Anthony Burgess – Mozart ve Deyyuslar

Şimdi ben 40. Senfoniyi dinlemeye başlamış ve notaların yavaşça yükselen ruhsallığına odaklanırken siz de bu zamansız eseri fona alarak şöyle bir sahne canlandırın gözünüzde; cennetteyiz ama cehennem yok ve hiç olmamış. En azından bugün dinlediğimiz bütün o büyük müzisyenler, edebiyatçılar, ressamlar için. Mendelssohn ve Beethoven girerler. Klasik batı müziğinin büyük eserleri ve bestecileri hakkında konuşurlar. Edebiyat tarihinin zirvelerinde yer almış kişiler ve onların da eserleri bu konuşmada anılırlar. Sözlerini sakınmamaları, yüksek perdeden ve son derece kişisel söylemleri, gerçekten büyük olduklarına dair kendilerine olan inançlarından mı kaynaklanır? Prokofiev de katılır aralarına daha sonra, Wagner bile gelir. Mendelssohn’la atışırlar. Kitap bir karnaval gibi, alışılmışın dışında bir kadro ile ve şaşırtıcı başlar. Müziğin neliği, büyük bestecilerin yaşamları, davranışları, alışkanlıkları; müzik gelişimine yön vermiş dönemlerin özellikleri üzerine eşsiz bilgiler aktararak devam eden sohbet boyunca anlarız ki, Mendelssohn’un görevi, o sıralarda Tanrının yanında bulunan Mozart’ın ikiyüzüncü ölüm yıldönümü için bir anma programı hazırlamaktır.

Fantazi dozu böylesine yüksek ama eğlenceli bir girişten sonra, yine bir Britanyalı yazar William Golding’in Sineklerin Tanrısı gibi okunması zor, artalanı kuvvetli bir yapıtla karşılaştığımı düşündüm. Çünkü Mozart ve Deyyuslar kitabı sizden müzik, edebiyat ve felsefe ile ilgili bir birikim istiyor. Klasik batı müziğinin tarihi, büyük besteciler ve eserleri hakkında, büyük edebiyatçılar ve tarihte yer etmiş eserleri ile ilgili bilgiler ve dünya siyasetinin dönemleri konusunda hiç olmazsa genel geçer bir kulak dolgunluğu eseri daha anlaşılır kılıyor. Parçalı bir aktarım ve çeşitli türleri -libretto, film senaryosu, rüya kabus karışımı birbirinin tersi görüntüler, yazarın adı ve soyadının karşılıklı konuşması var bölümler içinde- barındıran modern bir eser var karşımızda. Modern zamanların edebiyata yansıyan bütün çeşitlemeleri yer bulmuş kendine kitapta. Ancak müzik konusu ilgi alanınızda ve Mozart gibi tarihsel ve renkli bir kişiliği yakından tanımak istiyorsanız bir an bile bırakamazsınız elinizden. Bittiğindeki doyma hissi ise alkışlar eşliğinde biten güzel bir konserden sonra yaşadığınız ‘biraz daha sürseydi’ hissine benzeyecek.

Mendelssohn’un büyük yeteneğinin peşinde, müzik dünyasında bir yere gelebilmek için din değiştirmiş bir Musevi olduğunu, Wagner’in müzikteki büyük ülkülerinin, Nazi Almanyası tarafından nasıl ideolojik olarak yorumlanıp bildiğimiz şekillerde yanlış kullanıldığını, Prokofiev’in Bolşevik yapılanmaya müziğiyle nasıl gönüllüce destek olduğunu, Elgar’ın İngiliz müziğinde yaratıcı ve ada müziğini kurtaran etkisini ya da Schubert’in ölmeden önce son kez ve özellikle Beethoven’in Opus 131 numaralı Quartetini dinlemek istediğini bilmek örneğin, yazılanları daha anlaşılır kılıyor tabii ama yeterli gelemiyor. Eserlerin sıra numaraları, nota anahtarları, ölçü vuruşları, kontrpuanlar, fügler, bestecilerin hayatlarıyla ilgili daha da ince ayrıntılar karıştıkça işin içine ipin ucu bazen kaçıyor. Okurken yanınıza bir müzik sözlüğü ve müzik tarihi ile ilgili bir ansiklopedi önersem gözünüz korkabilir sanırım ama keyfinizi arttıracaktır. Ben daha önce burada da yazdığım, Serhan Bali’nin Müzikte Romantik Dönem Bestecileri isimli kitabından çok faydalandım.

Yazarımız Burgess, içindeki yaratım macerasına bir müzisyen olarak başlamış. Çok istemesine rağmen, anlatım yeteneğini müzikte değil edebiyatta gerçekleştirebilmiş birisi. Kendisi hakkında çok kolay ulaşabileceğimiz çarpıcı bir bilgi var ve bütün araştırmalar bizi bu başlangıç noktasına yöneltiyor. Beyin tümörü teşhisi ve ardından biçilen bir yıllık ömür içine altı tane roman sığdırmış. Teşhisin yanlış olduğu anlaşıldığında ise artık tanınan ve başarılı bir yazarmış. Bu bilgiye ulaşmak bizim için çok kolay ama o bir yıl neler yaşadığı, kendisini öylesi bir üretken sürece nasıl yönlendirdiği ve ölümü nasıl beklediği ise ulaşması zor bir bilgi. Akciğer kanseri kaynaklı ölümüne kadar otuzüç yıl daha yaşamış ve birçok önemli eser yazmış. Belki de en önemlisi olan Otomatik Portakal’dan ise başka bir yazıya konu olacak şekilde burada bahsetmemek tabii ki mümkün olmayacak.

Kitabın başında, göksel bir mekanda gerçekleşen o tartışmalar sırasında Tanrı’nın Mozart’ı yanına aldığını, onunla vakit geçirmekten hoşlandığını ve ikiyüzüncü ölüm yıldönümü anısına bir program hazırlattığını öğrenirken; kitap boyunca onun aslında en büyük, en iyi, en kudretli müzisyen olmadığını ancak kişiliği ve yeteneği ile müzik tarihinde ne kadar ayrıcalıklı bir yere sahip olduğunu öğreniyoruz. Gerçekten de, bir saray müzisyeni olarak yeteneğinin maddi karşılığını asla alamadığını, rakibi sayılacak başka müzisyenlerle mücadelesini, büyük yeteneğini ortaya çıkarmasına rağmen saray müzisyeni olarak kalmaya zorlayan babasının aslında bir yönden gelişimine engel olduğunu da öğreniyoruz. Ancak Anthony ve Burgess isimli iki kişinin karşılıklı konuştukları bir bölüm var ki -romanın modern, deneysel, parçalı anlatım unsurlarından oluştuğundan bahsetmiştim- klasik müziğin küçük bir tarihsel özeti niteliğinde ve çok besleyici. Bitirdiğinizde Bach’ın müzikteki matematiksel Barok anlatımından Schönberg’in oniki dizisine kadar doyurucu bir yolculuğu tamamlamış oluyorsunuz. O bölümde Mozart’ın döneminin ne kadar ilerisinde ve çığır açan, ne kadar renkli bir kişilik olduğunu okuyorsunuz. Hangi yönlerden Beethoven’ın, Haydn’ın gerisinde olduğunu ama hangi yönlerden de modern dönem müziğine bile öncülük yaptığını anlıyorsunuz. Genç yaşında öldüğünde aslında yaratım sürecinin sonuna gelmiş olabileceği de vurgulanıyor ki, üzerinde düşündüren bir mesele. Altmış yaşına gelseydi acaba birbirinden farklı daha ne kadar senfoni yazabilirdi?

Babasının peşinde Avrupa’yı dolaşan bir dahi çocukluktan, basit dans müzikleri besteleyip saray eşrafını eğlendirmesi beklenen bir kapı kuluna dönüştürülse bile yaptığı müziğin duyabilen kulaklara ilahi seslenişi peşinde dolanıyoruz yarı büyülü olarak. O çocukluktan aslında tam olarak kurtulamadığını, kendinde kalması beklenen ilerici fikirleri saray çevresinde de cömertçe seslendirdiği için düşmanlar kazandığını da öğreniyoruz.

Genel anlamda müziğin ve özel olarak da Mozart müziğinin ne olduğunun, ne anlama geliyor olabileceğinin, bir edebiyat konusu olarak da tam olarak asla yazıya dökülemeyeceğine dair kitapta geçen bahsin haklılığına katılıyorum şu an. Sanıyorum yazar da büyük besteciyi tanrının yanına yerleştirerek bu anlatılamazlığa, bu gizemli sırra erişilemezliğe vurgu yapmak istiyor. Müziğin gerçek bir şey olup olmadığı bile tartışma götürürken, bir duygu seli içinde sadece Mozart’ın kırkıncısını dinlemeyi önerebiliyorum size.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir