Varlık – Ekim’19

Felsefe tarihinde de önemli bir yeri olan bu kurama göre bedenimize dayanarak tanımlanan ve erkek ya da dışi olarak adlandırılmamızı sağlayan biyolojik cinsiyetimizdir, bunların üzerinden kapsamı ataerkil bakış açısıyla belirlenmiş kadınlık ya da erkeklik kodlarının dayatılması sonucu edindiğimiz kimlik ise toplumsal cinsiyetimizdir. Bu kimlikler üzerinden inşa edilmiş bir hiyerarşinin içinde, ikinci sırada olma nedeninin ‘özümüzde’ olduğu anlatısıyla çepeçevre sarılırız. Sözkonusu özle bağdaşmayan her kimliği ve yönelimi dışlayan bu anlatının kurbanları, cis ya da trans, homoseksüel ya da heteroseksüel, kendisini herhangi bir cinsiyete ait olarak tanımlamayan ya da akışkan bir cinsiyet kimliği olan, kısacası bu normatifliğe aykırı şekilde var olma suçu işleyen her bireydir.

Renizim ve Kuir Hareketin Mutsuz Evliliği

Damla Karagöl

Varlık – Eylül’19

Aysel hâlâ Çalı’nın çam ormanlarına uzanan patikalarında dolaşıyor gibi. Öyle ki, 1950’lı yılların sonrasında film Bursa’ya geldiğinde tüm Çalı otobüslere doluşup filme gidiyorlar. Filmi seyredenlerden biri de 2 yaşındayken annesini kaybetmiş olan Hüseyin Ferik. Annesi Emine’yi ilk bu filmde görüyor. 12 yaşındaki haliyle tabii. Bu hikayeyi gözleri dolmadan anımsayan bir tek kişi bile yok festival görevlilerinden.

Çalı Köy Filmleri Festivaline Emeği Geçenlerle Söyleşi

Dilan Deniz

Prof. Dr. Selçuk Şirin – Yetişin Çocuklar

Derdini anlatmak için bilimin kendi yöntemleriyle ulaştığı ve dolaysız gerçeği yansıtan sonuçlarını kullanan araştırma kitaplarını okumaya başlarken bir ikilem yaşıyorum. Şimdi şöyle derinlemesine yapılmış karakter analizleriyle veya bir çiçeğin kokusunu dört satırda anlatan kelime işçiliği, cümle ustalığıyla yazılmış, edebiyat tılsımına bulanmış bir kitabı okumak mı, yoksa bilinebilen en geçerli yöntemlerle elde edilmiş bilginin soğuk ve çıplak bırakan gerçekliğiyle oluşturulmuş ve bu özelliklerinden dolayı da hafifçe tepeden bakan bir kitaba başlamak mı?

Başlangıçta, ilkinin vereceği hazzın hayali, zihnimin bir köşesinden sürekli beni taciz etse de, bir araştırma sonucunda oluşturulmuş, bilimsel temele dayalı bilginin sunulduğu kitaplar, içinde yol aldıkça önümüze ışık olur. Amerika Birleşik Devletleri’nde eğitime yön veren ve 20 kişilik bir ekipten oluşan ABD Bilimler Akademisi, Çocuk Ergen ve Aile komisyonuna seçilen, bu komisyonda başarıyla görev yapan Selçuk Şirin’in kitabı da onlardan biri. Twitter’da kısa ama etkili saptamalarıyla tanıdığım, sözünü sakınmayan cesur ve her zaman bilimsel temele dayalı yorumlarından hareketle okumaya karar verdim bu kitabı. Kitap beni, profesörün ulaşmak istediği iki grup tarafından da yakalıyor, bir ebeveyn ve eğitimci olarak.

Eğitimcilik hayatına başladıktan sadece iki hafta sonra kızım doğduğu için, onaltı yıldır bu iki grubun kesişim kümesinde bulunuyorum. Ayrıca kitapta bahsedilen çocukların gelişim evrelerinden ergenlik çağında bulunan bir kız çocuğu ile okul öncesi döneminin sonlarına yaklaşan bir erkek çocuğunu da kesiştiren garip bir ebeveynlik benimkisi.

Baştan söylemeliyim, sayfalar boyunca hem öğretmenlik hem de ebeveynlik konusunda mayınlı bir tarlada gezdiğimi düşündüm. Hata yapmanın çok kolay olduğunu, yapılan yanlışların bedelinin ne kadar ağır olabileceğinin sorgulamasını yaptıran araştırmalar, kuramlar, öneriler, yargılar okudum. Belki Selçuk Şirin satırların arasından “çocuklarınız için şu reçete uygundur, şunları şunları uygulayın” der diye bekledim ama tam aksine, bir reçetenin olamayacağı bilgisinin soğuk gerçekliğiyle karşılaştım daha ilk sayfalarda. Çocuklarımızın tam istediğimiz mükemmellikte olmalarını sağlayacak bir reçete yerine, çocuğumuzun mizacına göre bir davranış geliştirmenin önemi ve bunun için de çocuğumuzun çok iyi tanınması gerektiğini belirtiyor Şirin. Her çocuğun bir birey olarak birbirinden ne kadar farklı ve özel olabileceğini aslında evimin içinden biliyorum. Ebeveynleri olmaktan duyduğum mutluluğu tarif edemeyeceğim iki çocuğumun mizaçları arasındaki fark çoğunlukla şaşırtır beni. Ders verdiğim sınıflardaki öğrencilerim de aynı bahçe içinde başka başka renklerdeki çiçekler gibidir.

Başlangıçta okumak için ikilem yaşadığım kitap, sunulan araştırmaların konuları, çarpıcı sonuçları, günlük hayatımızdaki etkileri ve yol göstericilikleri ile lezzetlendi. Kendi çocukluğumu, yetişme çağında ailemin üzerimdeki görünen veya görünmeyen etkilerini düşündüm. Acaba ben olarak oluşmamda, şu anda yaşayan ve davranan ben olmamda, kişiliğimin gizli-açık tüm yönlerinde onların davranışlarının nasıl bir etkisi olmuştu? İlerleyen yaşımla birlikte bu soru beni daha da çok ilgilendiriyor artık. Çünkü çocuk yetiştiriyoruz ve onlar büyürken bilinçli veya bilinçsiz her davranış, gelecekte sürecekleri yaşama etki edecek. Onların mutlu bir hayat sürmesine yardımcı olacak ya da bunu engelleyebilecek bir sorumluluğun ağırlığı; mayınlı bir tarla. O tarlada gezerken, bir takım mayınların yanından bilerek veya bilmeden ustalıkla sıyrıldığımı, sadece iyi insan olmaya çalıştığım ve öyle evlatlar yetiştirmek istediğim için doğru davranışlarda bulunduğumu gördüm. Bazı mayınları patlattığımı farkettim, tabii ki bilmeden ve istemeden, belki bir çocukken patlatılmış mayınların şarapnelleri yüzünden, belki cahillikten belki doğruyu seçmek zor geldiği için.

Çocukların gelişim evrelerinin ayrı ayrı anlatıldığı ve yapılmış geniş kapsamlı araştırmalarla desteklenen kitap sade anlatımlı ve kolay anlaşılır bir kılavuz niteliğinde de okunabilir. Çocuk yetiştirmeyi sadece bir ebeveynlik değil, bir ülke ve dünya meselesi olarak da geniş bir perspektife yayan profesör, bir çok istatistiğin sonucuna göre, ülkemizde çocuk gelişimi, eğitim, genç işsizlik gibi konularda yaşanan büyük sıkıntılara da değiniyor. En önemli ve şaşırtıcı bilgi, ekonomide en büyük geri dönüşümü sağlayarak ülkenin ekonomik gelişimine de fayda sağlayan eğitim aşamasının okul öncesi eğitim olduğu. Bu döneme yatırım yapan ülkeler, karşılığını ilerleyen yıllarda fazlasıyla alıyorlar. Kısacası eğitim bir ülke sorunu. Ben olsaydım, eğitim reformunu her mahalleye kaliteli bir eğitim verecek okul öncesi eğitim kurumu açarak yapardım diyor Selçuk Şirin.

Öğrenilmesi pek faydalı, çocuklarımızın gelişim çağına ışık tutan ve ebeveynlerle eğitimcilere rehber bir kitap Yetişin Çocuklar. Bir başarı öyküsünün gerçek kahramanından, ilham veren ve doğru bilgiyle yazılmış bir kılavuz ışığı.

Varlık – Ağustos’19

1980’li yıllar, eleştirel düşüncenin bilimkurgu türüyle yoğun bir etkileşime girdiği dönem olarak bilinir. Postmodernliği tanımlamak için kullanılan kavramlar, bilimkurgu türünün yapısal özellikleriyle uyum içindedir. Hızlı teknolojik dönüşüm, geleceğe odaklı kültürel yönelim, “tarih” kavramının kurgusal bir forma dönüşmesi, verili kimliklerin ve aidiyetlerin çözülüp dağılması, öznellik kavramının akışkan bir nitelik kazanması gibi konular bu dönemde öne çıkar.

Ursula K. Le Guin, Bilim Kurgu ve Feminizme İlişkin Düşünceler

Fidan Terzioğlu

Serhan Bali – Müzikte Romantik Dönem Bestecileri

Müzik kendi tarihsel gelişiminin yanında dinleyicisinin de kişisel tarihinde rol alıyor. Müzik dinlemeye başladığınızda eğer eser bir birikimin, üst düzey bir eğitim ve yeteneğin ürünüyse mutlaka sizi doldurmaya başlıyor. Ruhumuza, iç dünyamızın kimselerin bilemediği ince yanlarına seslenmesinden, ister hüzünle, ister mutlulukla ama mutlaka içimizde oluşan duygusal bir karşılık bulmasından bahsetmiyorum sadece. Müzik, kendisini anlayabilmek için, dinleyeninden de mutlaka bir gelişim süreci isteyen, tarihe, edebiyata, siyasete, doğaya ve insanın yaratım sürecine dair altyapı oluşturan bir uğraşı alanı. Bir keyif unsuru olarak da adlandırılabilir pekala, ancak müzikten doyurucu bir keyif alabilmek, notalar içinizde yol alırken, güzel duyularınızla eğleşirken, o notaların hangi koşullarda bir müzik yazısına dönüştüğünü, yazıldığı dönemin şartlarını, bestecisinin yaşantı ve duygularını bilmekle alakalıdır. Müzik, iyi bir dinleyicinin düşünce dünyasını derinleştiren, dinleyeninden ileri yönlü atılım isteyen yönlendirici bir süreçtir.

Uzun yıllardır, çıkardığı müzik dergisi Andante, radyo programları, büyük bestecilerin yaşadıkları yerleri gezerek hazırladığı belgesellerle ülkemizde klasik müzik tutkunları için büyük bir boşluğu dolduran Serhan Bali’nin hatırı sayılır bir araştırmanın ürünü olan ve özenle hazırlanmış kitabı “Müzikte Romantik Dönem Bestecileri”, başvuru kaynağı niteliğinde.

Müzik dünyasında romantik dönem olarak adlandırılan ve klasik dönemden sonra müzik anlayışında devrimsel denebilecek birçok özelliği içinde barındıran zaman aralığı, üzerinde tam bir anlaşma sağlanmamış olsa da genel olarak 1830 ile 1910 yılları arasını kapsıyor. Bahsettiğimiz yıllar incelendiğinde dünya siyasetinde çok önemli gelişmelerin yaşandığı, kitleleri etkileyen büyük çaplı sosyolojik gelişmelerin meydana geldiği bir dönem olduğu da anlaşılacaktır. 1776 yılında Amerika’da Bağımsızlık Hakları’nın okunması, İngiltere’den başlayarak tüm Avrupa’ya yayılan Sanayi Devrimi ve Fransız İhtilali, tüm dünya üzerinde kapsamlı bir anlayış değişikliğine neden olmuştur. Birbiri ardına sarsılan, devrilen ya da hayatta kalabilmek için yetkilerini Burjuva denilen yeni bir sınıfla paylaşmak durumunda kalan yönetimlerle birlikte, bir zamanlar o saltanatların himayesinde ve belirli kalıplarla müzik yapmak zorunda olan besteciler de bir düşünsel değişim yaşamışlardır.

Klasik dönemde, saray için ve mutlaka belirlenmiş katı kurallar içinde, bir saray memuru veya hizmetlisi gibi görev yapan müzisyen profilinin yanında, bugün romantik olarak adlandırdığımız dönem ile birlikte bu besteciler kendileri için müzik yapmaya, dönemin ruhuna uygun olarak üretilmiş edebiyat eserlerinden, resimlerden etkilenerek, doğanın sadece güzel, ulu, yüce yanlarını değil, insan hayatını güçleştiren karanlık, ürkütücü yönlerinden de etkilenerek eserler yazmaya başladılar. Saray çevresinin dinlemesi için klasik dönemin önemli formu oda müziği, yerini daha donanımlı ve icrası ustalık gerektiren çalgılardan oluşan, seslendirilmesi çok sayıda enstrümanın aynı anda seslendirilmesiyle gerçekleşebilen senfoni türüne bıraktı.

Özgürleşen besteci, kendi iç dünyasının dışavurumunu, daha karmaşık nota yapıları, duygu yoğunluğunu yansıtan zorlu anlatım teknikleriyle süsledikçe, bu eserleri icra edebilecek üstün yetenekli müzisyenler ve “virtüöz yorumcu”lar ile tanıştı müzik dünyası. Bugün dinlerken, hayranlık duyduğumuz ve çaldığı enstrüman ile ruhumuzda derin izler bırakan çok önemli virtüözleri romantik dönem eserleri sayesinde tanıyoruz.

Ses aralığı ve sesin kalitesini yükselten çalgıların yapımı ve bu alanda yaşanan hızlı gelişim de, bu dönemde yapılan müziğin gelişmesinde, ortaya çıkan yüksek ve kaliteli sesin daha çok insana ulaşmasında etkili olmuştur. Sarayın kapalı ve küçük kapılarının ardında görece sessiz icra edilen oda müziğinden sonra, hayatın kendi olağan ve güçlü ritminden esinlenerek üretilmiş senfonik eserler, dinlenmek için büyük mekanlara ihtiyaç duymuş ve bunun için devasa konser salonları inşa edilmiştir.

Romantik dönem sadece müziği değil, edebiyat ve resimde de kendini gösteren, bütün yaşamda etkisi hissedilmiş bir akımdır. Doğallıkla, dönemin müzisyeni, diğer türlerden de etkilenmiş ve önemli edebiyat eserlerinden, bugün de izlerken keyif aldığımız resimlerden etkilenmiş ve bu eserleri müzik yazısı diye adlandırdığımız notalarla ifade yoluna gitmiştir. Senfonik şiir, Lied, Prelüd, Noktürn diye adlandırılan eserler, müzisyeninin duygularını, iç çalkantılarını, heveslerini, esinlerini ifade ettiği anlatım olanaklarıdır.

Bütün bu önemli gelişmelerin yanında, müzikseverler için belki en değerlisi, bizim besteciye olan inancımızı pekiştiren, onun iç dünyasının kapılarına kadar ulaşabilmemizi sağlayan; bestecinin de eseriyle anlatmak istediklerinin, dinleyiciye duyurmak istediklerinin sözel bir dökümü niteliğinde, “programlı müzik” anlayışıdır. Bu anlayış bizi bestecimize yaklaştırır, onun algılarından yola çıkarız, yaşadığı çağın olaylarını notalarda dinlerken. Savaş kazanmış imparatorlara ithaf edilmiş büyük senfoniler dinleriz, bir direnişin onuruna yazılmış uvertürler. Bir resmi izler gibi ve aynı resimdeki denizi görür gibi piyanonun notalarında; çılgınlığın sınırlarında, tımarhane duvarları arasında bestelenmiş şiirler. Ben bestecinin eseri hakkında yaptığı değerlendirmelere, kendisinin yaşam öyküsü kadar önem veriyorum.

Bugün bir konser öncesi koltuğuma yerleşmeye hazırlandığımda ilk önce gözlerim programı arar. Konseri dinlerken alacağım keyfin artacağını düşünerek okurum seslendirilecek eserleri. Hazırlarım kendimi esere, hazırlıksız bulmasın beni, hiç değilse gerçek hikayeye girmeye çalıştığımı anlasın. Açık etsin bir takım gizli ayrıntıları, müzikle yapılmış bir dünyada izin versin biraz dolaşayım.

Serhan Bali, “Müzikte Romantik Dönem Bestecileri” kitabını, müziğin içinde yolculuk yapmak isteyenler ve bunun yolunun da o müziğin sahibinin hayatına kısa ama verimli bir bakış atmaktan geçtiğini bilenler için yazmış olabilir. Çünkü biz kitap boyunca sayısız bestecinin hayatını takip eder, portre ve fotoğraflarını izleyerek görsel bir yakınlık da kurarken, bıraktığı eserine bir bütün olarak da tanık oluyoruz. Bugün müzik yazısı olarak dünya kültürüne bıraktıkları muazzam eserlerini takip ederken, sanat keyfinin yanında, bu bestecilerin sıradışı hayatlarıyla birlikte dehalarının izini de sürebiliyoruz satırlar boyunca.

Bestecilerin, müziğe adanmış ve saygıya değer hayatlarının geçit törenini düzenleyen yazarımızı tebrik etmek gerekiyor. Müzikseverlere, klasik müzik dünyasının büyülü bahçelerinde esrimiş gezinirlerken, sayfalarında büyük dehaların, lanetlenmiş, kutsanmış ruhların konuk olduğu bir rehber bıraktığı için.

Gökhan

Ağustos’un ortasında kasvetli bir gün. Gece inen yağmurun nemi yeryüzünde asılı daha. Doğanın, sadece bize önemli ve büyük görünen, ama kendince çok sıradan bir kararı işte. Ağustos’un onaltısında yağmur yağar mı?

Aynı doğa, beni yaşlılığıma götürürken yavaş ve kararlı adımlarla, Ağustos’un onaltısında doğan senin ellerini bir gün ansızın bırakıverdi. Severdin oysa yaşamayı. Bütün varlığınla teslim olmayı seçmeden, yaşamın armağanlarını izlemeyi, onlara kendi içinden gelen bir değerle şükran duymayı sevdiğini bilirdim. Sırtında bir güneşin izi, arslanlara özgü bir karakterin bütün davranışlarıyla aramızda yürüdün bir süre. Seni tanıyan kimsenin uzun bir yürüyüş olduğunu söyleyemeyeceği kadar bir süre.Tüm otuzdörtlere düşman eden, tüm otuzdörtlerin boğazıma koca düğümler bıraktığı kadar bir süre.

Her onaltısında Ağustos’ların, hatırlayabildiğim en erken yıllarıma, geriye sarıyorum kişisel tarihimi. Garip bir bütünlük duygusu içinde sen de o kişisel tarihin birinci tekilisin benimle. Aslında çok da güzel geçmediği sonradan anlaşılmış bir çocukluğun fotoğrafındayız seninle, elele tutuşmuş, omuz omuza.

Ne kadar geç bıraktık oyun oynamayı? Hatırlayacaksın, ortaokul çocuğuyduk ama kovboy olup banka soyardık, derslerden sonra evde. Orta sehpa at arabamızdı, bankayı patlatıp koşarak kaçar, arabamızın arkasından, olmayan tüfeklerimizle dışınn dışınn şerifle savaşırdık. Bazen rehin alınırdın, seni şerifin elinden, kızılderililerin çadırından kurtarırdım. Sonra gün geldi kurtaramadım. Yeltenemedim bile. Güçsüzlüğümün, acizliğimin ortasında küçücük bir çakıl taşı gibi kaldım. Çaresizlik bedenlendi ve kocaman olup karşıma geçerek ana avrat sövdü, birbuçuk gün. O zaman sordum, ölümün olduğu yerde daha önemli ne olabilir? Beni kurtar dememiş olman için yalvarıyorum, dediysen affet.

Arwen’de ellerini seviyorum, bize onunla bıraktığın ince uzun, güzel parmaklarını. Şan’ı seninle dost yapacağım. Çok sevdiği dedeleriyle birlikte anıyor seni şimdilik. Onların yanında sanıyor seni. Bir iki fotoğrafımızı göstermiştim, hani birbirimize sarıldığımız ben ilkokul birdeyim, sen de iki yaş küçüksün işte. Bir de Fenerbahçe formasıyla olan, gözlerin mutluluktan kısılmış, yine sarmaş dolaş. ” O benim kardeşim, senin Gökhan Amcan” dememle birlikte başlayan yakınlığınız kısa sürede sağlam bir akrabalığa dönüştü. Ben anlattıkça seni ona, o gördükçe bende seni; tıpkı seni herzaman samimi dostluğunla, güzel gülüşünle hatırlayan gerçek arkadaşların gibi sevecek. Bir ilişki, bir bağlantı bulma, o ilişkiyi sağlam köklerle geleceğe aktarma konusunda şimdi bile yeteneklisin dostum. Senden bahsederken duysan Şan’ı, seni çok seven o güzel arkadaşlarından biri sanırsın.

Şakaklarım zonkluyor. Ne zaman yüreğim yırtılmaya başlasa yazarken, parmaklarımdan kan damlar kâğıda. Birazdan bir yerlerden çıkıp gelecekmişsin de, sanki senin mezarının başında değil, ağır ve dumanlı bir muhabbetin ortasında, seyrek kutladığımız o eski doğum günlerinden, doğanın akıl sır erdiremediğimiz güçlerinden, müziğin sağaltıcı etkisinden konuşacak gibiyiz. Yaşamı çözmeye, anlamını kavramaya çalışırdın. Kendine ait bir pencereden izleyerek hayatı ve hiç eğilmeden, bükülmeden, çoktandır bende saygı uyandıran bir ağırlıkta geçip gittin.

Büyürken, beraber öğrendiğimiz onca şeyin yanında, acı da olsa ben hâlâ öğreniyorum senden. Özlemin ne kadar büyük olursa olsun, bazen kavuşamayacağını öğreniyorum, insanın, kalbinin yarısı mühürlüyken nefes alabildiğini, yemek yiyebildiğini, uyuyabildiğini, sevebildiğini yeniden, çocuk yetiştırebildigini öğreniyorum.

Birazcık daha kalayım yanında kardeşim. Serin bir akşam inerken yavaş yavaş, hışırdayan ağaçların altında ve denizi görebiliryorken yattığın yerden, anlat bana. Varlığın erken bitti, yoklugun bari bırakmasın beni.Seninle birlikteyken bir kardeş olmanın tadına doyulmaz keyfini yaşıyormuşum; gittiğinden beri sensizligin yakıcı özlemini.

16 Ağustos 1978
03 Eylül 2012

Mavi Yolculuk

Mavi Sürgün isimli kitabında Halikarnas Balıkçısı, tohum olarak kasabaya dışarıdan getirttiği ve Bodrum sokaklarında çeşitli yerlere ektiği çiçeklerden birini, yıllar sonra yeni evlenmiş yoksul bir kızın başında duvak olarak gördüğünü anlatır. Anadolu’nun kıyılarında kendi halinde küçücük bir yerleşim yerinin dünyaca ünlü bir tatil, eğlence ve kültür merkezine dönüşmesini sağlamış bir adamın, aslında oraya kalebentlikle cezalandırılmış bir sürgün, bir mahpus olarak gönderilmiş olması, efsaneleşmiş bir gerçek. Bugün kalabalığından şikayet etmeyen kimse kalmasa da, tutkunlarının gitmeden, havasının suyunun tadını almadan edemediği Bodrum’un sokaklarını süsleyen birçok çiçeğin, ağacın ilk ekimini Halikarnas Balıkçısı yapmıştır.

Ancak bugün Bodrum’dan değil, Balıkçı’nın yarattığı ve sadece Bodrum’a değil, dünya kültür mirasına hediye olan Mavi Yolculuk’tan bahsedeceğim. İçime içime ilerleyen mavi taşlarla döşeli bir yolu anlatacağım. Şimdilerde kültürel olmanın yanında ticari faaliyet olarak bir sektöre dönüşmüş bulunan Mavi Yolculuğu, yeniden kendisine doğru çeken tutkusuyla ve sadece hatırlamanın bile kanatlandırdığı heyecanıyla anlatacağım.

Dostlar

Ben bin yıllık dostlarımla, dostlukları içime işlemiş, bin yıl daha geçse dostlarım kalacak insanlarla çıktım mavi yolculuğa. Mavi Yolculuk ile yaşadığım bütün o görsel, tensel, ruhsal güzellikler, o dostlar da Barış’ların üçüncüsü olan teknemizde bulundukları için gerçekleşti. Dostlarım oldukları için, suyun ışıltısını, güneşin batışını, dalgalarda eğleşirken atan kalbimin neşeli pıtırtısını onlarla paylaştığım için mavi yolculuk unutulmaz oldu. Tıpkı Cevat Şakir’in çok sevdiği ve bu değerli geziyi anlayabilecek, Anadolu’nun bu bilinmeyen cennet kıyılarını anlamlandırabilecek dostlarını davet edişi gibi, sizlerde sizi uzun zamandır seven veya sizi kendinizken sevebilecek, o sevgiden kaynaklı bir kabullenmişlikle ruhunuza kardeş insanlarla çıkın bu yolculuğa. Sizinle birlikte gelen yavrularınız da kardeş olsun, onların her biri de bir diğerinin varlığına saygı duysun, paylaşmayı öğrensin diye önayak olun. Onlar daha yavruyken getirin yanınızda korkmadan, ki bu mavilik onların da içinde sıcak ve parıldayan bir yol olsun.

Mavi Yolculuğa gelirken yanınızda yıl boyunca şişirdiğiniz egolarınızı, mevkilerinizi, paha biçilmez kişiliğiniz dışında sahip olduklarınızı ya da ezilerek semirmiş komplekslerinizi getirirseniz büyük ihtimalle yalnız kalır, en iyi ihtimalle komik hatırlanırsınız. Tekne sizi doğal yollarla eşitler, akşam kızıllığının muhteşem tonu hepinizin gözünde aynı ışıldar.

Ben bu yolculuğun sonunda kendimle gurur duydum. Böyle dostlar edinebildiğim, çocuklarına amca olabildiğim, doğanın bu harika köşelerinin keyfini onlarla çıkarabildiğim için.

Tekne

Deniz tatilini israf kaynağı açık büfelerin sıkıntılı kuyruklarında, üstüne başına çekidüzen verirken, çoluğun çocuğun peşinde koştururken, sabahın en güzel saatlerini yatakta uyurken geçirmek istemeyenler için tekne tatili muhteşem bir deneyimdir. İstediğiniz her zaman ve eğer tekne hareket halinde değilse, ışıl ışıl parlayan suyun bağrına bırakabilirsiniz kendinizi.

Fırsat bulduğum her an, birkaç kulaç uzaklaşıp bir haftalığına evimiz olan Barışların Üçüncüsünü izledim. Yirmi metreye varan boyu, altı kamarası, mutfağı, geniş kıç güvertesi ve yakışıklı heybetiyle sunduğu konforun yanında, gerçekleşmiş ilk Mavi Yolculuğa ev sahipliği yapan Balıkçı’nın can arkadaşı ahtapot ve sünger avcısı Paluko’nun Macera isimli teknesini hayal etmeye çalıştım. Bırakın yatmadan bir iki saat önce iyice bastıran sıcağa karşılık açılan klima ile soğutulan kamaraları, o ilk mavi yolculukta Macera’nın bir tuvaleti bile yoktu, tıpkı küçücük de olsa bir kamaracığının bile bulunmadığı gibi. Halikarnas Balıkçısı’nın ondan da daha önce Mavi Yolculuğa tek başına ve içinde sadece kürek çekerek başladığı Yatağan isimli sandalını saymıyorum bile. Sürgün cezasının yükünü omuzlarında taşıyan bir mahkümun kürek çekmekten patlayan avuçlarına rağmen koylar boyu gezerek maviyle, yeşille, ağaçla, balıkla ilişkisi ayrı yazıların, öykülerin konusu olur.

Bugün, döneminin en değerli edebiyat ve düşün adamlarıyla dolup, dünya kültür tarihinde yer etmiş bir geziye ev sahipliği yapan o teknedeki yolculukla tek ortaklaştığımız nokta, gökyüzü, coğrafya ve deniz. Bir mavi yolculuk teknesi size yatak olur, lokanta olur, meyhane olur, sevdiklerinizle hemdem olacağınız bir dergah, başınızı koyup ışık değmemiş samanyolunun milyon tane yıldızını izleyeceğiniz yastık olur. Sabahın köründe nereden gelirse gelsin gözünüzün bebeğini bulan pırıl pırıl güneşe beşik olur. İçinde balık olmak, kenarında kaya olmak isteyeceğiniz, alıp yanınızda götürerek bütün kış boyunca koklamaya kalkacağınız bir denize ada olur tekneniz.

Paluko’yu düşündüm. Güneş tenine işlemiştir, içinden parlar. Zayıftır zargana gibi ama güçlüdür. Kalbi de duygu yönünden kaslı olmasa nasıl yanaşır Balıkçı’ya, arkadaşlarına. Onun yerinde olmak, bütün o yüksek adamlara kaptanlık etmek isterdim. Ben koyların isimlerini bileyim, şuradan esen rüzgarın adını, şurada parlayan yıldızın hangi yönü gösterdiğini. Ufuğa bakıp yarın havanın durumunu bileyim. Onlar anlatsınlar, birbirlerini dinlesinler, şiirlerine öykülerine ilham bulsunlar, ben o sırada yanlarında olayım. Sessizliğin kendisi olayım, suyun şıpırtısı, küreğin gıcırtısı; Bedri Rahmi’yi, Sabahattin Ali’yi, Necati Cumalı’yı, Azra Erhat’ı gökyüzüne bakarken, denizde yüzerken, sandala binerken ya da inerken, eserlerini okumadan önce bileyim.

Bütün o deniz insanlarının, kaptanlarının miçolarının aşçılarının, bugün de, o gün de emeklerine karşılık alıp alamadıklarını düşündüm. Bu tarihsel soruyu genişlettim sonra. Arkadaşlarım için, kendim için, tüm emekçiler için de sordum. Berrak gökyüzü bulutlandı.

Güneş – Deniz – Coğrafya

Size günün en güzel saatlerinin hangileri olduğunu söylemek isterdim. İçinde bulunmayı seçerek zamanı durdurmak isteyeceğim günün hangi saatinde kalmayı, hangi dakikaları uzatarak akan zamanın içinde genişlemek isteyeceğimi anlatmak isterdim. Ama tercihimi, zamanı durdurmak ya da uzatmaktan yana değil, bir blok olarak; bütün bu tatil boyunca aldığım keyfin, içinde yüzdüğüm zevkin bir bütün olarak bilincime dolacağı yekpare bir bütün gibi, kitaplığımdan çektiğim bir kitabın hafızamdaki varlığı ve çok değerli içeriği gibi hatırlamaktan yana kullanıyorum.

Geceleri daha fazla içki içmemeyi seçebilecek bir güç bulabiliyor insan sohbetin, güzel bir fasılın, tatlı bir çakırkeyifliğin ortasında. Çünkü anlıyor ki, daha fazla sarhoş olmanın imkanı yok. Denizden yükselen iyotun, nerelerden geldiğini bilmediğim tatlı esintinin getirdiği canlandırıcı bir etki var güvertede, varlığımızı önemsemeyen ama aramızda dolanan bir ruh. Akşam vakti başüstünde aperatifini yudumlarken güneşin nereden battığını kaçırman mümkün değil, çünkü yangın kızıllığına boyuyor çizgi çizgi, indiği tepenin ardını. Haliyle, o yaratıcı güneş aynı kızıllığı şafak vakti nereye düşürecek biliyorsun. Bütün bu yaz mevsimi için, ilk insanlardan bir kısmının neden kendisine tapındığını yüreğinle hissedip, şükran duyduğun güneş, kendisini değil de varlığını hissettirdiğinde şafak vakti uyanabilirsen eğer büyük bir duyguya kapılıyorsun.

Şehirde uyandığımızda güneş zaten yolunu almış, tepemizde yükselmiş, kendisini değil de ışığını yaşadığımız için büyük diyorum teknedeki o sabah duygusuna. Şuradaki çıplak kayayı, az ilerideki ormanlığı, denizin durgun yüzüne yansımış ağaç gölgesindeki ışığı henüz uyanamamış zihnimde anlamlandırmaya çalışırken aldığım zevk için büyük diyorum. Coğrafya içinde bu kadar anlamsız bir nokta olduğumu çalıştığım, yaşadığım yerlerde de hissedemediğim için büyük diyorum o sorgulatan duyguya. Sessizliğin bir ses olmadığını, düpedüz hiçliğin ortasında bir ıssızlık hissiyle, kavranamaz büyüklükte bir şeyin, küçücük ve aciz bir parçası olduğumu anlattığı için büyük diyorum. Abartmıyorum. Bir Mavi Yolculuk sabahında güvertede kendinize uyanmanızı dilerim.

İşte o sabah saatlerinde denizin de sustuğuna, dünyanın uyanmasını beklediğine inanmanız gerekir.  Denizi o saatte gördüğünüzde bir karakteri olduğunu bilirsiniz artık. Halikarnas Balıkçısını da o çağırmıştı, sizi de o çağırıyor her sene yeniden. Çağrısı öyle derin ki karşı koymakta zorlanırsınız bir kere onunla ve bu emsalsiz şartlarda hemhal olduysanız.

Bir kere tekneye çıkan küçük merdivenin kenarındaki hortumdan akan suyla duş alana kadar denizin ıslaklığını hissetmezsiniz. İçine girdiğiniz bir kıvamdır o. Mevsimine göre, parmaklarınız buruş buruş olana kadar, vücudunuzun ona karışabilmek için çözülmeye başladığını hissettiğiniz o ana kadar kalmak istersiniz içinde. Teknenize ve suyun üzerinde zerafetle süzülen diğer teknelere bakarsınız suyun içinden, çevrenizi saran tepelere, güneşin konumuna.  Farklı bir uzam hissi verirken, hareketlerinizi onun için uyarlamak zorunda olduğunuz bir ev sahibi saygısını hakeder. Göz hizasından bakarken muhteşem doğanın güzelliğine, mavisi, yeşili, ağacı, kayasıyla rakımı sıfır olan bir yaşam seçmenin hayalini kurarsınız. Doldurduğu boşluk için tıpkı güneş gibi ona tapınanları da anlayışla benimsersiniz. Poseidon keşke ağabeyim olsaydı diye hayıflandım ben o denize girince, akraba yakınlığı, kardeş sıcaklığı hissettim. Bir dalganın yeryüzüne değdiği yerlerin güzelliğine şahit oldum. İyi bir insanevladı ile temiz ruhlu bir denizin berraklığını benzettim.

Şehir denen heyulanın sokulamadığı ve zamanın bize yaşattığı hızın işleyemediği bir coğrafya. Cevat Şakir’in arkadaşlarına göstermek istediklerinden biri de buydu sanırım. İçinde bulunanların, oralarda doğup büyüyenlerin varlıklarına işlediği için ayrımsayamadıkları ama biz uzaktan, kalabalıktan, bir tür maddesel yoğunluktan gelenler için cennet hissi yaratan bir uzam. Ancak bir tekne yardımıyla içine girebilenlerde zamanı ve ışığı da eğip bükebilen ve şehirli insanlarda maneviyat yaratan çok değerli bir alan. Aslında ilk Mavi Yolculuklar, dünya kültür tarihinin temellerinin atıldığı antik şehirlere gezileri de kapsıyordu. Yolcular teknelerden inip, Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın rehberliğinde bir çok önemli düşünürler yetiştirmiş, kentleşmenin temellerinin atılmış olduğu bu kadim Anadolu kentlerinin harabelerini de geziyorlardı. Bugün yazlık turistler olarak sadece denizin ve güneşin tadını almaya, bütün bir yıl için enerji depolamaya ya da dinlenmeye çalışıyoruz bizler Mavi Yolculukta. Ama ilk Mavi Yolcular Mavi Anadoluculuk denilen bir akımla Anadolu’nun dünya tarihindeki önemini ortaya çıkarmaya, Antik Yunan’da köklenen insan odaklı düşünce sistemlerinin Anadolu’da yeşerdiğini anlatmaya çalışıyorlardı.

İnsanın İçini Maviye Boyayan Bir Yol

Anlatmaktan büyük keyif aldığım bu Mavi Yolculuk düşüncelerimi paylaştıktan biraz sonra kendimi bir yelken kursuna kayıt ettirmek için eğitim programları arayışlarına başlayacağım. O sularda, oraların rüzgarıyla şişmiş bir yelkeni acaba kendim kontrol edebilir miyim diye bir heves işledi içime. Tenimde hafif bir kavrukluğu dururken henüz, oralarda doğup dünyayı daha güzel bir yer haline getirerek batarken; güneşi, küçük ve beyaz bir teknenin kaptanı gibi, elleri nasırlanmış, bütün rüzgarların adını bilen ve ufka bakarken kendini mutlu hisseden bir denizci gibi izleyebilir miyim diye düşündüren saf bir heves.

Önümüzdeki yıl sadece bir denizde yüzmek gibi, içine girip eğlenmek gibi değil de, çok sevdiğim, özlediğim bir arkadaşımla yeniden buluşmak gibi, sarmaş dolaş olup tatlı ve usul bir sohbette bir saadeti yaşamak gibi olacak yeniden buluşmamız o sularla.

İçime mavi mavi, kimi zaman sıcak gündüzler, kimi zaman serin akşamlarla, çocuklarımızın cıvıltısı, arkadaşlarımızın dost varlığıyla, içkinin verdiği esriklik ve denizin içten davetiyle işledi bu yolculuk. Güneşe şükran olsun bu güzel yaz mevsimi için. Barışların üçüncüsü seneye de yoldaşımız olsun.

Yuval Noah Harari – Homo Deus

Meğer Sapiens isimli, okuyanın gözünde insan türünün dünya üzerindeki yetmiş bin yıllık etkili macerasını bilimin netliği tartışılmaz penceresinden canlandıran kitap sadece, çevresinde anlamlar duvarı örerek o yüksek duvarların orta yerine öneminden sual olunmaz kendisini ve türünü yerleştiren bizler için bir uyarı atışıymış. Çıplak gerçekle yüzleştiğimiz ve dünya üzerindeki yaşamla kıyaslandığında daha dünkü çocuk olan türümüzün yaşadığı ve bugün dünyanın rakipsiz efendisi haline gelirken gerçekleştirdiğimiz devrimsel gelişmelerin anlatıldığı Sapiens kitabında sarsılan zihnimiz, Homo Deus kitabının yıpratıcı öngörüleriyle iyice sarsılıp belki de tekrar normale dönemeyecek bir değişime uğruyor.

Bugün insanlık adına kazandığımız ve tüm insanlığın gururla benimsediği bütün değerlerin kaynağında bulunan hümanizmi düşünelim. Insanın yaşadığı dünyayı anlamlandırma sürecinde göksel ve semavi güçlerin yaşamdan çekilmesini ve insanın kendi iç dünyasının bu anlamlandirmada başat aktör olmasını sağlayan hümanizm. Sorgulamayan, kabullenen, edilgen bir kuldan, dünyayı kendi kendine anlamlandırabilen, yaratabilen ve yaşadıklarıyla birlikte doğayı da kontrol edebileceğine inanan bir bireye dönüşen insanın varoluşudur hümanizm. Hümanizm, insanı evrimin kendi yolunu izleyen inatçı ve tutarlı yolundan ayirip, yaşamın merkezine, bütün güçlerin kumanda masasına oturtur. Insan tek yaratıcıdır artık ve tanrı olmaya doğru hızla yürür. Ekolojik dengenin geri dönülemez bir seviyede kötüleşmesi pahasına hem de.

5892B6CD-869B-42B2-92CA-1FA50C4C4B07

Ancak burada Harari, bilimsel bilginin kesin sonuçlarından bahsetmeye başlar, aynı zamanda bulanmaya başlayan zihnimizin yerleşmiş kavramlarını sarsarak. Organizmaların en küçük parçalarının bile aslında ne yapacağı belirlenmiş birer algoritmadan oluştuğunu, mikroskobik en küçük canlıdan, en karmaşık olduğunu düşündüğümüz homo sapiensin tüm hareket ve davranışlarına kadar – buna aşk, gurur, heyecan gibi hisler de dahil – bu algoritmanın bir sonucu olduğunu, özgür irade diye bir kavramın olamayacağını, aslında herşeyin evrimin doğal bir sonucu olarak işlediğini kanıtlamaya girişir.

Sapiens kitabında anlatılan ve bilişsel devrimle hayal kurma ve din gibi belirli değerler etrafında birlik olabilme özelliğiyle moral motivasyonu ele geçiren türümüzün, tarım ve sanayi devrimiyle süren hükümranlığı, hümanizmle Homo Deus, yani insan tanrı olmamızla nihayete yaklaşır. Çünkü insan evrenin merkezine yerleştirdiği kendi konumunu duygulardan, aslında olmayan ve insanın kendi kendine uydurduğu değerlerden haberi bile olmayan yapay zekaya kaptırmak üzeredir.

Aslında tek ve değişmez bir özden oluşan benliğe sahip olmadığımız düşüncesinin insanı bir anda çıplak bırakıveren düşüncesi sorgulatmaya başlıyor bildiklerimizi. Öyle ya, bugüne kadar sevdik, nefret ettik, hedeflerimiz oldu ulaşabildiğimiz veya ulasamadigimiz; bir değerler sistemi geliştirdik manevi dünyamızla ilgili, iyi olmaya, zevkli olmaya, estetik kaygıları olan bir insan olmaya çalıştık ve bunların hepsini kendimiz olarak, kendimiz olduğuna inandığımız değişmez ve bütünsel özbenliğimizle gerçekleştirdik. Şurası cok şaşırtıcı ve sarsıcı ki, bilimsel araştırmalara dayanarak anlatan Harari’ye göre tek bir benlikten söz edilemez. Olayları deneyimleyen bir benlik ve olayları aktarmamızı sağlayan bir anlatıcı benligimiz var, aynı olayları farkli yansıtan iki benlik eder bu. Bilimsel olarak kanıtlanmış iki benliğimizin olması, bugüne kadar aldığımız bütün kararlarda varlığından emin olduğumuz özgür iradeyi boşa çıkartıyor. Bizler, evrim denen muazzam çark bizi nasıl kurduysa, bütün kararlarımızı onun varlığını devam ettirebilmesi için, onun hizmetinde alıyoruz. Bizi biz yapan özelliklerimiz, hislerimiz, duygularımız da büyük makinenin küçük dişlileri. Sandığımız kadar özel ve önemli değiliz. Evrenin merkezinde ise hiç.

Peki, bilim denen yeni dinin muazzam yükselişine başladığı zamanlardan bu yana yapılmış hiçbir araştırmada ruhun varlığına dair en ufak bir kanıtın bulunamamış olduğuna dair basit ama fantastik bilgiye ne dersiniz? 

Yeri geldiğinde vatandaşı olduğu Israil ülkesini de eleştirmekten hiç çekinmeyen Harari’nin insanı etkileyen bir kararlılığı var, satırlarında hissedilen. Hiçbir güvensizlik hissedilmeyen, boşluk bırakmayan bir bilgi birikimine yaslanan tanrıtanımazlığı ise bende hayranlık uyandırıyor. Çocukluğumuzdan başlayarak çevremizden kaynaklanan türlü çeşitli inanç dizgeleri içinde büyürken, bilincimizin ya da altının, köşe bucak diplerine kadar sokulan ve temizlenmesi mümkün görünmeyen bu inanışlardan tamamen arınmış olmanın resmini görüyorum Harari’de. Ateizm’in saygı duyulması gereken bilgeliğinin resmi bu. Bilimin ışığından süzülerek dün bilemediğimiz ama bugün insanlığın gerçek hazinesine sunulmuş pek çok muhteşem bilgi sayfalar boyunca bizi şaşırtıyor, sarsıyor, yıpratıyor. Ama bu yıpranma insanı tüketen değil, olumsuz bir geleceği de işaretlese güvenli bir kaynaktan süzülerek geldiğini bildiğimiz saf bilginin sarsıcılığı.

Yapay zeka ve inorganik organizmalar çok da uzak olmayan bir gelecekte sapiense, bir zamanlar bizim türümüzün neandertallere yaptığını yapabilecek seviyeye gelebilir. Kehanette bulunmayan ama ipuçlarını değerlendirerek öngörülerde bulunan Yuval Noah Harari, pek çoğumuzun aklından bile geçmediğine emin olduğum çarpıcı projeksiyonlarıyla gerilim dozu yüksek ama tanrı olmaya soyunan insanoğlunun heyecan verici hikayesine ilk kitabından daha yüksek tansiyonlu bir halka eklemiş Homo Deus ile. Bu değerli kitapların içinden türümüzün akıl almaz macerası, bilginin sağlam öngörülerinden oluşmuş bir perspektifle akıyor.

5B4CF494-A4D2-4427-B9D9-C44E0494B4DE

 

 

 

Hasan Ali Toptaş – Harfler ve Notalar

Gecenin bir yarısı ansızın açılıveren gözkapaklarının ardından karanlık sessizliği dinlerkenki kuşkulu ve uykulu güven duygusu gibi, bir Hasan Ali Toptaş kitabına başlamak. Yaz sıcağının kavurucu bir öğle sonrasında, kapı önü serinliğine serpilmiş ikindi keyfi gibi de hem. Varlığı kalbini kanatlandıracak ama basıldığından henüz haberinin bile olmadığı bir romanın sayfalarındaki koku da. Bir gün, onun gibi yazabilmenin, kendisine benzer; kurduğu, dile dayalı anlatım yolunu bulabilmenin dileği de var.

Kelimelerle düzyazı yazdığı halde şiir etkisi yaratan ve bunu, biz edebiyatseverler için merak dolu bir hayranlığa dönüştüren büyücülerle akrabadır Toptaş. Biz bu akrabalığı onun romanlarını okurken, iç dünyasının kelimelere dönüşmüş yumuşaklığını satırları arasında zevkle gezinirken farkederiz tabii ama Harfler ve Notalar kitabında o, bu akrabalığı isim vererek de onaylar. Doğduğu ve büyüdüğü kasabanın ürkek ve çekingen çocukluk penceresine yansıyan resmini anlatırken büyükbabasının heybetli ama sevimli de bir hayalet gibi göründüğü satırlarda ne Borges, ne Kafka, ne de Marquez’den kalır yanı vardır. Beslendiği yazarlar bunlarla sınırlı kalmaz muhakkak. Birçok dünya yazarı, onun kendi entelektüel birikimine eklenmiş bir bilgi hazinesidir. Bu denemesinde, anlattığı gerçeklerin paralelinde bize sezgi yoluyla hissettirmeye çalıştığı başka bir gerçeklik de vardır sanki. Büyüdüğü kasabanın değişimi ile birlikte kendi kozasına sığmayacak her bedenin yaşadığı kendini bulma savaşında harflerle kendine yer açmış, kimliğiyle güzel yazının kendisi olmuştur. Onun satırlarında kelimeler, kendilerine işçilik vermiş bu yazı ustası ruha, sanki gizli anlamlarından oluşan gizemli sırlarını açmışlar, sadece onun uydurabileceği yumuşak ve uysal ritme teslim olmuşlar da akıyorlarmış gibi bir his uyandırırlar. Notaları vardır yazılarının. Romanlarındakinden farklı, ama aynı incelikli tonda akan.

Denemelerinde, romanlarında kurduğu güçlü yapının izini buldum, satırlarına sinen nezaketin havasını aldım. Kolaylıkla edebiyat otoritesi olarak niteleyebileceğimiz bir kişinin asla yükselmeyen ses tonuna, haklı olarak öfkelenmesi gereken noktalarda bile gerilmeyen yazı tansiyonuna da tanık oldum. Söylemek istediklerini, büyük bir bilgi birikiminin önünde incelikle ve kırıp dökmeden saygıyla anlatırken asıl konuya gelmesin istiyorsunuz. Biraz daha anlatsın, anlatsın ki kelimeler girdikleri çeşitli renkler içinden, büründükleri anlam katmanlarını genişletsinler, yayılsınlar ve edebiyata dönüşsün yazı, kitap, nefes, hayat… Uzasın Toptaş’ın sohbeti. Okuruna, aslında kendisi için yazdığını hissettirerek, okur olarak yazılanlardan, edebiyat dünyasının kadim bilgilerinden keyif almayı ve öğrenmeyi öğütlüyor. Edebiyat yaparak anlatıyor edebiyatı. Kendisi adına bu geniş ufuklu pencereden dünyayı ve hallerini izleyen, inzivaya yakın sadelikte bir dil kurmuş kendine; anlatmayı seven.

Yazın dünyamızın nitelikli dergilerde düşüncelerini takip ettiğim yazarlari çıkıyor karşıma okurken Toptaş’ın dostları olarak. Derin birikim büyüyor. Edıp Cansever’in bir röportajında altını kırmızı kalemiyle çizdiği derin anlamlı güzel sözleri anlattığı bir yazısı var mesela. Özlemiş Cansever’i. Onun özleminin genişlikler boyunca dağılan yayılımlarının sırtında Cansever’in sahiden de yaşamın ucuna götüren cümlelerinin bilgisi. Bu yazıda ismi geçmeyen fakat yarattıkları eserle edebiyatın beslediği her neremizse oraya temas etmiş birçok yazar, kendini hatırlatıyor. Güçlü edebiyat köklerini paylaşıyor bizimle, Toptaş ile takipte buluşmak gurur verici.

Kitaplığını iki kez kaybetmiş bir yazar Toptaş. Nasıl kaybettiğini ya da bir kitaplığın nasıl kaybedilebileceğini kestiremiyorum. Ama başıma geldiğini düşündüğümde ilkin içimde oluşacak boşluğu görebiliyorum. Kitaplığı yerine boşluğa bakan bir adam. Kitaplarımın yerlerini anımsamaya çalışırdım herhalde. Klasikler şuradaydı ama Ecinniler ile Yer Altından Notlar yanyana duruyorlardı. Mobydick ile Niteliksiz Adam, yayınevleri nedeni ile mi sırt sırtalar? Borges’ler, Marquez’ler, Fuentes’ler akrabalıklarından dolayı yakınlar işte. Selim İleri’nin külliyatının tamamına az kalmış, tamamlanınca daha bir doyumluk olacak kitaplığım. Usta okumuşsa güzel okumuştur deyip taze kalsın ve yol olsun diye listeme ekleyeceğim kitaplar var daha.

Kitaplarımın artık gözümün önünde olmayacağı düşüncesinin içimi daraltması abartılı bir duygu olarak anlaşılmamalı. Kitaplarıyla beslenen bir insanın, yaratıcılığının kaynağını kaybetmesi kötü. Bir de Hasan Ali Toptaş gibi okuduklarına tekrar tekrar dönüp bir arkeolog gibi inceleyen, bilgiyi, dili ve düşünceyi yeri geldiğinde ve işte bu kitabında okuduğumuz gibi bilgiyoğun ve dile hakim bir anlatım ustalığıyla sergileyebilen bir yazar için daha da kötü olmalı.

Edebiyatın peşinde, inceliklerle örülmüş özenli bir dilin ardından, yaşanmışlıklarla dolu tıpkı bir Hasan Ali Toptaş romanı okurkenki gibi okuyoruz bu deneme kitabını. O bize, kendisini bulmasında kendisine yol olmuş edebiyatı, tatlı tatlı anlatıyor. Akışa kapılıyoruz ama yumuşakça, başkaldırıyor, itiraz ediyoruz ama nazikçe. Bir büyünün ardından izliyoruz kurduğu dili. Büyüleniyoruz ustalığının içimize işleyişinden.

Onu okurken yaşamın nasıl yaşandığının değil, nasıl anlatıldığının önemli olduğunu, iyi edebiyatın konusunun bu olduğunu düşündüm. Sağlam bir yapının ve dilin, romanın sarsıcılığından, etkisinden, konusundan daha önemli olduğunu dile getiriyor Toptaş, yazarın ne anlattığının değil nasıl anlattığının geçerli bir soru olduğunda diretiyor. Bu direnme onda estetik ve duygu değeri çok yüksek bir edebi farklılığa dönüşüyor.

İnsanın içinde iyi ki dedirten çiçekler açtırıyor, rengini sadece senin anlatabileceğin, anlatamasan bile sezdirmene yardımcı olacak kadar bir bilgi birikimine sahip olmanı özendiren çiçekler. O güzel çiçeklerin bulunduğu bahçede Hasan Ali Toptaş ile birlikte gezinmek, renkleri, kokuları onun gözünden anlamaya çalışırken, kelimenin anlamlarına geziler yapmak, o anlamları yeni söyleyişlere dönüştüren, bütün çiçekleri sulayan büyük edebiyat ırmağını keşfetmek pek güzeldi, iyi geldi.

Varlık – Temmuz’19

Yaşamı bir bütün olarak kavrama iddiası taşıyan felsefe ve sanat, kavrayışlarının yöneliminde ayrılırlar. Yaşam temsili, felsefede dilsel bir söylemle zihne, sanatta görsel ya da işitsel bir formla duyguya dökülür. İlki ikna etmeyi amaçlayan mantıksal argümantasyona, ikincisi kışkırtmayı arzulayan alegoriye dayanır. Yirminci yüzyılda, bu iki kavrayış,birbirlerinin içlerine çeşitli sızıntılar yapmakla birlikte, hala iki farklı disiplin sayılacak kadar temel farklılıklarını korurlar.

Durağan Figürlerin Akışkan Formları:Mahmut Aydın Heykelleri

Yalın Alpay