Anne Frank’ın Hatıra Defteri

Birbirinden kopuk, dört bir tarafa dağılan ama ortak paydası acı olan düşünceler. Uluslara, devletlere, dinlere, senlere, benlere bölünmüş insanoğlunun gerçekte medeniyet adına katettiği yolu gösteren bir aynaya bakmak. Bir yanda insan doğasının içinden filizlenerek yeşermiş, zihinsel yetenekleri, eğilimleri ve güzel duyusuyla meydana getirebildiği, bütün çevremizi kuşatan ve uygarlık idealine hizmet eden güzellikler. Felsefe, sanat, spor, adalet, vicdan, hürriyet… Ne demeli aynı insanın yol açtığı yıkım ve acı için? Çağlar boyu süren bir bölünmüşlüğe ve derinleşen bu ayrımı körükleyen kötülüğe ne demeli?

Ünlü düşünür  Theodor W. Adorno “Auschwitz’den sonra şiir yazılamaz” derken, orasıyla simgeleşen ve elle tutulur halde tarihteki yerini alan barbarlıktan sonra, insanın güzel duyusuyla ilgili ve güzele yönelik bir yaratının gerçekleştirilemeyeceğini söylemek istemişti. O boyutlarda bir ortadan kaldırma hareketine girişmek için yapılan planın acımasızlığı, o kötülüğü gerçekleştirmek için harcanan örgütlü mesainin varlığı, kendisinden sonra yaratılan her şiire, her besteye, estetik duygumuza hitap eden her yaratıya sinmiştir. Güzellik yaralıdır zaten ezelden beri.

Madımak Oteli’nde aynı örgütlü kötülük elinde meşaleyle insan yakmak için dışarıda beklerken de tecavüze uğramıştır güzellik adına ne varsa. Ortadoğu’daki savaştan kaçarken babasının kolları arasından sulara karışıp, sahilde tüm insanlığa yüz çeviren Baylan bebeğin yokluğunda, zaten yalanı alkışlamıyor muyuz bir konserin sonunda, bir yalanı izlemiyor muyuz tuvallerde, tüm o güzel şiirlerdeki dokunaklı mısralar, gelişmişlikler, çağ atlamalar, uygarlıklar yalan değil mi çoktandır?

Umut yoktur. Şu kadarcık yıl önce böylesi kötülüğe maruz bırakılmış bir halk, farklı bir coğrafyada kadim bir sorun acıyı körüklerken, günden güne derinleşirken çözümsüzlük, taraflardan biri olduğu için umut yoktur.

Umut sadece, onüç ve ondört yaşlarını gizli bir bölmede, bombardıman uçaklarının gölgesinde, açlık ve korkuyla geçiren Anne Frank’ın Hatıra Defteri’nde bulunabilir. Bireyseldir umut artık. Kapalı kaldıkları otelde kapıların altından duman sızmaya başladığında birbirlerinin ileri yaşlarını hayal eden kardeşlerin daha bir sıkı sarılmalarındadır umut. Ilk defa gördüğü masmavi denizin sonsuzluğunda babasının koynuna sokulan bebeğin güven isteyen bakışındadır. Insan toplum içinde bir varlık olarak yaşamaya vergili ise, nafiledir umut.

Anne Frank’ın hatıralarında sürekli kötüleşen haberlere, azalan ve tatsızlaşan yiyeceklere, bombardıman yapmak için alçalan uçakların gürültüsüne ve büyüme sancılarına rağmen hiç azalmayan umudu okuyorsunuz. Düşünsenize, onüç yaşının bir genç kız zihninde, bedeninde yaptığı radikal değişiklikler sırasında bütün maddi varlığını kaybetmiş ailenizle birlikte ülkenizden sürülmüş ve vardığınız ülkede de artık saklanmadan yaşayamayacak duruma gelmişsiniz. Bir mağazanın arkasındaki gizli bölmede başka bir aile ile birlikte yasamak zorundasınız. Gündüzleri ses çıkarmadan saatlerce durmanız, sokak yüzü görmeden iki yıl kapalı kalmanız gerekiyor. Besin her gün azalıp tatsızlaşırken, üstünüz başınız dökülmeye, elbiseleriniz küçülmeye başlıyor. Kısıtlı su ve çıkaracağı ses yüzünden ne tuvaletinizi düzgün ve temiz yapabiliyorsunuz ne banyonuzu. Radyo başında savaşı sona erdirecek bir çıkartmanın haberini beklerken, her an yakalanmanın korkusuyla iflah olmaz bir dehşetin pençesindesiniz. Tüm bunların yanında bir küçük kız çocuğu olarak büyüyorsunuz.

Satırlarında hissedilen korkuya rağmen, Anne Frank hiç kapılmamış ümitsizliğe. O yaşında, saygıyı hakeden bir öğrenme isteği, kendini savaş sonrasına hazırlamaya çalışan, güçlü bir azim duygusuyla o kötü hayata sarılmış. Ailesiyle çatışmış, aşkı tanımış ve en önemlisi kendini bulmuş. Gazeteci veya yazar olmak istemiş büyüdüğünde. Çok okumaktan kaynaklanan bir bilgi birikimine ve belki de savaşın erken olgunlaştırdığı zihniyle savaşın gidişatına yönelik genel bir bakışa sahip.

O yaşta başına gelen bu korkunç olayların, mensubu olduğu din yüzünden gerçekleştiğini biliyor ama, kendisininki de dahil bütün o inanç sistemlerinin gerçekte ne anlama geldiğini nereden bilebilir? Hatta aslında, bunu kim bilebilir ki? Bütün yokluklar ve çaresizlikler içinde canlı tutmayı başardığı bütün o ümidine rağmen, polis baskınıyla yakalanıp bir toplama kampında tifüsten ölmesine izin veren tanrının isteğine kim karşı koyabilir.

Kamplarda geçirdiği süre boyunca, defterlerinde anlattığı düşüncelerinden, hayata bakışından ve tabiat ile tanrı sevgisinden geriye ne kaldığını merak ediyorum. Kurtulabilseydi, Isaac Bashevis Singer’ın Meşuga isimli kitabında anlattığı, kamplardan döndükten sonra insanlık ve maneviyat konularında başka bir boyuta geçmiş az sayıda insan gibi olacağından kuşkulanmıyorum. Ama umudum da yok…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir