Ahmet Cevizci – İlkçağ Felsefesi

İnsanoğlu yaratıcılığının, üzerine önem ve değer yüklenen bir dalı edebiyat. Onda insana dair her ne varsa bulabiliyor, görünen görünmeyen, maddi manevi bütün özelliklerinin dökümüne ulaşabiliyorsunuz. Aslında kendimize bakmak için okuyoruz, söylüyor ve yazıyoruz, diğer sanatlarda olduğu gibi. ‘Neyim ben?’ sorusuna verilmiş sonsuz sayıda cevap peşinde, güzel söylenmiş ve yazıya geçirilmiş cümlelerde arıyoruz hakikati, satırların arasında yansıyan gölgemize bakıyoruz. Edebiyat, ne olduğumuz sorusuna cevap veremiyor. Ne olmuş olabileceğimizi, o anda nasıl olduğumuzu, ne kadar olabildiğimiz ya da olabileceğimizi veya nereden gelip yolculuğun ne yöne sürebileceğini söylüyor, sezdiriyor. Hakikatin ne olduğuna dair görüntüleri izleyebileceğimiz pencereler gösteriyor bize. Dışarıdaki manzaranın nasıl aktarıldığıyla ilgiliyiz okurken; içimizdeki güzel duyuyu harekete geçiren, anlatılanın içeriğinden daha fazla, okurken almayı istediğimiz o edebiyat keyfini bekliyoruz. Ancak söylediğim gibi büyük hakikatin içinde, yaşanmış veya yaşanacak gerçekliğe açılan sadece küçük ve tek bir pencere o elimizdeki eser. Ayrıca sadece biz okuyanın ona verdiği bir değerler düzeni içinde, birikimimizden, geçmişimizden getirdiğimiz sadece kendimize ait ve başka hiçkimsenin bakamayacağı son derece kişisel bir pencere hem de. Edebiyat bizim pencerelerimizin sayısını çoğaltır. Dışarısını ne kadar çok sayıda pencereden izleyebilir, ne kadar fazla pencerenin sunduğu farklı açılardan değerlendirebilirsek gerçekliğin görüntülerini, hakikate o kadar yaklaşmış oluruz.

Ancak edebiyatın işi değil hakikat arayışının yolu olan felsefe. Felsefeye göre edebiyat ise, bu arayışın ortaya çıkardığı ışığın yansımasının yansımasının yansıması belki sadece. Öyle ya, didaktik, soğuk, terimlerle yüklü saf bir dilin ağırlığı; yüreğimizi ısıtan, çoğu zaman süslenmiş bir anlatımın arkasında ve mutlaka bireyi anlatan söz sanatlarıyla karşılaştırılabilir mi? Hem o soğuk dil, varlığın aslında ne olduğunu, neyin gerçekten var olduğunu, iyilik, adalet, hakikat gibi kavramları araştırırken, insan düşüncesinin sınırlarını kadim çağlardan bu yana süren macerası içinden anlatırken, kim onda edebiyatın verdiği keyfi bulabilir? Hemen söyleyeyim, içinde philo-sophia olanlar. Bilmenin kendisine bilgi kadar çok değer verenler, içeriğinden bağımsız, biliyor olmanın yürek genişleten tarifsiz iç mutluluğuna tutkun olanlar, ne kadar çok bilse de yeteri kadar bilemeyecek olduğunu bildiği için daha çok bilmek isteyenlerdir bilgelik sevgisine sahip olanlar.

Genç yaşlarımda, ileride bir bilge olmak(!) istediğimi hatırlıyorum ama bu daha çok doğu öğretilerini okuduğum sıralarda; Budha’nın sorulan sorulara sadece parmağıyla ve büyük bir sükunet içinde doğrunun yönünü gösterdiği ya da çamurun sözden daha iyi olduğu söylenerek soru soranın bir çamur birikintisine fırlatıldığı hoş anlatıları okuduğum zamanlardı onlar. Felsefe bende, okuma alışkanlığının içinde yeşeren ve insanın düşünsel macerasının seyrine duyduğum merakla gelişen bir ilgi oldu. Bilirsiniz, okudukça yazılanların arkasındaki birikimi bireyselden genele doğru açılan bir alan olarak görmeye başlarsınız. Bütün yazılanlar aslında daha önce açılmış bir yolda yürümenizi sağlar. Kişilerde okuduğumuz o türlü çeşitli davranışlar, huylar, karakterler giderek toplumu oluşturan küçük birimler olur. Toplum, birtakım anlayışlar içinde bölünmüş ve çeşitli zıtlıklar içinde ilerleyen yapılara dönüşür. Hızlı gittiğimin farkındayım ama nihayetinde, bir tarihsellik içinde insanın düşünmelerine, araştırmalarına, sorduğu sorulara, bulabildiği cevaplara anlam verme gayretine, yaşamın aslında ne olduğuna, varlığın neliğine ve içindeki kendi yerini bulma arayışına kadar geriye götürebiliyoruz o ilgimizi, eğer varsa. Felsefeye çıkıyor aslında yollarımızın hepsi, olgunlaştırabilirsek yürüyüşü. Neden yürüdüğümüz bile bir soru olarak sorulabildiğinde cevabını ikincil sorular soran o büyük sistemin içinde verebiliyoruz.

Anadolu Üniversitesinin İkinci Üniversite programı ve bu programın uzaktan eğitime yönelik uygulamaları, içimde ateşlenmiş Felsefe ilgisini körüklemekle kalmadı, gürül gürül yanan bir ateşe dönüşmesini sağladı. Üçüncü sınıfta kendi çapında başarılı bir öğrenci olarak felsefenin ne olduğunu, batı medeniyetinde insan düşüncesinin kayıt altına alınmış tarihini ve filozofların temellendirmeye çalıştıkları fikirlerini büyük bir keyifle takip ediyorum şimdi. Bitirdiğimde bu okulu, felsefe lisansına sahip olmanın vereceği maddi diyebileceğim o dışsal tatminin yanında, felsefe tarihine bilgi düzeyinde az çok hakim olmanın vereceği manevi hazzı şimdiden yaşıyorum diyebilirim.

Bilgelik sevgisi, eğer bilge değilseniz okuduklarınız ya da okuyacaklarınızın sizi sıkmadan, kolay anlamanızı sağlayacak şekilde sunulmuş olmasına da bağlı biraz. Filozofların ağır, terminolojik, kendi üstüne kapalı dili, sadece anlamak ve öğrenmek için okuyorsanız sizi bir süre sonra dışarıya doğru itecektir. Edebiyat sizi felsefenin bulutlarla kaplanmış zirveleri altındaki kalın duvarlı şatolarının kapılarına kadar getirebilir ancak. Sonrasında filozofun zihnindeki uçurumlardan yuvarlanmanız gerekir.

İlkçağ Felsefesi isimli bu kitap, Ahmet Cevizci’nin büyük eseri Felsefe Tarihi’nin birinci kitabı. Tıpkı Felsefe Sözlüğünde olduğu gibi, yalın ve yeni başlayanlara özgü o tatlı hevesi kırmamaya kararlı nezaket dolu bir dille anlatıyor Cevizci. Ama tabii sezdiriyor o kalenin yüksekliğini, uçurumların derinliğini. Rüzgarların nasıl üşüttüğünü de, sıcak çöllerin nasıl kavurduğunu da hissediyorsunuz, ilk maddenin, formun, ideaların, erdemlerin, tözün, ilineğin, etiğin peşinde merakla gezinirken. Düşüncelerini takip ederken o yüksek zihinli adamların, Sofi’nin Dünyası gezintisi içinde olmadığınızı da biliyorsunuz ama.

İnsanoğlunun gözlerini, mitolojinin vermeye çalıştığı ve artık yetersiz kalan cevaplardan doğaya çevirdiği, doğa üstü güçlerde aradığı varoluş sırlarını aklı vasıtasıyla doğada aramaya başladığı kadim zamanlardan başlıyor kitabımız, Milet Okulundan. Bir iki yüzyıl sonra ilk maddeyi aramaktan insanı, yaşamı gözardında bırakan bu zihniyeti tekrar yeryüzüne indiren Sokrates’i tanıyoruz. Etik ve siyaset anlayışıyla insanın yapıp etmelerini felsefenin temeline taşıyan ve erdem anlayışıyla bir reformist olarak, bundan canı pahasına vazgeçmeyen Sokrates. Sistematik dönemin başlangıcı onun en yakınındaki öğrencisi Platon ve onun da öğrencisi olan Aristo ile şekilleniyor. İnsan düşüncesi bu filozoflarla birlikte sistemli bir bütün olarak işlenmeye başlıyor. Zihinsel olarak bugün anlamlandırabildiğimiz pek çok kavramı ilk kez bu büyük filozoflar sistemli bir şekilde düşünerek kayıt altına almışlar. Öyle bir an geliyor ki okurken, yaşam denen büyük sırrın her gizli yanı açılıyormuş, gözlerinizin önüne seriliyormuş gibi oluyor. Ama sonra gelen filozoflar, başka bir yanı açmaya, sırrı anlamlandırmaya, gölgede kalan başka alanlar bulmaya devam ediyorlar. Kimisi hazzın peşine davet ediyor ama bedensel değil acısız bir hayatın vereceği olgunluğun hazzına, Epiküros gibi. Kimi doğrusunu asla bilemeyeceğin için hiçbirşeye hüküm vermemeye çağırıyor seni. Hakikati gerçekte asla bilemeyeceğin için herşeyin doğruluğundan şüphe duymalısın diyor. Tek tanrılı dinlerin bolca ilham aldığı ve felsefenin belki devamlılığı için din kavramının etkisine girdiği, dinin kavramsal temellerini açıklamaya yöneldiği ilkçağın sonuna kadar geliyoruz kitabımızın da sonunda.

Akan, sıkmayan, soğutmayan bir dille ama bütün o düşünce kanallarının ayrıntılarına da nüfuz ederek, öğrenerek, yeni kaynaklara yönelerek faydalanıyoruz kitaptan. Çünkü çok çalışkan bir bilim adamının başka birçok faydalı eserinden sadece bir tanesi bu. Bilgelik sevgisine tutulmuş bir felsefecinin emek yüklü çalışması. Kaynak kitap olarak başucumda da bulunacak bu kitap verdiği okuma zevkinin yanında. Ancak Ahmet Cevizci’nin binlerce sayfa tutan diğer eserleri de okunup bittikten sonra artık ondan başka kitaplar okuyamayağız. Bursa’da Uludağ Üniversitesinde, odasında kalp krizinden ve henüz ellibeş yaşındayken öldüğü için.

İçinizde bilgi sahipliğine yönelik bir kıvılcım hissediyorsanız, bilginin aslında ne olduğuna dair bile olabilir bu; kıvılcımı biraz canlandırmak da isterseniz iyi bir başlangıç olabilir bu kitap. Kolay olacağını söylemiyorum, ama keyfi uğraşısında.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir