47. İstanbul Müzik Festivali

Canlandırıcı etki.

Bu cümleciği bir klasik müzik organizasyonu için kullanmanın şaşırtıcılığı ortada. Çünkü içinde müzik barındıran bir etkinlik bir süre sonra koltuğunda oturamamayı, alkışlarla sahneye eşlik etmeyi, belki kalkıp biraz da kurtlarını dökmeyi çağrıştırıyor. Düşünelim, Dvorjak’ın 6. Senfonisinin allegro con spirito çalınan son bölümünde ayağa kalkıyor ve alkışlarımızla hem tempoya ayak uyduruyor, hem de orkestraya destek oluyoruz. İyi niyetle yapılan bu tür hareketlere hiç rastlanmıyor değilse de şakayı bir yana bırakarak şunu söyleyebiliriz ki, klasik müzik canlandırıcı ve derin bir etkiye sahiptir.

Kulağımızın alacağı küçük ama kararlı bir eğitime bakar o etkiyi hissetmek. Ancak yanlış anlaşılmamalı eğitim meselesi. Kulağımızın klasik müzik eğitimi, eğer içimizde algılarımizdan kaynaklanan güzel duyular, yaşama dair azıcık olgunlaşmış ve sakinleşmiş tavrını koruyabilen bir içgörü varsa kısa sürer. Notalar devralır bundan sonrasını. Kulağımız bizi melodilerin büyülü kapılarından içeri taşır. Kapıların ardı, büyük bestecilerin, o büyük dahilerin dünyaya bıraktığı ayak izlerinin, yıldız tozlarının, işaret ışıklarının eserleriyle doludur. Kapıların ardına, burçların ötesine geçince bir kez, düşsel ve göksel sevgilerin anlatımını da, derin korkuların dışavurumunu da klasik müzik eserlerinde duyumsar, dünyanın türlü çeşitli hallerini notaların, o eşsiz müzik yazılarının ardından takip ederek sanki içimizde yeniden yaşarız.

Bu yıl 47.si düzenlenen İstanbul Müzik Festivali’nde Şemsinur ve Arwen Arman ile birlikte beş konser izledik. Beş klasik müzik konseri izlemekten daha güzel ne olabilir diye düşünmeden edemiyorken ben zevkten dört köşe, o beş konseri kısa bir zaman dilimi içinde izlemenin festivali festival yapan önemli bir özellik olduğunu ayrımsıyorum. İstanbul’un bütün trafik sıkışıklığına, havasının sıcaklığına rağmen bir klasik müzik konserine yetişme çabasının şıkır şıkır şıklığını yaşadık yüzlerce sanatseverle birlikte. Gerketiğinde kendine yakışır bir sadelikte politik duruşunu da gösterebilen bir seyirci bilinciyle de karşılaştık açılış töreninde. Destek veren belediyelere plaketleri verilirken, Beyoğlu Belediyesi’nden sonra davet edilen Kadıköy Belediyesi’nin nasıl alkışlandığını görünce sanki bir an herşey çok güzel oldu. 11-30 Haziran tarihleri arasında İstanbul’da klasik müzikle ilgili müzisyen, solist, besteci, teknisyen, sanatsever, seyirci, öğrenci, binlerce insan biraraya geldi. Yaklaşık yirmi günlük bir süre içinde yirmi iki konserlik bir maraton başarıyla tamamlandı. Yarım yüzyıla yaklaşan bir zaman diliminin başarılı seyrini bozmayan, gelecek için de bu başarının devamını işaretleyen bir festival geride kaldı.

Bu yıl onur ödülü Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası müzik direktörü Profesör Rengim Gökmen’e verildi. Geçen yıl aynı ödülün sahibi, Türk edebiyatının simge isimlerinden ve anısı, bıraktığı eserlerle hep canlı kalacak Sabahattin Ali’nin kızı piyanist ve müzikbilimci Filiz Ali’nin yaptığı ve gönüllere dokunan sade konuşmadan sonra, Gökmen’in uzun teşekkürlerle dolu konuşması biraz renksizdi. Konuşmasının başında festivalin son konserinde solist çalacak olan Fazıl Say için yaptığı dokundurma, hemen ertesi gün başarılı solistin instagram hesabından verdiği başka bir mesaj ile meraklılarını, ilgililerini heyecanlandırdı. Verilen mesajların içeriği köprülerin atıldığını, artık kişisel ve olumlu, davetkar girişimlerin sonlandığını gösteriyordu. Ben de düşündüm: zaten bir avuç insansınız, müzik adına paylaşamadığınız ne? Diğer bir yandan, bunlar bizim sahip olduğumuz renklerimiz mi, o büyülü dünyanın tınılarını ülkemize getiren, şef veya solist olarak o büyük eserleri icralarıyla bize sunan bu insanlar bir araya gelmesi imkansız parçalarımız mı soruları dolanıyor kafamda. Çok değerli müzik insanları birbirine girmişken, kim kazançlı çıkar bundan? Kazançlının kim olabileceği sorusuna “hiçkimse” diye hızlı bir cevap verebilirim ama bir kayıba uğramak istemeyen çok sayıda kişiden biri de benim. Fazıl Say gibi bir sanatçının konserini veya Rengim Gökmen gibi bir şefin yönettiği orkestranın bir icrasını dinleyememek bütün sanatseverler için kayıptır. Sanatçı kısır tartışmaların tarafında değil, büsbütün dışında, geleceğe kalacak sanatsal mirasın artmasında ön alacak ve gerekirse fedakarlık yapacak konumda olmalıdır.

Bence en iyisiydi konserler içinde Şanghay Filarmoni Orkestrası ve Fazıl Say. Uzun zamandır dinlemediğim Beethoven’ın üç numaralı piyano konçertosu, solistimizin parmaklarının ucunda yumuşak ve neredeyse uçarak süzülen bir forma büründü. Sakin ve kendinden emin bir görüntüyle hatasız bir performansa dönüşen icra sırasında orkestra da oldukça başarılıydı. Genellikle kendi eserlerinde dinleme imkanı bulduğumuz Fazıl Say, Beethoven’ı ses şairi mertebesine yükselten ve karakterinin izlerini barındıran bu konçertoyu çok hisli çaldı. Sert tuşesi, tansiyonlu ritmi törpülenmiş, eserin ruhuna uyan bir saflık ve dinginlikle, eserin içine sızıp bir daha çıkamayacakmış gibi davrandığı jest ve mimikleriyle beni doyuran bir performans sergiledi. Bistte karakterinin hırçın, dizginlenemez ve çağdaş müziğin formalarını yansıtarak bestelediği Kara Toprak adlı kendi eserinden bir bölüm seslendirse de, öncesinde konçertonun üçüncü bölümü piyano ve orkestra karşıtlığı açısından da muhteşem çalındı.

Varolmanın Karanlığı/Varolmanın Aydınlığı tema başlığı ile sunulan bu yılki festivalin yeni daimi orkestrası Tekfen Filarmoni Orkestrası açılış konserinde genç piyanist Seing-Jin Cho’ya eşlik etti. 2016 yılında Uluslararası Chopin Yarışması’nda birinci olan solistin Beethoven’ın birinci piyano konçertosunda performansını biraz tutuk buldum. Çok renkli değildir bir numaralı konçerto ama sanki bir tıkanıklık vardı. Gelecek yıl yaşanacak Beethoven çılgınlığına bir giriş niteliğindeydi bu açılış konseri ve Liszt’in üç numaralı senfonik şiiri ile sonlandı.

Kuşkusuz sansasyonel bir elbiseydi, Yuja Wang’in Lüksemburg Filarmoni Orkestrası ile verdiği ve konserin ilk bölümünde Rhapsody in Blue çalarken giydiği. Daha da cesurunu ikinci bölümün başında Shostakovich’in iki numaralı piyano konçertosunu çalarken giyebileceği de orada bulunan sanatseverlerin aklına gelmemişti sanırım. Neyse ki sanatsal performansını, fiziksel bir imajın arkasından sürüklemeye yeltenmeyecek kadar başarılı bir piyanist kendisi. Sanırım Rusları daha iyi çalıyor, rahat buluyorum onu tuşların başında bir Rus besteci ile mücadele ederken. Üç kez alkışlarla çağırılıp, çok yüksek topuklarının üzerinde bir uzakdoğulunun sıkı, ince formuyla hızlı hızlı gelerek ve dümdüz sırtıyla birden öne katlanarak verdiği sert selamlar sırasında yüzüne yansıyan bir sanatçı kaprisinin izlerini saklayamadı.

Ruslar demişken, Yıldızlarla Oda Müziği II konserinde iki çağdaş sanatçı, viyolonselci Kniazev ve piyanist Berezinsky’yi dinledik. Muhteşem bir uyum ve başarılı bir performans izlerken Strauss, Shostakovich ve Rachmaninov’un bu iki enstrüman için besteledikleri eserler dinlendirdi bizi. Ülkelerinin tarihinde viyolonsel ve piyano enstrümanlarını en iyi çalan ustaların varisleri olarak gösterilen solistler, gösterişsiz ama doyurucu bir performans sergilediler.

Cuarteto Casals isimli İspanyol yaylı çalgılar dörtlüsünün konseri Neve Şalom Sinangogunda gerçekleştirildi. Akustiği muhteşem ama oturma düzeni ve sahne görüşü kötü bir konserdi. İlk defa hiçbirşey izlemeden sadece dinleyerek bir konser performansına şahit oluyordum. Barselona’da en ucuz bileti istediğim opera gişesindeki kadını anımsadım. En ucuz biletle izleyemeyeceğimi, sadece dinleyebileceğimi söylemişti. Kısıtlı görüş yazan biletimize az bir ödeme yapmamıştık ama yüksek güvenlikli bir mabed olan konser salonunda viyola’nın sapı ile viyolonseli tutan eli konser boyunca istediğim her an boynumu uzatarak görebiliyordum. Akustik muhteşem, ses temiz, performans parlaktı.

Bir konserlik aktiviteler bile, ailemiz için hatırı sayılır bir organizasyona dönüşmekte zorlanmazken, kısa bir süre içinde gerçekleşecek ve planlaması aylar öncesinden hazırlanmış beş konser bizim evde de bir minyatür festival havasına büründü. Arwen, piyanolu konserler dinleme fırsatı buldu, Şan anne babasının düzenli olarak konser takip ettiğini ve konser günlerinde yaşı sekize gelene kadar bizi uslu uslu beklemesi gerektiğini öğrendi. Ben birkaç yıl önce festivalde yaşam boyu başarı ödülü alan Philip Glass’ın zorlu eserlerine günlük hayatımda bir kulaklığın ucundan nüfuz etmeye çalışırken uzaklaştığım klasik formlara yeni bir bakış açısı ile dönüş imkanı buldum. Şemsinur ileri derecede gelişmiş kulağıyla besteciler ve eserleri arasında kurulmuş taştan köprüleri, aynı güzel kırlara açılan farklı patikaları ya da aynı sahile vuran köpüklü saydam dalgaları keşfetti. Şu bölümün şurasıyla, o bölümün şu satırı arasındaki küçük esintileri yakalamaya çalıştı.

Doyurucu konserlerde, içimize işleyen muhteşem eserler dinledik. Büyük bestecilerin dünyalarını bize duyuran notalarda onların yaşamlarının belli dönemlerine tanık olduk. Çok güzel ve belli bir birikime dayalı olarak özenle hazırlanmış program kitapçıklarında izini sürdük keyif veren bilgilerin. Canlandırıcı etki demiştik en başta. Hazırız yaza, yeni sezona; sonrasında dinleyeceğimiz bütün konserler için canlandırdık ruhumuzu, besinini sunduk. Şimdi dinlenmiş, beslenmiş, doyuma ulaşmış ruhumuzu dinliyoruz bir kemanın bir piyanonun, bir üflemelinin verdiği yumuşak ezgilerde.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir