tutmaya çalışan, insanlığın bütün umutlarını, ümitlerini ya da korku ve endişelerini yansıtan, gelecek dediğimiz ve gittikçe yaklaşmakta olan gizemli bir zaman için yazılmış düşünceler.

Harari’ye göre gelecek distopik. Ayrıca bilimkurgu filmlerinden bildiğimiz, başa sarılıp herşeyin yeniden başlatılarak sıfırlandığı ya da robotlar karşısında insanoğlunun zaferiyle sonuçlananlar gibi değil onun gelecek vizyonu. Öğrenen makinalar, biyokimyasal algoritmalar ve gelişen biyoteknoloji sayesinde kitlesel olarak işlevsizleşmiş insanlar, derinleşen toplumsal eşitsizlik ve yerkürenin artık geri dönülemez boyutlara ulaşmış ekolojik yıkılmışlığıyla tam bir distopya. Ancak kendi sayfalarına da aldığı, Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sındaki son gerçek insan kahramanın mücadeleden kendini öldürerek çekilmesi gibi bir ümitsizlik barındıran bir distopya.

Okurken ve satırlarda gittikçe yaklaşan bir çaresizliğin gölgesini sezinlerken en büyük endişem çocuklarım oldu. Zihnimizde tasavvur edebildiğimiz bir yakın gelecekte kendilerini mutlu hissedecekleri bir yaşama sahip olabilecekler mi? Algoritmaların hüküm sürdüğü bir dünyada kendilerine mesleki anlamda yer bulacak bir eğitim imkânı sunabilecek miyiz onlara? İç dünyalarında huzur hissedebilecekleri, insan olma özüne uygun, gelişime açık, çok yönlü ve duygusal zekâları da tatmin edilmiş bir ömür sürebilecekler mi?

Harari’nin tablosu karanlıktı ilkin. Herşeyden önce yaşayacağımız değişimin aşırı olacağını öngörüyoruz onun düşüncelerinde. Çok fazla insanın yavaş veya hızlı ama mutlaka bu değişimden etkileneceğini görüyoruz. Bu çerçeve bir romanın sayfaları arasından izlenerek ve belirli bir okuma zevkiyle yaşansa pek tabii korkutucu olmanın ötesinde keyif bile verebilirdi. Ancak çocuklarımızın, onlara kol kanat geremediğimiz, bizim korumamızın altında olmadıkları bir gelecekte yalnız kalmaları sizin de yüreğinize ağırlık yapmaz mı?

Yuval Noah Harari’nin en çok katıksız tanrıtanımazlığını seviyorum. Altyapısını bilgi ile tamamlayarak göksel, ruhani, manevi ya da ne derseniz deyin şimdiye kadar kurulup düzenlenmiş ve onu kuranları çekip çevirme görevini çarpık çurpuk da olsa sürdüren inanç sistemlerini hayatından çıkarabilmiş bütün insanları sevdiğim ve takdir ettiğim gibi. İnsanın o kurmaca bilginin tahakkümünden bilinçli olarak kurtulduğunda sağlam bir entelektüel bilgiye, hatırı sayılır bir kültür seviyesine yükselmiş olacağını düşünüyorum. İşte bu noktada, kitabın ilk derslerinde anlatılan karanlık tablo dağılmaya başlıyor. Çünkü bize tek merkez olduğumuzu, hayatın bizimle anlam kazandığını, bizi izleyen, sorgulayan ve sonunda da yargılayacak olan bir gücün varlığını anlatan o büyük anlatıların boyunduruğundan kurtuluyorsunuz. Bir özbenliğimiz olduğu ve yaşantımızı özgür irademizle yapmış olduğumuz seçimlerle sürdürdüğümüz yanılgısından kurtulduğumuzda, evrimin küçük bir halkası haline gelip başka hiç bir canlıdan farkımız kalmıyor. Kendimizi fazla önemsemekten kaynaklanıyor gelecek korkusu, geçmişin acıları, şimdinin sıkıntısı.

Ne kadar zor, özgür irade sahibi olmadığımızın bilgisini hazmedebilmek. Zihin dediğimiz önemli parçamızın bedenimizden ayrı bir yerde, bizi biz yapan bütün anlamlı veya anlamsız değerlerle aslında olmadığını bilmek. Yaşayan karmaşık organizmalar olarak türümüzün evriminde minik bir tane olduğumuzun ayırdına varmak ne zor. Modern düşünce, bilimi kontrolden çıkmış bir fenomene dönüştürüp dünyayı sonuna yaklaştıran mekanizmaları hızlandırmasına neden olsa da şimdiye kadar insan hakkında verebildiği bilgi bu yönde. Ama insanoğlu şimdiye kadar kurabildiği tüm uygarlığı iyi veya kötü bir özbenlik kurgusu üzerinden inşa etmiş. Büyük anlatılar kişinin içindeki o özgür seçim hissiyle, hür atılım fikriyle konuşuyorlar.

21. Yüzyıl için 21 ders kitabı, diğer ikisiyle birlikte insanın yeryüzündeki yolculuğunu bilimsel bir gözle yeniden değerlendiriyor. O bilimsel bakış, heyecan yaratan en önemli unsur bana kalırsa. Büyük öğretilerin, dinlerin, gizemli anlatıların sultasından kurtulmuş, verilerin analiziyle oluşturulmuş bir rehber. Geçmişi bilimsel olarak açımlayan, geleceğe çok ümitli olamadan ışık tutan ve insana kendisinin ne olduğunu cesurca, alışmadığı bir perspektiften gösteren ufuk açıcı eser.

Mîna Urgan – Bir Dinozorun Anıları

Yarısı kapatılmış koyu perdelerin ardında loş bir oda. Duvardan duvara bir kütüphanenin tıka basa kitap dolu raflarından gelen ağırlaşmış yaprak ve eski cilt kokusu. Bir dalga halinde odayı dolaşan sigara dumanı. Anlatıyor Mîna Urgan.

Kendisiyle barışık, sorunlarıyla yüzleşmeyi başarabilmiş bütün yaşlı insanlar gibi parlak bir pervasızlık, azıcık hoppa bir kendine güvenle anlatıyor. Yazdığı ve hiç beğenmediği şiirleri okutuyor bana. Haklı, iyi değiller sanki. Ama dizelerde anlatmak istediği, bana geçiyor. Hislerini algılayabiliyorum rahatlıkla, bir anlatım kolaylığı yakalamış. Anlıyorumki çok büyük bir hevesi varmış şiire, ondan daha büyük şiir bilgisi. Beğenmediği, düpedüz iyi de olmayan şiirlerini benimle paylaşması ise az önce bahsettiğim en güzel yaşlılık hastalığından, yaşlı bilgeliğinden kaynaklanıyor.

Sevgilisi Sir Thomas More’dan daha çok ve gerçek bir özlemle bahsetse de Türk yazın ve düşünce tarihinde yerini almış ne kadar çok arkadaşı var. Genç yaşında ölen edebiyatçı babasının yanı sıra, üvey babası Falih Rıfkı Atay. Yetiştiği yılları düşünürsek, kendisi gibi serpilmeye çalışan, gelişen, yeni kurulmuş bir cumhuriyetle birlikte büyüyor. Kimlerin uğrak yeri değilki yaşadığı evler. Orhan Veli, Melih Cevdet, Halet Çambel, Mehmet Ali Aybar ve birçok diğeri can ciğer arkadaşı. Çok iyi tanıdığı Yahya Kemal ve Necip Fazıl Kısakürek ile ilgili söylediklerini yayınlatacak hale gelmesi için ise, işte Urgan’ın yaşına gelebilmek gerek.

Zaten küçük yaşlarından başlayıp şu yaşına kadar bahsettiği, çevresinde bulunmuş insanlar, arkadaşları, dostları incelendiğinde hepsinin akademi ya da sanat çevrelerinden önemli işler yapmış kişiler olduğu görülüyor. Kısa bir değerlendirmeyle, bahsettiği kişilerin bıraktıkları ürünlerin derinliği bile ülkemizin çoraklaşan fikir dünyasına ışık tutuyor. Profesörler, şairler, düşün ve emek insanları, Mîna Urgan’ın usul usul akan anıları boyunca; hiç bir zaman mükemmel olmasa da karakteri olan, güzelleşmenin ve ilerlemenin yakıştığı bir ülkenin geçmişinde bir görünüp bir kayboluyorlar. Öldüğü ikibin yılından sonra yurt ve dünyadaki gelişmeler ise, ironisi eksik olmayan tatlı dilini etkiler, ucunda ışık görülmeyen içinde bulunduğumuz bu karanlık tünel, çoğumuz gibi onu da tedirgin edebilirdi.

O anlatırken, sadece kültürlü bir insanın anılarını değil, bir ülkenin kuruluşunu, kuruluş değerlerini ve medeniyete olan yolculuğunu dinliyorsunuz. Sonra da aynı değerli ülkenin medeniyetten kaçışının hazin ve acıklı öyküsünü dinlemeye başlıyorsunuz, mahkemelerde, dilekçelerde, tutsak arkadaşları ziyaretlerde.

Gizlenmeyen bir hayranlık var Mustafa Kemal Atatürk’e karşı, Urgan’ın kalbinde. Komünist olmasını engelleyemeyen bir aşk. Gazi Mustafa Kemal’in şahsından yurda açılan ve evrensele dogru uzanan bir sevda. Soruşturmalara, mahkemelere, sürgünlüklere sebep olmuş bir siyasi duruş olarak komünizm; ama her bir değerine yürekten inanılan, yurdun kurtuluş ve kuruluş mücadelesi. 

Anılarında ismini hatırlayamasa da “Narayama Türküsü” isimli bir filmden bahsetti bana. Yaşlılıkla ilgili ödüllü bir filmdir. Yaşlandıkları anlaşılan kadınlar oğulları ya da torunları tarafından ormanın derinliklerinde ölüme terkedilirler. Yaşlanmak Mina Urgan’da sadece geçen yılları nüfus cüzdanında biriktirmek gibi olmalı. Dolu dolu ve doyasıya yaşanmış bir ömür yaşlanmaz sanırım. Kaldı ki o, tüm bu yaşadıklarını yazarak bir eser de meydana getirmiş.

Bir Dinozorun Anıları kitabının elimde 92. baskısı var. Bu kadar çok basılmış olması, gerçek bir tarihsel söyleşi olmasının yanında Urgan’ın sahici tavrından, yaşının verdiği rahatlık bir yana görmüş geçirmiş bir nezaketin sayfalara sinmesinden kaynaklanıyor.

Bütün yaşlı adaylarına, edebiyat sevdalılarına, yurtseverlere; küfesi dolmuş bir hayattan arda kalanların anlatıldığı tadına doyulmaz bir monoloğa, Mîna’lardayız beklerim.

Varlık – Temmuz’20

Tıpkı Kierkegaard gibi Nietzsche de toplumun sivrilen değil evrenselliğe tutunan bireyi ödüllendirdiğine kanaat getirir. Bu bağlamda toplum sadece vasat değil aynı zamanda korkak ve karamsardır. Toplumsal ve normlara dayalı bir etik ve inanç anlayışından çok bireysel ahlakın geliştirilmesi gerektiğini savunur Alman düşünür. Şerefli insan kendinden öncekiler tarafından inşa edilmiş bir ahlak sistemine katılmak yerine kendi eylemlerini analiz etmek suretiyle şahsi değerlerini keşfedebilen insandır. Nietzsche sürüye mensup vasat adamdan tabir yerindeyse tiksinir. Yalnızca rahatlık ve iktifa için yaşamını sürdüren bu adamın hiçbir yaratıcı ya da devrimci dürtüsü oluşamaz. Bu durum Nietzsche’ye göre insanlığı bekleyen en büyük tehlikedir. Vasatlık hem kültürün hem de günlük yaşamın her alanına nüfuz etmekte, yoğun duyguları seyreltmekte ve bireyi özgünlük potansiyelinden uzaklaştırmaktadır. Böyle devam ederse kitleler vasatın üzerine çıkan ya da çıkmaya çalışan bireyleri sistem dışında bırakacak, hatta bastıracak ve cezalandıracaktır.

SEÇKİN VASAT

Pelin Kıvrak

Anthony Burgess – Otomatik Portakal

İçinizde kontrol edemediğiniz güçlü bir yıkım duygusuna, can yakma, kan akıtma ve zarar verme dürtülerine neden olmayacak söz veriyorum. Şimdi açın Beethoven’ın dokuzuncusunu. Belki biraz coşku duyacak, kreşendolar sırasında kalp ritminizin arttığını hissedeceksiniz ama emin olun, anti kahramanımız Alex gibi, kendinizi uyarıcı maddelerle zenginleştirilmiş bir çeşit süt içerek azılı bir suç makinesine dönmüş bulmayacaksınız.

Bach’ın Brandenburger Konçertoları da sizi olsa olsa hislendirecek; yoksa gece yarısı yaşlı insanları köşe başında sıkıştırıp, sırf bu iş için yapılmış demir uçlu çizmelerle kafalarını kırıp paralarını çalan insanlara döndürmeyecektir. Mozart ise sizi bir pamuk yumağına çevirme potansiyeli taşırken, nasıl bir tecavüzcüye dönüştürebilir?

Müziğin ve özellikle klasik müziğin insanları iyi yapabilme gücünün olduğu kanıtlanır mı bilinmez. Bununla beraber, kötüler iyi müzik dinleyerek iyileşebilir mi acaba? Bunun gibi daha bir çok soru müzikseverler için Otomatik Portakal romanı boyunca zihnimize takılıp duruyor. Klasik müziğin devleri şiddet sahnelerinden sonra, cinsel sapkınlıklarla beraber, ceza verilirken, sağaltım yapılırken en güzel eserleriyle rol alsalar da, en fazla ikincil öneme sahip roller olabiliyor bunlar. Çünkü kitabımızın başrolü şiddet. Hem de billurlaşmış, sadeleşmiş, varlığının özünden haykıran, akan kanın, kırılan kemiğin, kaybedilen masumiyetin sesiyle şiddet. Sayfalar boyunca saflaşan, ete kemiğe bürünen, insan doyumsuzluğuyla kimliklenmiş şiddet.

Şiddetin pençesindeki genç insanların gece yarıları zorbalıkla hüküm sürdüğü bir karanlık gelecekte geçen romanın sonunda Alex isimli kahramanımız neyse ki bütün bu şiddetin kaynağını gençlik denen evreye bağlıyor da rahatlıyoruz. O artık büyüdüğünü hissedip sebepsiz uyguladığı aşırı şiddet davranışlarından vazgeçerek bütün o karanlık geçmişini geride bırakır. Bizler, gerçekçi anlatılmış şiddet sahnelerinde kıpkırmızı ve oluk gibi akan kanın caddede yavaş yavaş akışını, iğfal edilerek öldürülmüş kadınların son inleyişlerini, bir yanağı boydan boya kesen iki ucu keskin sustalının açılırken çıkardığı metalik sesi okuruz. Şiddetin kaynağını merak edenlerimiz olur bu kült romanı okuyanlar içinde. İnsanların neden şiddet davranışlarında bulunduğunu, şiddete eğilimin nedenini, şiddetin bulaşıcılığını ve iyileştirilebilen bir hastalık mı olduğunu soranlar olmuştur kendilerine okumaları boyunca. Kitabın başarısı benim için bu oldu: şiddeti düşündüm. Öğretmenlik hayatında zaman zaman karşılaştığım genç insan şiddetini hatırlattı bana. O yaşta sınırsız bir öfke potansiyeli taşıyan genç öğrencilerimi düşündüm. Aile hayatlarından ve çevre koşullarından kaynaklandığının belirtilerine rastladığımız öğrencilerimiz olurdu sıklıkla. Umuyorum hepsi büyüdüklerini hissettikleri bir küçük aydınlanma anında içlerindeki şiddet duygularını bir kenara bırakmış ve hayatlarına büyük bedeller ödemek zorunda kalmadan devam etmişlerdir, Alex gibi. Umuyorum gençken uyguladıkları şiddet davranışlarına mağdur olarak katlanmak zorunda kalmış insanlar hayatlarına psikolojik sağlıkları yerinde olarak devam ediyorlardır. Keşke şiddet bütün dünyamız için büyüyünce geçecek bir yaramazlık olsa ve sonuçlarından kimse etkilenmese.

Az daha sabredip, yazının sonuna kadar dayanarak Otomatik Portakal filminden bahsetmemeyi başarmak isterdim. Ama yapamıyorum okuduğunuz gibi. Çünkü kitabı okuduktan sonra, anlamı çoğalan bir film olduğunu görüyorum Kübrick’in eserinin. İyi bir uyarlama olduğunu söyleyemezdim tabii ki kitabı okumadan, ama çok iyi bir yönetmen filmi olduğu meraklıları tarafından belirtilmiştir çoğu kez. Aynı fikirdeyim. Bence kitap ve film, kendine özgülükleri konusunda elde ettikleri başarıyı birbirlerinden bağımsız sürdürebilme kapasitesindeler. Elbette Burgess olmadan Otomatik Portakal filmi olamazdı ancak kitabın tanınmasında filmin etkisi yadsınamaz. Neden Burgess’in filmi izledikten sonra “keşke bu kitabı yazmasaydım” dediğini, filmdeki erken sona bağlıyorum. Filmde Alex’in katarsisini Burgess’in belirttiği gibi göremesek de, Kübrick filminde şiddeti,  tıpkı kitapta anlatıldığı gibi kristal halinde sinema tarihine geçirir.

küçük İskender – Erotika

Binlerce çağrışımla örülmüş dizeler arasında varlığından emin olamadığın bir anlam zincirini çözmen yetmez. Eklemlenip dizeye kıyısından bir köpüklü dalga ile, yazı da döşenmelisin, belki iki belki üç kişinin okuyacağı, önümüzde boylu boyunca uzanan ve terbiyesizleşme potansiyeli yüksek tarih boyunca. O yazı ayrıca öykünmeli şaire, yazılanlar hiç değilse düzyazı görünümlü çatlak ķırık sayıklamalara benzesin.

Herkesin sıradışılıkları var. Sıradışı bir yaşam hikayesi küçük İskender’inki. Sıradışı bir şairlik kariyeri. Sıranın dışına düşmüş şiirleri. Onunla ilgili bendeki sıradışılık ise, yıllarca hiçbir şiirini okumadan, Varlık dergisinin arkasında şair adaylarına verdiği önerileri okumaktı. Şair olmayı bırak, şiiri anlamamaktan korkan, siirden tedirginlik duyan bir akademi öğrencisiydim. Ayda bir kez derslerine girdiğim o “Yeni Şiirler Arasında” sınıfında, perdesi üsttendi şairin, düz yazısının lezzetinde gerçeğin acı tadı vardı. Şiire Rimbaud Akademisi’nden, küçük İskender’in kimliğine Arthur Rimbaud’nun yaşam öyküsünden girdim.

Erotika kitabını okuduktan sonra görüyorum, bugün Varlık’ta şiir yayınlatmaya çalışan çömezlerin çoğu onun şiirini yazmaya çalışıyor. Yayınlanan pek çok şiirde onun çağrışımı zengin dize karakterini görüyorum. Onunki kadar keskin ve karanlık, ayrıca gerçeğin yapışkan tarihini gösterense çok az.

Şiirin dikkafalı, cesur, atak yanına düşmüş dizeleri. Kaybedenlere yakın bir yerden sesleniyor, kaybetmişlerin tecrübesi sinmiş dizelerine. Tabanları dibi bulmuşların, zemini deneyimlemişlerin sesiyle söylüyor. Binbir dereden su getiriyor dizelerinde, o derelerin hepsinde çavlanlarla cebelleşmiş. Yenmiş bembeyaz köpükleri, girdaplardan sıyrılmış. Kendine güveni sonsuzların, kendini yenebilmiş ve nihayet kendi olmuşların özgüveniyle söylüyor. Aşağıdan yukarıdan, içeriden dışarıdan kalemine geldiği gibi söylüyor, sakınmıyor, saydırıyor.

Sadece şiir mi yazıyor, yoksa düşündürüyor mu şiirle ilgili? “Şairin hayatı şiire dahil” diyen adamı doğruluyor. Kimliğini açıkça ortaya koyup mücadele ediyor, varediyor kendini toplumsalın içinde, şiiri gibi kendini de inşa ediyor, hiza da veriyor olması gereken için, esirgemiyor.

Şiiri yoruyor beni. İçine girmek için dizelerde örülmüş anlam duvarlarını aşmalıyım önce. Ama bu duvarlar çok kişiselse ve sonsuzca yüksek olduğu için tırmanamazsam diye soruyorum kendime.

Sonra Rimbaud Akademisi’nde aday şairlere söylediklerini hatırlıyorum aşağı yukarı. Şair olmanın kendi olmaklıkla, şiirin içeriden dışarıya yazıldığıyla, sarp kayalıkların üzerinde ulaşılmaz doruklarda da olsa sahibinin sesinden yankılanması gerektiğiyle ilgili sözlerini. Sonra köşesinin adının neden Rimbaud Akademisi olduğunu ve neden kendisine Rimbaud’yu seçtiğini daha iyi anlıyorum şiirini okudukça.

O da dünyaya şiirle gelenlerdenmiş. Şiiri üzerinde elbise gibi taşıyanlardan. Hassas kalbini deli bozuk kırık esrik dizelerinin ardına saklamış, şiirle nefes alıp şiirle ölen biriymiş.

Latife Tekin – Manves City

Kelimelere büyü yaparak yazan insanlar. Gerçeğin başka başka dünyalara açılan pencerelerinde bir görünüp bir kaybolarak, sezgilerini rehber ederek kendilerine. Anlatımın olanaklarını araştırmak bir yana, yeni imkanlar keşfetmek, bayrak açmak, yalnızlığı, tek başınalığı göze alarak esrik bir şaman ritüelindeymiş gibi raks etmek satırlarda.

Latife Tekin, kabilesinin doğayla çiftleşen, deli cadısı; saçı başı dağınık, insanın içine bakan gözleri ve dudağının kenarında mırıldandığı yeni, rengarenk rüyalarından devşirdiği sözcüklerle, ilgilisini sağaltan büyücüsü. Dilindeki söz varlığının büyük geçmişine sahip, geleceğinin tohumuna varlık üfleyen peri.

Herhangi bir kitap yaprağı parçasında okuyabilmiş olduğu her satırı aklında tutabilme kudretine duacı bir büyülenmiş olarak, anımsayabildiğim bir tat var onun eserlerinde, dilimden öte, zihnimde. Anlattığı konulardan, işlediği olaylardan bağımsız bir dil zevki fırtınası. Oynanmış kodlar, çağrışımı zenginleştirilmiş ifadeler; art alanı, geniş bahçeler boyunca açımlanan sözcüklerle dolu kitaplar onunkiler. Tadına bakmak ve nihayet ermek için zevkine, okuyanın da çabalaması gerekir.

Manves City’de öyle olsun. Kendi değeriyle yalnızlaşmış, zirveleşmiş bir büyücünün ayinine katılıyorum yeniden ve bekliyorum sözcüklerin yanlarında taşıdıkları öteki güzel anlamları, aynı gerçeğin farklı pencerelerden seçilen perspektif açılarını. Gönüllü içtiğim iksir dağılsın vücudumda, yolu bilen bir rehberin eşliğinde ve onun dünyasının tekinsiz ve heyecanlandıran patikalarında gezinelim beraber. Manves City’de öyle olsun.

Bizler boşluğa anlam arar, metafizik uğraşlarla ruhani tümlenme peşinde yarı bilinçsiz gezinirken, her boşluğa sıvanabilen, her kabı doldurabilen, esneklik kabiliyeti mide bulandıracak kadar kendine faydalı kapitalizmin içinde bulunduğumuz evresi öğütmeye devam ediyor. Sınırsız büyüklükteki gövdesini doyurabilmek için öğütebilecekleri konusunda seçici değil. Varlık koşulu yemektir onun ve kriz anlarında kustuklarını daha sonra yeniden ve değişik formlarda yeniden yemek.  İşte Manves City, o büyük heyula’nın genişleyen gövdesi altında yaşamak için debelenen, bir an yaşadığı sanrısına kapılan ama öğün olmaktan kurtulamayan çoğunluğun romanı. Başında durduğu makinanın herhangi bir uzantısından, açma kapama düğmesinden farkı kalmamış; çalışma saatinden ücret politikasına kadar kimliksizleştirilmiş ve değersizleştirilmiş insanların.

Dilin çıplaklığı ve gerçeğin keskin bakışı. İnsan, kendine ait ve kendisinin yarattığı en eski değeriyle yüzleşiyor ister istemez, emeğiyle. Pul olmuş, para etmez, insan onuruna yakışmaz bir kabullenişle sadece nefes alıp vermeyi sağlayacak kadar bir edere dönmüş, sahibine yabancı emek. Emeğinin gücü kendinden çalınmış, yarattığına sahip olmaya gücü yetmeyen insan, doğanın yağmalanmasına ses çıkarabilir mi? İnsanı yiyen bitiren vahşi, doğanın can çekişen sesini duyar mı? Çiçeğin rengini, ağacın gölgesini görür mü, kendini türünü sömüren?

Manves City’de emeğe kas gücünü veren yakası mavilerden bahsedilir, onların hikayesidir rahatsız edici sertliğiyle anlatılan. Sanayi sonrası dönemde varlığı fazlalığa dönüşmüş, fabrikadan da kovulmak üzere olan emekçilerdir. Yaşamak için üvey akrabalıklara zorunlu bir yoksulluğun sarp derinliği. Derinlikler boyunca düşerken parçalanan hayatlar. Parçalanırken etrafa saçılan, anılar, yaşantılar, hayaller, ümitler. Kadınları sevseydi keşke tanrı, hiç olmasa korusaydı, sakınsaydı biraz.

Latife Tekin’in son kitabında yaptığı büyü, hepimizin bildiği gerçeğin dolaysızca suratımıza çarpılmasından başkası değil. Öyle kelebeklerle, börtü böcekle değil, ruhla, melekle, çift anlamlı kapalı sözcüklerle değil, hizaya sokulmuş, değersizleştirilmiş, ürkütülmüş emeğimizin çıplak resmiyle anlatılmış.

Sanayi sonrasının değişen üretim modellerine adaptasyonu sağlanmış, çok katlı binaların aralanmayan pencereli hücre ofislerine mahkum, kendini şanslı ve yaşadığını az çok gerçek sayan beyaz yakalı kardeşim. Senin de dürülüyor defterin, farkında olsan da, olmasan da. Sen karton bardakta yudumlarken kahveni, o bardağa verdiğin parayla bir ay geçinene nasıl tecavüz ediyorsa sermaye, seni de beceriyor gömleğinin parlak beyazından kamaşmış gözüne görünmeden.

Üretkenliği eserlerinin niteliğiyle ölçülebilir Latife Tekin’in. Dokuz yıl aradan sonra yayınlanan kitabı, kol gücüyle işleyen endüstrinin terminolojisine o kadar hakim ki, verdiği aranın uzunca bir kısmını sanki Erice’ye işlemek için harcamış. Yerküre üzerinde evrenselleşmiş bir sömürü düzenini hiç boşluk bırakmadan küçük bir kasabada anlatmış.

William Faulkner – Döşeğimde Ölürken

Kitap bir’den daha fazla nedenle ve bir’den fazla konuda o kadar iyi ki, içimdeki yazı yazma şeytanını uyarıp, kendi yazımla itiştiriyor beni daha başlangıçta. Okur olarak kalmanın müthiş konforundan vazgeçip, böyle büyük anlam ve değere sahip eserler için yazı yazmanın keyfi zorunluluğuna hayıflanıyorum bir süredir. Hayatın akışındaki doğallıkla ilgili çarpıcı bir finalle biten son sayfa kapandığından beri neyi nasıl yazmam gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle yazanı memnun etmeyen, yeni bir bilgi veremeyen, sayıklamalara bulanmış satırlardır okuduklarınız. Şu an dahi soruyorum kendime, yazılmalı mı bu yazı? Ama şeytanlar var işte, okuman için dürter bazıları, bazıları yazman için.

Daha öğrencilik yıllarında çevirmeye başlamış Murat Belge bu kitabı. Çok etkilenmiş yazardan ve tarzından ama önsözdeki o vakur tavır çok dikkatimi çekti. Sağda solda duyup okuyabileceğiniz bütün biyografilerden daha özlü ve doyurucu bir önsöz, çevirmen sanki yazarın arkadaşı, hiç değilse aynı dönemde yaşamışlar gibi bir yakınlık. Önsözde yüksekten bir üslup, ama kendine, esere ve çeviriye güveni yansıtan satırlar. Tavrın, büyüklenme de barındırdığından şüphelendiğim yuksek sadeliği yanında yazar ve eser için kullandığı ‘olağanüstü’ nitelemesi hem tansiyonu hem beklentiyi yükseltti. Ama merak etmeyin; okumaya karar verirseniz kitap sizin değil, acaba siz kitabın beklentisine uygun musunuz sorusu gündeme gelebilir.

Bir kitap benim için, bu sitede hakkında bir yazı yazıldığı zaman biter. O yazı ise daha kitabı okurken şekillenmeye başlar. Aldığım notlar o kitabın düğümünü atıp kitaplıktaki yerine kaldırmamı sağlayan yazıyı hazırlar. Döşeğimde Ölürken kitabı okuması sırasında alabildiğim notlar fazla olamadı. Edebiyat adına büyük bir zenginlik barındırsa da, okumanın keyfinden, yazım tekniğinin farklılığından, bahsedilen kırsal hayatın içinde debelenen insanların yaşantılarından ve anlatılan olayın trajikomik durumundan sıyrılıp, kendime notlar alamadım. Sonunu düşünmeden, kafamda okuduğumla ilgili sürekli işleyen bir çözümlemeye gerekli özeni gösteremeyecek kadar keyif alarak okudum bu kitabı. O zorunlu özensizlik şimdi beni bu satırların başında kekeme yapıyor.  Ama yazmaya çalışmanın güzel yanı bu galiba: yazabiliyorum sanrısı. Başlıyorum…

Amerika’nın taşrasında, doğduğu topraklara gömülmek isteyen bir kadını toprağa vermek için uzun bir yol kat etmek zorunda olan kocası ve beş çocuğunun yolculuğu. Yolculuk sırasında on beş farklı kişiden toplam elli dokuz bölümde olayı dinliyoruz. On beş kişinin zihni içinden, Bundren ailesinin birbirinden ilginç ve dramatik karakterlerini, bilinç akışının erken ve olağanüstü örneklerinden biriyle takip ediyoruz. Karakterlerin bu muazzam renkleri bize kendi iç sesleriyle aktarılırken, yaşanan edebiyat olayı kurgunun ve olay örgüsünün önüne geçiyor meraklısı için. Diğer bir yandan bu kaynakları kısıtlı, kıt kanaat geçinebilen, doğa şartları karşısında savunmasız bir yaşamı kabullenmiş ve müthiş tutucu insanlar, bir evrensel durumu da işaret ediyor. Amerikan kırsalına özgü bir aileyi değil, zihniyet yapısı olarak Yaşar Kemal’in de anlattığı Çukurova köylüsünü okuyor olduğunuzu düşünebilirsiniz bir noktada. Olaylara kıstırıcı bir tutuculuk ve saplantılı bir inanç çizgisinin arkasından bakan bağnazlık aynı. Ancak unutulmamalı, Faulkner okuduğunuzda Amerika’yı okuyorsunuzdur. Şu an bildiğimiz bencil bir yönetimin ve fütursuz şımarıklığın, bütün dünya için başa bela sorumsuzluğun nesnel ve sürekli bir gerçeklik olamayacağını bildiğimiz için söylüyorum bunu. Melville’dir benim için Amerika, Faulkner’dır, Hemingway’dir. Onların anlattığı, herkesin görebileceği rüyalardan uyanan insanların evrensele uzanan öyküleridir. Trump, Büyük Elma, Obama vb. olmamalıdır o kıta.

Bir bilinçten diğerine misafir olarak, toprağa verilmek için oğullarından en büyük olanın yaptığı tabutun içinde iç dünyasının karmaşıklığı ve değeri anlaşılmamış bir kadını kırk mil uzaktaki şehrine götürmeye çalışıyoruz.  Yağmur ve fırtına köprüleri yıkmıştır, kadının başka bir adamdan olan ve bunu kimsenin bilmediği asi oğlu, müthiş sezgi yeteneğiyle olayı farkeden ağabey dışında hiçkimsenin hamile olduğunu bilmediği on yedi yaşında bir kız kardeş ve en küçük oğul; tanıyabileceğiniz en değişik baba ile artık kokmaya başlayan ölüyü taşırlar. Kafilenin başına gelenler bir noktada öyle bir hale gelir ki, okuduğunuz acaba bir komedi olabilir mi diye düşünürsünüz. Ancak Faulkner’ın bu muhteşem kitaptaki başarılarından biri de yine evrenselle kurduğu bağda gösterir kendini. Trajikomiktir yaşananlar. En güzeli ise, bunları karakterlerin iç seslerinde kendiniz, sezgi yoluyla bulursunuz. Gözünüze batacak hayat derslerine değil, hikayenin içine sinmiş küçük büyük çaresizliklere tanık olursunuz. Karakterlerimiz, kendileriyle meşgul, sarpa sarmış tekdüze hayatları içinde öylesine umutsuz ve sonsuzca bedbahttırlar ki üzülürsünüz onlar için.

Bir eseri kendi dilinde okuyamıyor olmanın pis bir çaresizlik yarattığı kitaplar okuyorum bazen. Bu onlardan biri. Kendi dilinde bile zor olduğunu düşündüm okurken çünkü on beş farklı karakter ve hepsi kendi sığ dünyaları içinde farklı bir zeminden bakıyor olaylara. Türkçe okurken bile okumanın zorlaştığı ve dolayısıyla çevirinin başarısından dolayı verdiği keyif de artan bölümler var. Hele o şiirsellik. Kitaba daha da değer kazandıran unsurlardan biri de böylece ortaya çıkıyor benim için. Bütün o basitliğin, doğallık ve gündeliğin içindeki şiirsellik. Yüce duygular, büyük olaylar veya içsel duyularımıza hitap eden güzel hisler incelikli bir anlatım yaratabilirler. Ama Döşeğimde Ölürken romanındaki gibi bir sade olay kurgusu içindeki şiirsel anlatım kalbini kanatlandırıyor insanın, bazen pır pır ediyor bazen süzülerek akıyor. Keşke birkaç ifadenin altını çizseydim diye hayıflanamıyorum bile, o kadar çoktu ki.

Kitabın son sayfasında yaşananlar bana Cohen Kardeşlerin filmlerindeki o karanlık atmosferi, küçük şehir yaşantılarının oluşturduğu iç daralmalarını anımsattı. Herşey bittikten sonraki, doğal hayata dönüşün şaşırtıcı hızını. Küçük dünyalarımızda kendimizi nasıl da çok önemli bulup olayların başrolüne soyunduğumuz anlar olduğunu. Hayat denen nehrin üzerimizden akıp geçerken, farkımıza bile varmadığını anımsattı.

Faulkner dünyasına girişimi geç bulmakla beraber, bir geç kalmışlık hissi duymuyorum bundan. Belki o evrenin karşılığı şu an bende bu derece yüksek bir değerde olmayacaktı. Bir ulusun köklerini, modernizmin edebiyat halini, gündeliğin şiirsel ifadesini büyük bir keyifle okuyorum onda. Daha önce bulabilir miydim sorusunun cevabını aramak boşuna.

Varlık – Haziran’20

…Tabii Ben de yoğunluktan okuyamadığım, epeydir masamda bekleyen kitapları okuma imkânı buldum. Bunlardan biri deDaniel Pennac’ın Roman Gibi kitabı(Metis Yay.).

Kitaplara, edebiyata ve okumaya dair hem derin sözleri hem de ironisiyle eğlenceli bir yapıt; ‘Okumak gerek’ sözü üzerinden dayatmacı davranış biçimlerine karşı tatlı sert eleştirel tutumuyla ve okurluğu tartışan metinleriyle nefis bir çalışma. Bu arada okur haklarını da şöyle sıralıyor: “Okumama hakkı/ Sayfa atlama hakkı/ Bir kitabı bitirmeme hakkı/ Tekrar okuma hakkı/ Canının istediğini okuma hakkı/ Bovarizm hakkı/ Canının istediği yerde okuma hakkı/ Çöplenme hakkı/ Yüksek sesle okuma hakkı/ Susma hakkı”.

Susma hakkı maddesinden doğru bulduğum bir madde ekleyeyim: “Insan sürü halinde yaşadığı için topluluk içinde oturur ama yalnız olduğunu bildiği için okur. Bu okuma ona, başka bir arkadaşlığın yerini almayan ama bir başka arkadaşlık tarafından da yeri doldurulamayacak bir yoldaşlık sağlar.”

Yeni Öyküler Arasında

Jale Sancak

José Saramago – Körlük

Kitabı okurken yaşanan fırtına devam ediyor. Çağrışımlarla yüklü, beraberinde zengin bir düşünsel dalga yaratan bir açık deniz fırtınası. Ne kadar çok söz söylenmiş bu kitapla ilgili. Hiçbir katkı yapamayacağımı bildiğim halde, tatlı bir yazma hissinin hevesiyle neresinden başlamalı?

Kitabın adı “Körlük” ve ben okumak, görmek ve görememek üzerine düşündüm sürekli. Sebepsiz ve kontrolsüzce yayılan bir körlük hastalığına tutulan insanoğlunun varettiği medeniyet yok olurken, ben ilkin kör olsaydım okumanın, okuyabiliyor olmanın keyfini çıkaramayacağımın derdine düştüm. Gözlerim olduğu için ve henüz görüyorken edebiyat hastalığına tutulmanın yanıma kar kalan güzelliğini düşündüm. İnsanlık kör olduğu için sayfalar boyunca çirkinleşirken, buna gören gözlerim aracılığıyla tanık olmanın çelişkisi sırasında Borges geldi aklıma. Onun zihninin içine aldığı tüm kitaplığı ve onu yalnız bırakan gözlerine rağmen yardım alarak da olsa okumaktan vazgeçmemesini düşündüm. Saramago’nun da bir üslupçu olarak onunla akrabalığını.

Hem nasıl bir üslupçuluk! Kısa bir şaşkınlık, küçük de olsa bir bocalama ve ardından çözülmeye başlayan satırlarda, konuşma çizgisi ve tırnak işareti kullanılmadan insanların aslında o sırada birbirleriyle konuşuyor olmalarının farkedilmesi. Tüm kitap boyunca nokta ve virgül haricinde bir işaret kullanmadan akışı bozmayan bir ustalıklı anlatım. Şifre şu: Bir nokta işaretinden sonra tanrı anlatıcı anlatmaya başlar, o ses bazen yazarın tanıdık gelen sesi de olur; cümle içinde virgülden sonra ilk gelen sözcük eğer büyük harfle başlıyor ise bu, birisi konuşuyor demektir, arkasından gelen virgülden sonra küçük harf kullanılıyorsa bu yazarın veya büyük anlatıcının sesidir, ama virgülden sonraki harf yine büyükse burada, ilk konuşanın karşısındaki kişinin cevabını okuyoruz demektir. Bazen bu durum birkaç kişi arasındaki konuşmalarda da geçerlidir. Karmaşık görünse de, çözüldükten sonra, olaylara daha yakından tanık olma yanılsamasına yol açacak, aynı ortamda bulunmanın şahitliğine benzer bir tempo yaratıyor bu teknik. Kitabımızın, modern edebî anlatının çok güzel bir örneği olduğunu görüyoruz. Yazarı olduğunu sandığımız bir kişi sıklıkla kurgunun içine dahil oluyor, fikrini açıklıkla, bazen cüretkar bazen bilgece ifade etmekten kaçınmıyor. O sesin sahibinde, söylenecek sözü olmanın gösterişsiz ve hazmedilmiş bilgisini okuyoruz. ‘Körlük’ kitabında temposu hiç düşmeyen kurgunun dışında kalan birçok fikir ve buluş var. Metin, yapı olarak incelendiğinde modern edebiyatın mükemmel bir örneğini oluşturuyor.

Okurken bir yandan da bu kitaba neden şimdiye kadar sahip olmadığımı-okumadığımı- düşündüm. Oysa ne kadar inceleme yazısı okumuştum onunla ilgili. Çünkü eserin büyüklüğüyle, yazarın dehası ve diğer yapıtlarının da başarısı ile orantılı bir araştırma-inceleme arka planı mevcut. Bütün konuyu baştan aşağı biliyor, eserin dünya edebiyatı için önemini kavrıyordum. Konuya toplumcu yaklaşan, siyasi yönden inceleyen, değerler açısından bakan, medeniyetin iskambil kartlarından yapılmış kulelerinde oluşan çatlakları sorgulayan, yazarın ilgi çekici hayat hikayesi ve siyasi duruşundan kerteriz alan onlarca yazı. Son okuduğum inceleme bir iki ay önce yine Varlık dergisindeydi. Herkes yavaş yavaş görme özelliğini kaybedip uçsuz bucaksız bir beyazlığın içine hapsolurken, gözleri açık kalan ve küçük grubuna rehber olarak bizlerin de olaylara tanık olmamızı sağlayan; insanlığın düştüğü insanlık dışı duruma onun gözlerinden bakabildiğimiz kişinin, kitapta “doktorun karısı” olarak isimlendirildiği için toplumsal cinsiyet penceresinden açımlıyordu eseri. Saramago’nun cinsiyetçi bakışı, yazı sahibine konu olmuştu. Sahiden de kadın erkek ilişkilerinin hem kişilerarası hem de toplumsal boyutu, romanda can alıcı noktalara varıp ölümcül sorular sorduruyor. Ataerkil toplum düzeni penceresi, kitabı yeni okumalara açıyor. Noktalama işaretlerinde olan farklı durum burada da geçerli. Kitapta hiçbir yer ve kişi adı yok. Kahramanlarımız ilk kör, ilk körün karısı, doktor, doktorun karısı, tek gözü maskeli yaşlı adam, koyu renk gözlüklü genç kız, şaşı çocuk, taksi şoförü, kötü körler ve diğerleri. Acaba bu kadar inceleme okumama rağmen kitabın bu derece dışında kalmam eserin sonsuz okuma serüvenine kapı aralayacak bir derinliğe sahip olması mı? Körlük kitabının gerçek başarısı acaba toplumsal ve psikolojik boyutlarda sunduğu kavramsal zenginlik mi?

Bir ara, sadece insanların başlarına gelen bu musibetle insanlıktan çıkmalarının anlatılmıyor olabileceğini, bir çeşit alegorinin gölgesinde şaşırtmacayla örülmüş ve ustaca işlenen, örtük mesajlar ileten bir anlatıyı okuyor olabileceğimi de düşündüm. Ancak anlatılanlar, o kadar çirkin bir noktaya ulaştı ki, sadece gözlerimizi kaybettiğimizde medeniyetin nasıl hızla çökeceğinden başka bir mesaj aramanın anlamsızlaştığını farkettim. Bugün artık yavaş yavaş geride kaldığını sezinlediğimiz ama yine de medeniyetin yükselmesiyle edinip gurur da duyduğumuz yardımseverlik, nezaket, en önemlisi temizlik gibi özümüze dahil olduğunu sandığımız değerlerin bir iki gün içinde nasıl tuzla buza dönüştüğünü izlemek sarsıcı oldu. O noktada artık üslup da sefilleşen insanlığın karanlık gölgesinin arkasında kaldı. Gerçekleşmesi durumunda, bir körlük salgınının insanları mutlak bir kaosun kurbanları haline döndüreceğini; kötü niyetli gücün iyiliği yeryüzünden sileceğini, gerçek pisliğin körlükten değil ama hepimizi hastalıktan yok edeceğini görüyordum satırlarda. İnanılmaz bir tempoyla  ve sayfalarca sürecek şekilde, önce insanların kendi değerlerine tutunmaktan vazgeçtiklerini, devlet aygıtının rastlantısal davranışlarıyla salgın karşısında önce tökezleyip sonra tepetaklak olmasını ve örgütlenemeyen insanlığın, kalabalık kötülük karşısında insanlıktan nasıl çıkabildiğini, nasıl kolaylıkla sömürülebildiğini ve bugün yüce kabul ettiğimiz birçok değerden nasıl vazgeçebildiğini okudum. Sonunda körlüğün pençesinde çırpınıp hayatta kalmaya çalışan insanların, insanlıklarını bilinçli olarak terketmiş kötü körler tarafından uğratıldığı haksızlık, vücudumda kaçınılmaz bir anksiyete hissine neden olduğunda, yazar da bu kadarının yeterli olacağına karar vermiş olmalı ki, bir umut ışığı yandı sayfalar arasında. Henüz körler o ışığı göremeseler de birlikte olmanın gücünü hissettiler ve hayat, bütün pisliği içinde yeniden yaşanabilir olmaya başlamışken de, diyelim ve bırakalım kitabın sonunu.

Bununla birlikte körlük bu kitap boyunca bir metafor mu değil mi, onu da bırakmalıyız bir kenara. Daha başında bir dehanın ürünü olduğu anlaşılan, konusu, biçemi, kurgusu ve temposuyla bir başyapıt okuduğumuzun farkına varalım. Kitap bitene kadar soruşturdum içimde; birkaç yıl sonra kitaplığıma büyük sıfatını yakıştırabileceğim ve bundan, sadece büyük bir kitaplığa sahip insanların alabileceği büyüklenmeli, gururlanmalı bir keyif alacağım; ama neden şimdiye kadar “Körlük” orada değildi? Bu sorunun cevabı Saramago’nun bir söyleşisinde sarf ettiği şu sözlerde gizli olabilir: “Bence biz kör olmadık. Biz zaten kördük. Gördüğü halde görmeyen körler”.

Ursula K. Le Guin – Atuan Mezarları(Yerdeniz II)

Uzun zamandır yokluğunun imkanını yaşamadığım bir eylem oldu okumak. Sadece okumuyor olmanın imkansızlığı üzerine düşünebiliyorum neyseki.  Minnettarı olduğum bir alışkanlığın tatmin hissiyle, artık okuma ediminin yokluğuyla geçmiş bir gün bile, hatırlayamadığım kadar uzakta. Hayatımın merkez civarına diğer pek az şey ile birlikte bir şekilde girebilmiş okuma listemde yer alanlar dışında ders kitabı, çizgi roman veya birkaç deneme dahi olsa bir şekilde mutlaka okuma eylemi gerçekleşiyor her gün. Bir okuma evreninin içinde o evrenin yapısına katkıda bulunmuş her varlıkla birlikte, yazarından, kağıdındaki kokuya, bir uygun zaman sessizliğinden, okuyor olmanın anlık hazzına kadar, cehennemsiz bir öte dünya tablosu figürüyüz demek oluyor bu. Kendi başına vakur ve ağırbaşlı bir kişilik kazanmış, neredeyse kendi kararlarını alabilme sorumluluğuna erişmiş değerli okuma listem, günün güzel geçmesini sağlayan ve düzenli yapıldığında beslenmenin dışında bir keyif halini de alan öğünlere benzetilebilir. Listeme sadık kaldığımda, saatinde yaptığım besleyici ve renkli bir kahvaltıyla ya da usta bir aşçının elinden çıkmış özenli ve lezzetli bir akşam yemeğiyle ödüllendirmiş gibi hissediyorum kendimi. Ahh! bu hedonist inleyişlerin, tutku yüklü ve ısrarlı çağrısı.

Neden “Yerdeniz” kitaplarını listeme almadığımı, üstelik serinin birinci kitabı Yerdeniz Büyücüsü’nü okumuşken neden devamını getirmediğimi düşündüm Atuan Mezarları’na başlar başlamaz. Üstelik düpedüz Çevik Atmaca’nın hikayesini unutmuş, Le Guin’in fantastik evreninden sanki hiç orada bulunmamış gibi uzaklasmıştım. Bir özet yardımıyla ilk kitabın, Ged’in ve Yerdeniz’in hikayesini kısaca hatırladım ama istemesem de hatırladığım başka bir durum, ilk kitaptan hoşlanmadığım, beni o büyülü dünyasına çekmediği oldu. Unutmuştum Yerdeniz’i.

Okuduğum her kitap hakkında bir yazı yazmadan başka bir kitabın sayfalarında dilediğim gibi gönül rahatlığıyla, keyfimce gezinemeyecegimi, o kitabı kendimin yapamayacağımı ve bunun olasılıkla bir takıntı probleminin minik ya da heybetli bir işareti olabileceğini kabullendim uzun zamandır. Daha büyük saplantıların yabancısı olmadığım hakimiyetine yeğlerim tabii bu ruh iyileştiren, varsa belki yetenek geliştiren takıntıyı. Bu sitede yayınlanan kitap yazıları, bedenlenmesi için sadece birkaç tılsımlı söze ihtiyaç duyan o listenin birebir kopyasıdır. Listem nefes alır, davranır, yaşar; geceleri uykumda fısıldar bana dünya edebiyatından, yazarlardan, romanlardan, öykülerden.

Bu sitede değil ama başka bir mecrada Yerdeniz Büyücüsü hakkında yazdıklarımı okuyarak neden bende Yerdeniz ile ilgili hafif bir önyargıya bulanmış sis perdesi oluştuğunu, eşiğine kadar gelip neden denizlerle çevrelenmiş bu sırlı adalar diyarının kapısında beklediğimi anlamış oldum. Sevindim böyle bir yazma takıntım olduğuna. Yazının başarısı tartışılır olsa da, ejderhaların, eski dillerin ve büyülerin yaşadığı o gizemli evreni tekrar hatırlattı bana.

Atuan Mezarları, o kadar tatlı, bir pastoral yumuşaklık içinde başladı ki benim için, ilk kitabın bıraktığı önyargı şaşırtmaya başladı ilkin. Okurken aldığım keyif gittikçe artarken zihnimin arkasında ilk kitapta beni neyin ittiğini düşündüm. Sonunda artık, aynı coğrafyada geçen farklı hikayeler anlatıldığını sanacak kadar sevmişken Arha’nın hikayesini, Çevik Atmaca, yani büyücüler dünyasına ait gerçek ismiyle Ged hikayeye dahil oldu ve ben anladım ki, o ilk yazıda yazdığım gibi bu çok değerli fantastik hikayeyi Yüzüklerin Efendisi ve Harry Potter’ın gölgesinde kalarak okumuştum. Le Guin’in muhteşem ‘Mülksüzler’ romanının ağır, sersemletici bir gelecek vizyonuyla sunduğu ütopik dünyasının beklentisiyle okumuştum o ilk kitabı.

Atuan Mezarları’nın sükûnet dolu ve karanlık sırlarını saklayan kadim dünyasını okurken ayırdettim Le Guin fantazisinin farkını Yüzüklerin Efendisi’nden ve Harry Potter’ın çocuksu büyülü dünyasından. Bir yakınlaştırma yapmam gerekirse Yerdeniz hikayesi bana Miyazaki’nin dünyasını çağrıştırdı. Onun çizgileriyle uyumlu bir doğallıkta buldum Yerdeniz’i. Fantastik dünya Le Guin’in evreninde, yaşamın arkasında duran, doğallığı tüm yaşama sinmiş, sıradan değil ama gösterişsiz bir üstünlüğün yansıtılışıyla veriliyor. Sürekli fantastik olaylar, iyilik ve kötülüğün vahşi savaşları, renkli büyüler, ateş püsküren ejderhalar görmüyorsunuz orada. Bu saydıklarım elbette var Yerdeniz’de, ama insan ve doğa önde. Anlatım, diğer örneklerdekinden daha edebî ve bu yüzden benim gibi büyülenmişler için daha gercek.

Gerçek, çünkü listemde yoktu bu kitap. İlk kitabın bıraktığı izlenim uzunca bir, fantastik kitap okumama arası verdirmişti bana. Büyümüş olduğum  yanılgısına kapıldım sanırım, olgunluk sanrılarıyla yanıldım. Listeme korsan olarak sızdı bu kitap, toplu bir sipariş verirken araya karıştı, bana kendini açabilmek için eski bir yazımı buldurup derin okuma yaptırdı. Yerdeniz’i bu sefer gerçekten keşfetmemi, havasını koklamamı, fantastik edebiyatın benim için hâlâ ne kadar değerli olduğunu hatırlamamı sağladı. Dünyanın çivisi biraz daha gevşemiş de olabilir tabii, yaşamın kendisi uçuk bir fantazmanın heyecanını aratır oldu ne zamandır. Gerçekten kaçışın değil, normal üstüne sığınmanın çarpık psikolojisi.

İlk kitaptan hatırlayabildiğim ve ikinci kitapta da devam eden en çekici en önemli bilgi, herhangi bir şeye ancak gerçek ismini bildigimizde sahip olabiliriz. Büyücüler, ancak şeylerin gerçek isimlerini bildiklerinde onları çağırabilir ve çeşitli şekillerde değiştirerek göz bağlayabilirler. Edebiyat gibi.

Gerçek için, binlerce görüntüye dağılmış doğrunun tek bir gerçek görüntüsünü birleştirebilmek için okuyor olabilir miyiz?

Fantastik yazının iyisi de, o buyuk gerçek resminin rengarenk bir köşesinden bizi büyülüyor olabilir mi?