William Shakespeare – Hamlet

Bazı kitapları okuyup bitirdiğinizde, yazın dünyasında çok büyük yer tutan önemli bir eseri de kitaplığınıza eklemiş oluyorsunuz. Kitabın, sonraları izlemekten büyük keyif alacağınız yerinde, içeriği ile birlikte tarihte kapladığı yer de kitaplığınıza misafir oluyor bundan böyle. Hangi kitapsevere küçük veya büyük, ama mutlaka bir parça gurur vermez ki bu? William Shakespeare eserleri bu kategoride sayılabilir pekâlâ.

Hamlet oyununun içeriği, büyük yolculuğunda insanlığın genel durumuyla ve içsel davranış kalıplarıyla ilgili çok çarpıcı bir eser olsa da onu, yazarından ayrı düşünemiyoruz. Öyle ya, günümüzde de hız kesmeden sürmekle beraber dörtyüz yıldır hakkında binlerce araştırma yapılmış, yaşadığı dönemde de tiyatro ve sahne sanatında başarıyı yakalayabilmiş ve eserleri hala büyük bir popülarite ile sahnelenen bir insan, Shakespeare. Hayat hikayesi, kariyeri ve eserlerinin zaman ötesi gerçekliğiyle ister istemez bir gizemin takip ettiği ve kolaylıkla bir sis perdesi altından da merak uyandıran bir karakter.

Adını taşıyan oyunların aslında başka yazarlara ait toplama eserler olduğu iddiaları, cinsel eğilimlerinin farklılığı, aile hayatı ve ilişkileriyle de sürekli gündemde olan yazar, ününden hiç kaybetmeyecek gibi görünüyor. Aslında kendisi ve eserleri hakkındaki araştırmaların söylediği sağlam bilgiler, bütün bu gizem perdesini kaldırıyor. Çünkü şiirlerinden ,oyunlarından hangilerinin kimlerle birlikte yazıldığı, hangi halk hikayelerinden esin alınarak yaratıldığı gibi bilgiler gün ışığına çıkarılmış durumda. Sahne aldığı oyunlar, kurduğu tiyatro, ilk basım kitapları, ailesi, çocukları, ilgi çekici mezarı ve üzerindeki kitabe yazısı vs. onu yakından tanımamızı sağlıyor.

Kanımca hakkında, gerçekten William Shakespeare isimli bir insanın bir zamanlar yaşayıp yaşamadığına kadar götürülebilen söylentiler iki nedenden dolayı atılıyor ortaya. Birincisi, edebiyat, tiyatro ve sanat alanındaki haklı başarı öyküsünün süresidir. 1616 yılında öldüğünü düşünürsek dört asırlık bir şöhret ve magazin boyutunun işin içine karışabilmesi için yeterli bir süredir bu. Hatta ne kadar uzun süren bir ikondur tiyatrolar, sahneler, yönetmenler, oyuncular için Shakespeare.

Bizi ilgilendiren ikinci ve gerçek neden ise, eserlerinin kendisidir. Bütün eserleri Hamlet gibi olgunluk döneminde değerlendirilen önemli tragedyaları içinde sayılmasa da, genel olarak insanlık durumlarıyla ilgili saptamalar bakımından çok güçlüdürler. Bu güç Hamlet ile birlikte Macbeth’te de açıkça hissedilir. Bizler kahramanların kişiliğinde bütün bir insanlığın zaaflarını, güçsüzlüklerini, çelişki ve hatalarını çıplak bir gerçeklik ardında izleriz. Büyük, acı veren bir yokoluşa doğru sürüklenen insanların trajedisine tanık olur, kahramanların şahsında bütün insanlık gibi kendi içimizde bulunan zayıflığın gölgesini de hissederiz.

Aristoteles, sanat ile ilgili olan düşüncelerinde mimesis ve katharsis’ten bahseder. Gerçeğin bilgisine ulaşma da o, Platonun sanata karşı tavrının aksine aracı görevi ile sanatın felsefedeki önemini belirtir. Sanatçı gerçeği taklit (mimesis) yoluyla ve sanatı aracılığıyla icra eder. İzleyici tanık olduğu eylemin sonucunda bir aydınlanma (katharsis) yaşayarak tümelin bilgisine ulaşır. Sahnelenen tekildir, biz onu Danimarka Kralı olan babası, amcası tarafından öldürülen Hamlet’in intikam hırsıyla attığı adımlar vasıtasıyla izleriz. Ancak izleyicinin, okurun çıkardığı, ⁰belki kendini özdeşleştirdiği sonuç, tüm insanlığa ait ve kendinin de içinde bulunabileceği bir potansiyel sonucun bilgisidir. İntikam hırsının insanı sürükleyebileceği uçurum canlanır gözümüzde. Macbeth’te kıskançlığın ve yükseliş hırsının sonuçlarını o kişilerin yazgısında okuruz ama o yakıcı duyguların tümel bilgisi aydınlanmamıza ışık sağlar.

İşte William Shakespeare’in büyüklüğünü bu kadar zaman sonra bile koruyor olması, ismi üzerindeki yapay ve popülist gizem perdesinin değil, insanoğlunun yazgısı boyunca karşısına çıkacak olan gerçek durumları büyük ve saf bir gerçeklikle yansıtabilmiş olmasındandır. Tiyatro kendi içinde sürekli bir gelişim, atılım çizgisi izlese de sahnede yansıyan, insan ve onun gizemidir. İnsanın karanlığı Shakespeare’in ustalık alanıdır.

Çeviri, İngiliz dilinin yeryüzündeki en önemli temsilcilerinden biri olan efsanevi yazarın eserleri söz konusu olduğunda daha bir önem kazanıyor. Bülent-Saadet Bozkurt Türkçesiyle okuduğum Soneler’den sonra Hamlet’i de daha çok şiirsel bekliyordum açıkçası. Konuşma diline yakın bulduğum Sabahattin Eyüboğlu çevirisi yine de doyurucuydu. Sahnede usta bir oyuncudan izlemek farklı duygular uyandıran gerçek bir deneyim olacaktır. Diğer yandan, konu Hamlet olduğunda gözler o meşhur tiradı arıyor haliyle. Şöyle buldum, “Var olmak mı, yok olmak mı, bütün sorun bu!” Alıştığımız ve kulaklarımızda yer eden o etkileyici tirad havasından uzak olsa da çeviri okumanın sınırlı güzelliklerinden biri de budur bence; yazarın yorumunu okumak ve yine de bir Hamlet okuyor olmak. Kitap sonunda Eyüboğlu’nun kendi çevirisi, Shakespeare ve eser hakkındaki samimi görüşleri ise renk katmış.

Birazdan okuduğum tarihi işaretleyip iç sayfasına, Hamlet’i de kitaplığımda Macbeth ve Soneler’in yanında uzun süre kalacağı yere kaldırırken, yüzyıllar öncesinden insanlığa söylenmiş büyük sözleri de duyar gibi olacağım. Aynı sözler yüzyıllar sonra bile, o muhteşem oyunların satırları arasından ve unutulmaz kahramanların dudaklarından fısıldanmaya devam edecek.

Ahmet Cevizci – İlkçağ Felsefesi

İnsanoğlu yaratıcılığının, üzerine önem ve değer yüklenen bir dalı edebiyat. Onda insana dair her ne varsa bulabiliyor, görünen görünmeyen, maddi manevi bütün özelliklerinin dökümüne ulaşabiliyorsunuz. Aslında kendimize bakmak için okuyoruz, söylüyor ve yazıyoruz, diğer sanatlarda olduğu gibi. ‘Neyim ben?’ sorusuna verilmiş sonsuz sayıda cevap peşinde, güzel söylenmiş ve yazıya geçirilmiş cümlelerde arıyoruz hakikati, satırların arasında yansıyan gölgemize bakıyoruz. Edebiyat, ne olduğumuz sorusuna cevap veremiyor. Ne olmuş olabileceğimizi, o anda nasıl olduğumuzu, ne kadar olabildiğimiz ya da olabileceğimizi veya nereden gelip yolculuğun ne yöne sürebileceğini söylüyor, sezdiriyor. Hakikatin ne olduğuna dair görüntüleri izleyebileceğimiz pencereler gösteriyor bize. Dışarıdaki manzaranın nasıl aktarıldığıyla ilgiliyiz okurken; içimizdeki güzel duyuyu harekete geçiren, anlatılanın içeriğinden daha fazla, okurken almayı istediğimiz o edebiyat keyfini bekliyoruz. Ancak söylediğim gibi büyük hakikatin içinde, yaşanmış veya yaşanacak gerçekliğe açılan sadece küçük ve tek bir pencere o elimizdeki eser. Ayrıca sadece biz okuyanın ona verdiği bir değerler düzeni içinde, birikimimizden, geçmişimizden getirdiğimiz sadece kendimize ait ve başka hiçkimsenin bakamayacağı son derece kişisel bir pencere hem de. Edebiyat bizim pencerelerimizin sayısını çoğaltır. Dışarısını ne kadar çok sayıda pencereden izleyebilir, ne kadar fazla pencerenin sunduğu farklı açılardan değerlendirebilirsek gerçekliğin görüntülerini, hakikate o kadar yaklaşmış oluruz.

Ancak edebiyatın işi değil hakikat arayışının yolu olan felsefe. Felsefeye göre edebiyat ise, bu arayışın ortaya çıkardığı ışığın yansımasının yansımasının yansıması belki sadece. Öyle ya, didaktik, soğuk, terimlerle yüklü saf bir dilin ağırlığı; yüreğimizi ısıtan, çoğu zaman süslenmiş bir anlatımın arkasında ve mutlaka bireyi anlatan söz sanatlarıyla karşılaştırılabilir mi? Hem o soğuk dil, varlığın aslında ne olduğunu, neyin gerçekten var olduğunu, iyilik, adalet, hakikat gibi kavramları araştırırken, insan düşüncesinin sınırlarını kadim çağlardan bu yana süren macerası içinden anlatırken, kim onda edebiyatın verdiği keyfi bulabilir? Hemen söyleyeyim, içinde philo-sophia olanlar. Bilmenin kendisine bilgi kadar çok değer verenler, içeriğinden bağımsız, biliyor olmanın yürek genişleten tarifsiz iç mutluluğuna tutkun olanlar, ne kadar çok bilse de yeteri kadar bilemeyecek olduğunu bildiği için daha çok bilmek isteyenlerdir bilgelik sevgisine sahip olanlar.

Genç yaşlarımda, ileride bir bilge olmak(!) istediğimi hatırlıyorum ama bu daha çok doğu öğretilerini okuduğum sıralarda; Budha’nın sorulan sorulara sadece parmağıyla ve büyük bir sükunet içinde doğrunun yönünü gösterdiği ya da çamurun sözden daha iyi olduğu söylenerek soru soranın bir çamur birikintisine fırlatıldığı hoş anlatıları okuduğum zamanlardı onlar. Felsefe bende, okuma alışkanlığının içinde yeşeren ve insanın düşünsel macerasının seyrine duyduğum merakla gelişen bir ilgi oldu. Bilirsiniz, okudukça yazılanların arkasındaki birikimi bireyselden genele doğru açılan bir alan olarak görmeye başlarsınız. Bütün yazılanlar aslında daha önce açılmış bir yolda yürümenizi sağlar. Kişilerde okuduğumuz o türlü çeşitli davranışlar, huylar, karakterler giderek toplumu oluşturan küçük birimler olur. Toplum, birtakım anlayışlar içinde bölünmüş ve çeşitli zıtlıklar içinde ilerleyen yapılara dönüşür. Hızlı gittiğimin farkındayım ama nihayetinde, bir tarihsellik içinde insanın düşünmelerine, araştırmalarına, sorduğu sorulara, bulabildiği cevaplara anlam verme gayretine, yaşamın aslında ne olduğuna, varlığın neliğine ve içindeki kendi yerini bulma arayışına kadar geriye götürebiliyoruz o ilgimizi, eğer varsa. Felsefeye çıkıyor aslında yollarımızın hepsi, olgunlaştırabilirsek yürüyüşü. Neden yürüdüğümüz bile bir soru olarak sorulabildiğinde cevabını ikincil sorular soran o büyük sistemin içinde verebiliyoruz.

Anadolu Üniversitesinin İkinci Üniversite programı ve bu programın uzaktan eğitime yönelik uygulamaları, içimde ateşlenmiş Felsefe ilgisini körüklemekle kalmadı, gürül gürül yanan bir ateşe dönüşmesini sağladı. Üçüncü sınıfta kendi çapında başarılı bir öğrenci olarak felsefenin ne olduğunu, batı medeniyetinde insan düşüncesinin kayıt altına alınmış tarihini ve filozofların temellendirmeye çalıştıkları fikirlerini büyük bir keyifle takip ediyorum şimdi. Bitirdiğimde bu okulu, felsefe lisansına sahip olmanın vereceği maddi diyebileceğim o dışsal tatminin yanında, felsefe tarihine bilgi düzeyinde az çok hakim olmanın vereceği manevi hazzı şimdiden yaşıyorum diyebilirim.

Bilgelik sevgisi, eğer bilge değilseniz okuduklarınız ya da okuyacaklarınızın sizi sıkmadan, kolay anlamanızı sağlayacak şekilde sunulmuş olmasına da bağlı biraz. Filozofların ağır, terminolojik, kendi üstüne kapalı dili, sadece anlamak ve öğrenmek için okuyorsanız sizi bir süre sonra dışarıya doğru itecektir. Edebiyat sizi felsefenin bulutlarla kaplanmış zirveleri altındaki kalın duvarlı şatolarının kapılarına kadar getirebilir ancak. Sonrasında filozofun zihnindeki uçurumlardan yuvarlanmanız gerekir.

İlkçağ Felsefesi isimli bu kitap, Ahmet Cevizci’nin büyük eseri Felsefe Tarihi’nin birinci kitabı. Tıpkı Felsefe Sözlüğünde olduğu gibi, yalın ve yeni başlayanlara özgü o tatlı hevesi kırmamaya kararlı nezaket dolu bir dille anlatıyor Cevizci. Ama tabii sezdiriyor o kalenin yüksekliğini, uçurumların derinliğini. Rüzgarların nasıl üşüttüğünü de, sıcak çöllerin nasıl kavurduğunu da hissediyorsunuz, ilk maddenin, formun, ideaların, erdemlerin, tözün, ilineğin, etiğin peşinde merakla gezinirken. Düşüncelerini takip ederken o yüksek zihinli adamların, Sofi’nin Dünyası gezintisi içinde olmadığınızı da biliyorsunuz ama.

İnsanoğlunun gözlerini, mitolojinin vermeye çalıştığı ve artık yetersiz kalan cevaplardan doğaya çevirdiği, doğa üstü güçlerde aradığı varoluş sırlarını aklı vasıtasıyla doğada aramaya başladığı kadim zamanlardan başlıyor kitabımız, Milet Okulundan. Bir iki yüzyıl sonra ilk maddeyi aramaktan insanı, yaşamı gözardında bırakan bu zihniyeti tekrar yeryüzüne indiren Sokrates’i tanıyoruz. Etik ve siyaset anlayışıyla insanın yapıp etmelerini felsefenin temeline taşıyan ve erdem anlayışıyla bir reformist olarak, bundan canı pahasına vazgeçmeyen Sokrates. Sistematik dönemin başlangıcı onun en yakınındaki öğrencisi Platon ve onun da öğrencisi olan Aristo ile şekilleniyor. İnsan düşüncesi bu filozoflarla birlikte sistemli bir bütün olarak işlenmeye başlıyor. Zihinsel olarak bugün anlamlandırabildiğimiz pek çok kavramı ilk kez bu büyük filozoflar sistemli bir şekilde düşünerek kayıt altına almışlar. Öyle bir an geliyor ki okurken, yaşam denen büyük sırrın her gizli yanı açılıyormuş, gözlerinizin önüne seriliyormuş gibi oluyor. Ama sonra gelen filozoflar, başka bir yanı açmaya, sırrı anlamlandırmaya, gölgede kalan başka alanlar bulmaya devam ediyorlar. Kimisi hazzın peşine davet ediyor ama bedensel değil acısız bir hayatın vereceği olgunluğun hazzına, Epiküros gibi. Kimi doğrusunu asla bilemeyeceğin için hiçbirşeye hüküm vermemeye çağırıyor seni. Hakikati gerçekte asla bilemeyeceğin için herşeyin doğruluğundan şüphe duymalısın diyor. Tek tanrılı dinlerin bolca ilham aldığı ve felsefenin belki devamlılığı için din kavramının etkisine girdiği, dinin kavramsal temellerini açıklamaya yöneldiği ilkçağın sonuna kadar geliyoruz kitabımızın da sonunda.

Akan, sıkmayan, soğutmayan bir dille ama bütün o düşünce kanallarının ayrıntılarına da nüfuz ederek, öğrenerek, yeni kaynaklara yönelerek faydalanıyoruz kitaptan. Çünkü çok çalışkan bir bilim adamının başka birçok faydalı eserinden sadece bir tanesi bu. Bilgelik sevgisine tutulmuş bir felsefecinin emek yüklü çalışması. Kaynak kitap olarak başucumda da bulunacak bu kitap verdiği okuma zevkinin yanında. Ancak Ahmet Cevizci’nin binlerce sayfa tutan diğer eserleri de okunup bittikten sonra artık ondan başka kitaplar okuyamayağız. Bursa’da Uludağ Üniversitesinde, odasında kalp krizinden ve henüz ellibeş yaşındayken öldüğü için.

İçinizde bilgi sahipliğine yönelik bir kıvılcım hissediyorsanız, bilginin aslında ne olduğuna dair bile olabilir bu; kıvılcımı biraz canlandırmak da isterseniz iyi bir başlangıç olabilir bu kitap. Kolay olacağını söylemiyorum, ama keyfi uğraşısında.

Anthony Burgess – Mozart ve Deyyuslar

Şimdi ben 40. Senfoniyi dinlemeye başlamış ve notaların yavaşça yükselen ruhsallığına odaklanırken siz de bu zamansız eseri fona alarak şöyle bir sahne canlandırın gözünüzde; cennetteyiz ama cehennem yok ve hiç olmamış. En azından bugün dinlediğimiz bütün o büyük müzisyenler, edebiyatçılar, ressamlar için. Mendelssohn ve Beethoven girerler. Klasik batı müziğinin büyük eserleri ve bestecileri hakkında konuşurlar. Edebiyat tarihinin zirvelerinde yer almış kişiler ve onların da eserleri bu konuşmada anılırlar. Sözlerini sakınmamaları, yüksek perdeden ve son derece kişisel söylemleri, gerçekten büyük olduklarına dair kendilerine olan inançlarından mı kaynaklanır? Prokofiev de katılır aralarına daha sonra, Wagner bile gelir. Mendelssohn’la atışırlar. Kitap bir karnaval gibi, alışılmışın dışında bir kadro ile ve şaşırtıcı başlar. Müziğin neliği, büyük bestecilerin yaşamları, davranışları, alışkanlıkları; müzik gelişimine yön vermiş dönemlerin özellikleri üzerine eşsiz bilgiler aktararak devam eden sohbet boyunca anlarız ki, Mendelssohn’un görevi, o sıralarda Tanrının yanında bulunan Mozart’ın ikiyüzüncü ölüm yıldönümü için bir anma programı hazırlamaktır.

Fantazi dozu böylesine yüksek ama eğlenceli bir girişten sonra, yine bir Britanyalı yazar William Golding’in Sineklerin Tanrısı gibi okunması zor, artalanı kuvvetli bir yapıtla karşılaştığımı düşündüm. Çünkü Mozart ve Deyyuslar kitabı sizden müzik, edebiyat ve felsefe ile ilgili bir birikim istiyor. Klasik batı müziğinin tarihi, büyük besteciler ve eserleri hakkında, büyük edebiyatçılar ve tarihte yer etmiş eserleri ile ilgili bilgiler ve dünya siyasetinin dönemleri konusunda hiç olmazsa genel geçer bir kulak dolgunluğu eseri daha anlaşılır kılıyor. Parçalı bir aktarım ve çeşitli türleri -libretto, film senaryosu, rüya kabus karışımı birbirinin tersi görüntüler, yazarın adı ve soyadının karşılıklı konuşması var bölümler içinde- barındıran modern bir eser var karşımızda. Modern zamanların edebiyata yansıyan bütün çeşitlemeleri yer bulmuş kendine kitapta. Ancak müzik konusu ilgi alanınızda ve Mozart gibi tarihsel ve renkli bir kişiliği yakından tanımak istiyorsanız bir an bile bırakamazsınız elinizden. Bittiğindeki doyma hissi ise alkışlar eşliğinde biten güzel bir konserden sonra yaşadığınız ‘biraz daha sürseydi’ hissine benzeyecek.

Mendelssohn’un büyük yeteneğinin peşinde, müzik dünyasında bir yere gelebilmek için din değiştirmiş bir Musevi olduğunu, Wagner’in müzikteki büyük ülkülerinin, Nazi Almanyası tarafından nasıl ideolojik olarak yorumlanıp bildiğimiz şekillerde yanlış kullanıldığını, Prokofiev’in Bolşevik yapılanmaya müziğiyle nasıl gönüllüce destek olduğunu, Elgar’ın İngiliz müziğinde yaratıcı ve ada müziğini kurtaran etkisini ya da Schubert’in ölmeden önce son kez ve özellikle Beethoven’in Opus 131 numaralı Quartetini dinlemek istediğini bilmek örneğin, yazılanları daha anlaşılır kılıyor tabii ama yeterli gelemiyor. Eserlerin sıra numaraları, nota anahtarları, ölçü vuruşları, kontrpuanlar, fügler, bestecilerin hayatlarıyla ilgili daha da ince ayrıntılar karıştıkça işin içine ipin ucu bazen kaçıyor. Okurken yanınıza bir müzik sözlüğü ve müzik tarihi ile ilgili bir ansiklopedi önersem gözünüz korkabilir sanırım ama keyfinizi arttıracaktır. Ben daha önce burada da yazdığım, Serhan Bali’nin Müzikte Romantik Dönem Bestecileri isimli kitabından çok faydalandım.

Yazarımız Burgess, içindeki yaratım macerasına bir müzisyen olarak başlamış. Çok istemesine rağmen, anlatım yeteneğini müzikte değil edebiyatta gerçekleştirebilmiş birisi. Kendisi hakkında çok kolay ulaşabileceğimiz çarpıcı bir bilgi var ve bütün araştırmalar bizi bu başlangıç noktasına yöneltiyor. Beyin tümörü teşhisi ve ardından biçilen bir yıllık ömür içine altı tane roman sığdırmış. Teşhisin yanlış olduğu anlaşıldığında ise artık tanınan ve başarılı bir yazarmış. Bu bilgiye ulaşmak bizim için çok kolay ama o bir yıl neler yaşadığı, kendisini öylesi bir üretken sürece nasıl yönlendirdiği ve ölümü nasıl beklediği ise ulaşması zor bir bilgi. Akciğer kanseri kaynaklı ölümüne kadar otuzüç yıl daha yaşamış ve birçok eser önemli eser yazmış. Belki de en önemlisi olan Otomatik Portakal’dan ise başka bir yazıya konu olacak şekilde burada bahsetmemek tabii ki mümkün olmayacak.

Kitabın başında, göksel bir mekanda gerçekleşen o tartışmalar sırasında Tanrı’nın Mozart’ı yanına aldığını, onunla vakit geçirmekten hoşlandığını ve ikiyüzüncü ölüm yıldönümü anısına bir program hazırlattığını öğrenirken; kitap boyunca onun aslında en büyük, en iyi, en kudretli müzisyen olmadığını ancak kişiliği ve yeteneği ile müzik tarihinde ne kadar ayrıcalıklı bir yere sahip olduğunu öğreniyoruz. Gerçekten de, bir saray müzisyeni olarak yeteneğinin maddi karşılığını asla alamadığını, rakibi sayılacak başka müzisyenlerle mücadelesini, büyük yeteneğini ortaya çıkarmasına rağmen saray müzisyeni olarak kalmaya zorlayan babasının aslında bir yönden gelişimine engel olduğunu da öğreniyoruz. Ancak Anthony ve Burgess isimli iki kişinin karşılıklı konuştukları bir bölüm var ki -romanın modern, deneysel, parçalı anlatım unsurlarından oluştuğundan bahsetmiştim- klasik müziğin küçük bir tarihsel özeti niteliğinde ve çok besleyici. Bitirdiğinizde Bach’ın müzikteki matematiksel Barok anlatımından Schönberg’in oniki dizisine kadar doyurucu bir yolculuğu tamamlamış oluyorsunuz. O bölümde Mozart’ın döneminin ne kadar ilerisinde ve çığır açan, ne kadar renkli bir kişilik olduğunu okuyorsunuz. Hangi yönlerden Beethoven’ın, Haydn’ın gerisinde olduğunu ama hangi yönlerden de modern dönem müziğine bile öncülük yaptığını anlıyorsunuz. Genç yaşında öldüğünde aslında yaratım sürecinin sonuna gelmiş olabileceği de vurgulanıyor ki, üzerinde düşündüren bir mesele. Altmış yaşına gelseydi acaba birbirinden farklı daha ne kadar senfoni yazabilirdi?

Babasının peşinde Avrupa’yı dolaşan bir dahi çocukluktan, basit dans müzikleri besteleyip saray eşrafını eğlendirmesi beklenen bir kapı kuluna dönüştürülse bile yaptığı müziğin duyabilen kulaklara ilahi seslenişi peşinde dolanıyoruz yarı büyülü olarak. O çocukluktan aslında tam olarak kurtulamadığını, kendinde kalması beklenen ilerici fikirleri saray çevresinde de cömertçe seslendirdiği için düşmanlar kazandığını da öğreniyoruz.

Genel anlamda müziğin ve özel olarak da Mozart müziğinin ne olduğunun, ne anlama geliyor olabileceğinin, bir edebiyat konusu olarak da tam olarak asla yazıya dökülemeyeceğine dair kitapta geçen bahsin haklılığına katılıyorum şu an. Sanıyorum yazar da büyük besteciyi tanrının yanına yerleştirerek bu anlatılamazlığa, bu gizemli sırra erişilemezliğe vurgu yapmak istiyor.Müziğin gerçek bir şey olup olmadığı bile tartışma götürürken, bir duygu seli içinde sadece Mozart’ın kırkıncısını dinlemeyi önerebiliyorum size.

Varlık – Mart’20

2016 yılında Oxford Sözlükleri tarafından yılın sözcüğü seçilerek yaygınlık kazanan ‘post-truth’ ilk kez 1992 yılında Steve Tesich tarafından dile getirilmiştir. “Duyguların ve kişisel kanaatlerin belirli bir konu üzerinde kamuoyunu belirlemede rasyonel gerçeklerden daha fazla etkili olması durumu” olarak tanımlanan kavramın ‘post gerçeklik’, ‘post olgusal’, ‘hakikat öncesi’, ‘hakikat önemsizleşmesi’ ve ‘gerçek ötesi’ gibi Türkçe karşılıkları da vardır. Kamuoyunun düşünsel yapısında nesnel gerçeklerin yerini duygu ve inançların aldığını ifade eden ‘post-truth’ kavramının farklı adlandırılmaları ‘post’ ve ‘truth’ sözcülerindeki anlam değişimlerinden kaynaklanır.

Bilgisizliğin kutsandığı, duygularıyla yönlendirilebilen kitlelerin yüceltilebildiği ‘post-truth’ çağ kitle iletişim araçlarının yarattığı yanılsamalardan ibarettir.

” Hakikatin önemsizleşmesinin getirdiği yenilik, kitlelerin, kendi önyargılarına, görüşlerine ya da kanaatlerine uyumlu olduğu sürece, yalanların yalan olduğunu bilse dahi, onları hakikatmiş gibi kabul etmesidir. Kitlelerin, yalan olduğunu bildiği söylemler karşısında, sanki bu yalanlar doğruymuşçasına pozisyon alması, onları savunması, sahip çıkmasıdır.”

Panoptikon’dan Küresel Panoptikon’a Post-truth bağlamında “1984”

Hande Balkız

Nilay Örnek – Bütün İyiler Biraz Küskündür

Onu tanıyor olmam zorlaştırıyor bu yazıyı, üniversiteden sınıf arkadaşı olan eşime hediye ettiği bu kitabın iç sayfasına yazdığı yazı zorlaştırıyor, ve uzun zamandır okumadığım bir türde, içinde yasadığımız aktüel zamana tanık, suya sabuna dokunur yazılardan oluşmuş bir kitap hakkında yazmak zorlaştırıyor bu yazıyı.

Zor bir yazı, çünkü okurken bir noktadan sonra, benim için bir başlık açsın, benden bahsetsin, bana yazsın istedim. Çevresinde bulunduğunu sezinlediğiniz-ya da onun bilinçle yaratmak istediği- yaşama değer veren, yaşıyor olmanın tadını insanlığa ve doğaya zarar vermeden, sömürmeden ama inatla isteyen pırıldayan bir halkanın içinde olmak istedim. Zor, çünkü o halkanın içinde olduğumu farkettikten sonra bu sefer ne kadar da izole ve küçük bir halka olduğunu farketmenin  verdiği nefes darlığı sıkıştırdı. Zorladı biraz bu yazı, çünkü başka bir nokta, halkanın dışından da sorumlu olduğum hissine kapılmama neden oldu. Dışarıdaki kabalığın, avamlığın, ortalamaya sevdalılığın farkına vardım tuttuğu güçlü projektörlerle. O güçlü ayrımlaşmanın, toplumdaki derin yarılmışlığın bir tarafında bulunmak yordu beni. Bir taraf içinden, kötüleşerek uzaklaşan diğer tarafın net çekilmiş fotoğrafı ürküterek düşündürdü. Düşündürdü, çünkü sadece iyi bir gazetecinin çekebileceği saf ve hayatın kalbinden bildiren canlı fotoğraflardı.

Hıncal Uluç’un “Paşa Dayımın Kirazları” kitabını hatırlar mısınız? Çok popülerdi o yıllarda, hani yaşlı dayısını ziyaretinde önüne konulan ve misafirperverliğin tadını bozmamak için hepsi kurtlu çıkan bütün kirazları sesini çıkarmadan ve afiyetle yediğini anlattığı yazının da içinde bulunduğu kitap. O lezzet gezindi damağımda Bütün İyiler Biraz Küskündür kitabını okurken. Ama Hıncal Uluç deyince yanlış anlaşılmasın, bedeller ödemiş insanların özgüveniyle duyuluyor Nilay’ın sesi satırlarında, ödediği bedellerin geri adım attıramadığı burulmuş bir inceliğin içinden inatçı bir güçle.

Kitabının ismi olanca romantikliğiyle biraz da kendisini anlatır Nilay’ın. Çok sevdiği işinden koparılışının gücenikliği, topunu gaddar sahibiyle meşhur yan bahçeye kaçırmış o küçük kızın titreyen gözleriyle bakar size satırlarının arasından. İşinin onun yaşam serüvenindeki itici gücünü, işini ne kadar çok sevdiğini iki yazısını okuyunca da anlarsınız, iki muhabbetini alınca da. Güçlü bir kadının varoluşunu, birçok ülke sorununa önerdiği çözümlerle birlikte okuruz yazılarında. Babacığına duyduğu yakıcı özlemi de, doğup büyüdüğü o güzelim İstanbul’dan kalan yıkıntının verdiği hüznüne de tanık oluruz. İnce ince sövdüğü tüm o kabalıkların kalbinde yer eden küskünlüklerini de izleriz. Çok sevilmesinin nedenidir belki de aile kavramına böylesi tutkunluğu. Annesiyle, kardeşiyle, yanından ayırmadığı babasıyla bizimki gibi, sizinki gibi bir ailenin sıcaklığı hep satırlarında.

Kitap yayınlamaya başladığından bu yana dinmek bilmeyen bir sosyal medya takip rüzgarını da başarıyla yönetip yürüten Nilay’ın takipçilerine bir konudan bahsetmem gerek. Konuşma tarzı -vurgular,duraklar,mimikler, kahkahalar, jestler- yazım üslubuyla o kadar uyumlu ki, yüzyüze tanışmış olmak, onu okurken alacağınız zevki katlayacaktı. Sanki kitabı bana o okuyormuş gibi geldi hep; heyecanlı, neşeli, meraklı. Neyse ki ben daha bir iki ay önce, tat dedektifinin hazırladığı muhteşem hamburgerleri yerken onun büyükçe kitaplığının önünde yine böyle bir sohbete imkan buldum.

Spor Akademisi’nde okumadıysanız muhtemelen okula basketbol topu getiren arkadaşınız da olmamıştır. Nilay getirir ve oynarmış, sonradan birincilikle bitirdiği o okulun bahçesinde ders aralarında. Yüksek enerjisinin belirtileri bunlar. Meraklı olması gerektiğini hatırlatıyor bence her sabah kendine. Sonra da harfiyen uyuyor bu kararına. Güzel yemek yemeyi bu kadar çok severken de formunu koruyabiliyor olması, doğanın bir ikramıdır belki. O enerjinin ve merak duygusunun verdiği bir yüksek kafanın da üretimidir belki bu yazılar.

Yazmaya devam ediyor o. Henüz okumasam da, ikinci kitabı daha çok tutuldu ve bu normal. Benim dileğim, yazdıklarının dönüştürücü gücünün yayılması ve normalleşmiş bir ülkede bir gazeteci ve yaşam sanatına mesai harcayan biri olarak değerinin daha iyi anlaşılması.

Edip Cansever – Seçme Şiirler (Doğan Kardeş)

İlk önce ince, kenarları yıldız tozuyla kaplı, açıkça şöhret meraklısı bir heves büyüyor kalpte. O heves, ilham yardımıyla bize bir iki tane derme çatma şiir yazdırabilir en fazla. Kendini bilen bir okursan çapaklanır dizeler, kursağına kadar yükselir en fazla hevesin. Sonra gerisin geri döner, yerleşir kalbindeki konforlu yerine. Valery, ilham ile gelen o ilk iki dizeyi, şiir bittikten sonra atarmış.

Kalpte iyidir o çaresiz eğilim, arsız istek, kendini unutturmayan yarım kalmış atılım. Hevesin yanında azim gerekir sonra, süresiz çalışmak, ömür harcamak gerekir şair olmak için. Hele ki büyük şairlik!

Şiir okuyan herkeste uyanıyordur o heves. İnsan, benliğinin derinliklerine mısra boyu mesafelerden, mısralara sığmış başka duygu dünyalarından sezgi yoluyla seslenen şair gibi yazabileceğini, o mesafeleri tıpkı onun gibi sıçrayabileceğini sanıyor, hevesleniyor. Şiirde okuduğunu hissetmekle, o okudukların gibi bir şeyler yazabileceğini sanmanın safdilliği.

Şimdi soruyorum kendime, Edip Cansever’in seçilmiş şiirlerinden oluşmuş bir kitabını okuduktan sonra. Daha önce kaç bira içmişimdir? Yaşıma, aile yasaklarına, içki kaldıramayan bünye sınırlarına aldırmadığım o küçüķ yaşlardan itibaren hem de, kaç bira içmişimdir? Binlerce bira şişesini, buz gibi dikip kafama ve dudaklarımın kenarından sızdırarak belki, belki buğulanmış bir Arjantin kupanın dibinden yükselen küçük kabarcıkları izleyerek, belki bir mecliste kopamayarak muhabbetten ve bir tane daha söyleyerek; ne kadar da çok mesaimiz var birayla.

Önümdeki masaya biranın şişesini, bardağını, sarhoş ettiği kafamı, öfkeyle yumruğumu, hesap için paramı koydum şimdiye kadar. Ama bir biranın dökülüşünü koymamıştım hiçbir masaya. Bir biranın dökülüşü, içimde şiiri heves olarak mühürledi. Umutlanmıştım çok zaman ama bir masanın üzerine koymamıştım umudumu, aklımda olup bitenleri ise masanın üzerine koyabilecek kadar bile toparlayamamıştımki daha. Bir şiir okuru olarak kalmanın, insanı yerine mıhlayan dizelerin, geçmişin salt zihnimizde canlanan görüntüleriyle değil, sesleri ve sessizlikleriyle de içimizden geçen bütün o güzelliklerini hissetmenin mühürlenmiş hevesine dönüştü Cansever şiiri.

Onu okumaya devam ettiğim bütün o dizeler boyunca şiir yazma hevesini zaten yavaş yavaş kovmuş, şiir okuru kalmanın tenha durağında gelip geçenleri izlemeye karar vermiştim ben. Biranın dökülüşünden ne kadar sonraydı bilmiyorum ama aynı seçmeler kitabında Ben Ruhi Bey Nasılım şiirinin içindeydim. Evdeydim hatırlıyorum, sabahın erken bir saatiydi, uyku sessizliği vardı insanlarda ve eşyalarda, hatta gün bile sessizce yükseliyordu. Sonra bir an, yani o dizeyi okuduktan sonraki sessizlik başka bir boyutta yeniden anlamlandı. “Göğe bırakılmış bir balon sessizliği”. Bütün çocukluğumun yarısı, bayram yerleri, mahalle, bileğime bağlanmış diğer ucu balonda bir ip ve göğe doğru yükseldikçe küçülen, yalnızlaşıp sonunda yok olan bir balon. Pembeye yakın bir renkte ve tepesi bordo boyalı onlarca balon, her an uçacakmış gibi satıcısını da tedirgin ederek çıktı kitabın arasından, bütün o hüzün kokulu geçmişi de sürükleyerek peşinden bir iki tur attı salonda sessizce. Ardında o sessizliği bırakarak, dinlenmek, zaman zaman hatırlanmak istenen bir uçan balon sessizliğiyle yükseldi gitti. Zaman zaman gökyüzünde toplu iğne ucu kadar bir karaltı görür gibi oluyorum. Bütün o çocukluk boyunca bıraktığım balonların sessizliğiyle gülümsüyorum biraz hüzünlü.

Benim balonum yükselmeye devam eder ve sessizliği bende çoğalırken şunu anlamış bulunuyorum. Belki diğerleri de öyledir ama bir Edip Cansever bütünlüğü ve şiirinin lezzeti için kitaplarını okumak gerekiyor sanırım, seçme şiirlerini değil. Sadece İkinci Yeninin içinde kalmamış, oradan şiirin bütün olanaklarına kendi açtığı pencerelerden bakabilmiş, şiirini sürekli geliştirmiş o da diğer büyükler gibi. O bakış kendi içinde o kadar uzaklara kanatlanmışki yayınladığı ilk kitabını reddetmiş.

Yani demek istediğim, o bira dökülüşü benim yetenek acizi kalbime yalnız bir küçük heves bırakmak için bile ne kadar çok çalışılmış. Yani mesele değil aslında çocukken elinden uçtu uçacak bir balonla oynamak, elinden kaçtığında da salya sümük ağlayıp, kırkbeş yaşında hatırlamak. Mesele, bütün o anıları, çocuk burukluğunu, hüznün kokusunu hatırlatan dizeyi bulmak, sadece biraya değil dökülüşüne de çalışmak.

Kazuo Ishiguro – Beni Asla Bırakma

Geçmişte okuduğum Nobel Edebiyat Ödülü almış yazarları gözden geçirmem ve eserlerinin zihnimde bıraktığı izleri hatırlamaya çalışmam gerekti Kazuo Ishiguro’nun Beni Asla Bırakma isimli romanından sonra. O eserlerle ilgili ilk toplaşanlar zihnime, konuları veya tempolarından ziyade, okuma zevkinin yaşattığı ve bir edebiyat severin genel olarak peşinde ömür eskitebileceği haz ile ilgili. Edebî zevk de denilebilir.

1901 yılından bu yana 108 kişiye verilmiş bu ödülü kazanan 16 yazarın çeşitli eserlerini okumuşum Japon asıllı İngiliz yazar Ishiguro’yu da saydığımda. Konunun çarpıcılığı ve günümüz teknolojisinin önünde sonunda toslayacağı etik duvarı sezinleten hikayesini sonradan dönmek üzere bir kenara bırakacak olursak; Nobelli kitaplar içinde edebiyat tadını en yavan bulduğum, hatta böyle bir tattan bahsedilemeyecek bir kitapla karşı karşıya olduğumu belirtmeliyim. Bir kitap doğallıkla, bahsedilen ve fazla bireysel gibi duran o tadı barındırmak zorunda değildir. Ancak kazanılmış önemli bir ödülün ve bu ödülü kazanmış diğer büyük yazarların eserleriyle kıyaslandığında boşluk hissiyle gelişen bir soru işareti oluşuyor haliyle.

Herman Hesse, Thomas Mann, Pearl S.Buck örneğin, kendilerinin yarattığı özgün bir dilin ardından ama mutlaka inceliklerle örülü ve basit de olsa derinlikli bir anlayışla yazmışlar eserlerini. Isaac Bashevis Singer hatırlatıyor kendini örneğin, çırılçıplak ama keskin bir gerçekliğin içinden. Yayınlandığı yılın en iyi yüz kitabı arasında gösterilen Beni Asla Bırakma romanını, yazarın Nobel almasındaki etkenlerden biri olarak görmemiz gerekirse eğer, Marquez’in, Hemingway’in, Faulkner’ın Nobel ödüllerini nasıl değerlendireceğiz? Hepsini bir kenara bırakın bu önemli ödülden sonra bile yazarlığı ülkemizde hâlâ kıyasıya eleştirilen Orhan Pamuk dahi, bıraktığı edebî tat yönünden Ishiguro’nun çok üzerinde. Bir ast-üst meselesine indirgemenin ötesinde konu, Nobel Edebiyat ödülüne sahip olmuş bir yazarın yapıtı ise, burada kitapta işlenen konunun farklılığı, sürükleyiciliği veya sahip olduğu etik soruların düşündürücü etkisinin ötesinde eser, karakterlerinin duygusal derinliğini yansıtabilen bir dille zenginleşen ve insanlık durumunu bu dil içinden yansıtan bir edebî lezzete sahip olmalıdır.

Sözün burasında, sırf bu dil zenginliğine ve anlatım olanaklarının ruha hitap eder şekilde kullanıldığı yazınsal eserlere gönlünü kaptırdıktan sonra çoksatar kitap okumayı bırakmış bir okumasever olarak bazı sorularıma muhatap etmek istiyorum bu yazıyı!

Neden ortalamanın üzerinde bir hız ve sürükleyici bir kurguya sahip, gerilim seviyesi düşmeyen ya da yaşamsal sorulara ahlâkî cevaplar bekleyen sürükleyici romanlar, yukarıda bahsedilen edebî lezzete dair yavan ve derinliksiz bir etki bırakır? Peki şöyle sorabilir miyim? Marcel Proust, dehası için mi yazmıştı Kayıp Zamanın İzinde romanını? Ancak o muazzam dil ile mi anlatılabilirdi Paris sosyetesinin birbirinin aynı, tekdüze ve ağır geçen günleri? Ya da İnce Memet’i biz neden dağdan dağa koşturan, ova senin yayla benim gezen, soygunlar yapıp adam öldüren bir eşkıya romanı olarak okumuyoruz?

Ishiguro’nun romanı, insan klonlanması, klonlanan insanların organ bağışı yapmak için diğer insanların hizmetinde kullanılmaları ve gerçekte bir ruhlarının olup olmadığına dair etik soru işaretlerini barındıran etkileyici bir roman. Bir gizemin ardında, adım adım çarpıcı gerçeğe yaklaştığınız, yüzleşeceğiniz o son soruya doğru çekildiğiniz bir hikaye.

Eğer bu yazı konusunun içinde Nobel’ den bahsedilmeseydi ya da ben, Beni Asla Bırakma romanını Nobel Edebiyat Ödülünü kazanmış bir yazarın eseri olarak okumasaydım,evet bu roman bir çoksatar başarısına sahip olurdu.

Bir tek kitabını okuyarak, önemli bir edebiyat ödülü kazanmış bir yazarı değerlendirme ve yorum yapma hakkını böyle olumsuz kullanmama adına kendimle mücadele ettim bir süre ve şöyle bir argüman geliştirdim. Eğer son bir kitap okuma hakkım kalmış olsaydı ve ben son Nobel Edebiyat Ödülünü kazanmış yazarın en önemli kitabını seçmiş olsaydım, şu an elimde güzel bir sorusu olan, kurgusu ilgi çekici ve günümüz dünyasının kaçınılmaz olarak karşılaşacağı yol ayrımına işaret eden bir roman olacaktı. Ancak konusu harika olan bu eser, derinlikten yoksun karakter analizleri, yüzeysel geçilmiş iç dünyalar, ve kuru diyaloglarla, bir son kitap tercihi olarak pişmanlık yarattı.

Kabul ediyorum Ishiguro eksiğim çok. Çöplüğüne yan gelmiş bir horozun içi doldurulmaya müsait özgüveniyle ötüyor da olabilirim kendimce. Ama o da sahip olduğu bu değerli ödülü daha önce kazanmış pek çok isim gibi ölümsüz olmak istiyorsa yüzeyden uzakta yüzmeli, içsel derinliklerin sularında.

Varlık – Şubat’20

Yas ya da patoloji bir noktaya kadar sanatı/şiiri besler. Ama bir şartla: Öznenin bu durumu aşabilmesi; konuşamadığı, anlatamadığı, kötürüm kaldığı durumda, şiir ya da sanata dair unsurları kullanarak kendisini işlevsizleştiren deneyimleri dışa vurmak ve aktarabilmek için yeni bir dil oluşturabildiği oranda başarabilir. Şiir, yazan kişinin travmasını aktarabildiği oranda terapötik bir araçtır. Ancak ve ancak patolojik boyutun aşılmasına delalet olan estetik boyut işin içine girdikçe sanata dönüşür.

Sadık Hidayet – Kör Baykuş

Bazı kitaplar anlaşılabilmek için okuma öncesi bir çalışma, küçük çaplı da olsa bir birikim istiyor. Gerek yazarını, gerek döneminin belirgin anlayışını ya da yazıldığı ülkenin siyasi veya sosyal durumunu bilmek, yaptığımız okumadan alacaklarımızın niteliğini değiştiriyor.

Kör Baykuş kitabı da, yazarı ve modern dönem İran edebiyatı hakkında genel de olsa bir içeriğe sahip olunmadığında kapalı, karanlık ve tatsız bir yapıya sahip. Ancak, yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde, ülkenin siyasi çalkantılarını eleştirmek ve bunu modern batı edebiyatının gelenekselin dışına düşen yeni yöntemleriyle denemek her yazarın harcı değil. O dönemde İran şahına ve yönetim anlayışına direnebilen ve bunu eserleriyle, ayrıca bu kadim topraklardaki edebiyat geleneğinin de dışından yeni bir tarz ile yapabilmek Sadık Hidayet’in bugün de isminden söz edilen ve İran’da edebî modernizmi başlatan yazarların başında anılmasını sağlıyor.

Ülkemizde de 1980 sonrası dönemdeki baskı uygulamaları sonucunda yaşanan ve kendini daha çok şiirde gösteren kapalı anlatım şekli, yazar ve şairlerin düşüncelerini karanlık, sembolik, bir bakıma baskıcıya kullanabileceği bir kanıt bırakmamak adına kendi iç dünyasına dönük, fazlasıyla içsel anlatılar üretmek şeklinde çıkıyor karşımıza. O dönem bilinçli olarak şiir okumaya başladığım yaşlarıma denk gelir ama bu kapalı ve fazlasıyla öznel anlatım, şiiri anlamadığım, onun ruhuma hitap etmediği yanlış inanışına yol açmıştı. Ancak şiir üzerine yaptığım eleştiri okumaları, dönem açıklamaları anlatan yazılar ve tabii o baskı dönemlerinin ardından şiir anlayışında gerçekleşen gelişmelerle şimdi şiir olması gerektiği gibi besliyor kaynağımı.

Sadık Hidayet okumak da, eğer bir keyif alınacaksa, böyle bir arka plan değerlendirmesi gerektiriyor. Anlattığı karanlık ortam, İran toplumunun geçirdiği çalkantı içinde bir mesaj taşıyor olabilir. Yurt dışında eğitim görmüş, farklı dinlerin yaşandığı çevre ülkelerde yaptığı araştırmalar ve çevirilerle edebiyat alanında öncü rol oynamış genç, entelektüel ve kırılgan yapıda bir insandan bahsediyoruz.

Tıpkı Kör Baykuş’un kahramanı gibi Hidayet’te bir afyon bağımlısıdır. Büyük bir ümitsizlik içinde, Paris’te 1951 yılında 48 yaşındayken günlerce havagazı kullanan bir daire aradıktan sonra bulduğu evde intihar eden yazar, bıraktığı eserlerle bugün Modern İran edebiyatının en önemli kurucu figürlerinden biri olarak görülmektedir.

Kör Baykuş romanındaki ağır hava sizi ilk sayfadan itibaren etkisi altına alır. Afyon etkisindeki bir adamın işlediği bir cinayete, gerçek mi değil mi belli olmayan bir sanrılar dünyasına tanıklık edersiniz bütün giriş boyunca. Bana göre kitabın başarısına da buradan sonra şahit oluruz. O karamsar anlatı hiç bitmez, karanlık dağılmaz, ve ümitsizliğin çukuru daha da derinleşir.

İran’ı vatandaşları üzerine çökmüş bir kâbus olarak da, uyuşturucunun pençesindeki bir yazarın esrimesi olarak da okuyabiliriz eseri. Kuvvetli bir ihtimal olarak da her ikisini birden okuyor olabiliriz. Ama kesinlikle şöyle de okuyabiliriz ki bu, geleneksel bir toplum ve edebiyat için yeni bir anlatıma sahip, yeni bir olanak sunan değerli bir eserdir.

Kitabı benim için daha da değerli hale getiren bir diğer unsur ise çevirmeniydi. Önemli bir eseri önemli bir kişinin çevirisinden okumak sanki aynı anda iki okuma yapıyormuşum hissi verdi bana. İlk kez bir Behçet Necatigil çevirisi okurken, bir yakınlık duydum, bir güven duygusu belirdi içimde metne karşı.

Yaşadığı toplumun sorunlarıyla başetme gücünü kendine göre farklı bir yöntemle denemiş, batı edebiyatının ülkesinde gelişimine önayak olmuş üretken bir yazarın kitabı Kör Baykuş. Körleşmiş bir baykuşun ümitsizliğiyle ve çıkışsız bir karamsarlığın pençesinde son verdiği hayatından kalanlar ise doğu ve batı uygarlığının kesiştiği noktada okunmaya devam ediyor.

Birhan Keskin – Ba

Kimin babasının hatırası kalmamış güzel, kiminin dilinin ucunda, kimi yutkunmuş o heceyi; kimi yutmuş, diyememiş hem ilk hem son sözünü. Şiir işte, buluyor bir yerinden hayattaki yerini, yerine yerleşmeni bekliyor, sevmişsin orayı, sevmemişsin, öksüz kalmış, dışarlanmışsın içinden; umurunda mı? Bazen incecik bir kitapla sızar derinin altına, iz bırakır içinde, ilk kez okuduğun bir şairin dokunaklı sözleri.

Ankara’da bir Ulaş ki, şehir şanslı kısılmış gözleriyle her sabah ve her akşam adımlar sokaklarını gizli bir alkolün kendinden memnun işbirliğiyle. Şehir şansı çekik ve tatar gözleriyle acıklı bir replik gibi ezberinde tüm göllerinin yeri ve ne şanslı şehir Ankara, yorgun göğüne benzer Ulaşın gözünün mavisi. Anekdotların, ambiyansların, tırnak içlerinde kendine ömürlük yuva yapmış anıların, kitaplık raflarında yanan romantik mumların adamısındır sen Ulaş; seversin yıllar sonra harfiyen anlatılan hatıraların tadını. Benim için seçtiğin o şiir kitabı, meğer benim değil senin hayatındaki yerine eklenmiş, okunmak için babanın gitmesini beklemiş. O gitmeden çok önce benim için bir dipnottu bulanık bir Ankara gölünde hem de bir sandalın içinde ve senin ısmarladığın biraları içerken balık tutmanız. Babası gitmiş bütün oğullara sor şimdi, hepsi seninki gibi büyük gitti, ve seninki de onlar gibi sessiz. İncecik şiir kitabı ki adı Ba, -ama ilk hecesi mi babanın son hecesi mi bilemedim-, uzadıkça uzadı, yol oldu da burdan oraya,bitmek bilmedi. Ben ithaf yazısını geçene kadar, içimden kocaman babam geçti. Bilemedim toy çocukluğumun hangi hecesiydi.

” Dilimde yarım bir hece gibi kalan, babamın güzel hatırası için…”