ARTER’ de Bir Gezi Daha – GÖRME BİÇİMLERİ

Tam da sanat üzerine okuduğum o faydalı yazıdan sonra görme fırsatım oldu bu sergiyi. İstiklal Caddesinin artık hiçbir estetiğinin kalmadığı ve belki inşasından bugüne kadar büründüğü en çirkin halinin içinden geçerek bir sanat mekanına varmanın hissiyatı farklı. Hayatımın son yıllarında güzel, karakterli ve ruhu olan bir caddeden geçerek ARTER’e sergi izlemeye gitmenin hayalini kuruyorum.

Geçen ay okuduğum Varlık dergisindeki yazının ana fikri, 19.yy.’dan sonra sanatın, üretilmiş eser ve onun izleyeni üzerindeki etkisinin, oluşturulmuş, yapay olarak anlamlandırılmış bir kavram olduğu düşüncesinin eleştirisiydi.

Sanat, öz anlamıyla, temel veya yegane amacı estetik duygu uyandırmak olan bir eser yaratma çabasıdır.(1)

Sanatın özü, yansımadır; sanat eserleri, belli bir gerçekliği (içe veya dışa ait) estetik bir şekilde yansıtır.(2)

Ancak 1917 yılında New York’taki bir sergide Marcel Duchamp’ın hazır yapım bir pisuvarı bir sanat eseri olarak, neden ve nasıllarıyla bu fabrikasyon ürünün neden sanat eseri olarak alımlanabileceğini açıklamasıyla, sanat düşüncesinin ne kadar gelişebileceği, alanının kavramsal olarak ne kadar genişleyebileceği; ve bunun beraberinde getirdiği çelişkiler yumağı bugün de tartışılıyor.

Ben yaşantımın en güzel birkaç saatini Amsterdam’da o zamanlar tadilatta olduğu için Hermitage Müzesinde bulunan, Van Gogh eserlerinin karşısında geçirdim. Hiçbir baskısının aktaramayacağı o meşhur “oniki ayçiçekli vazo” eserinin önünde o eşsiz tekniğin beni heyecanlandırdığını hatırlıyorum.

Barselona’da bir hafta kaldım ve birçok arkadaşımı şaşırtacak şekilde Tibidabo’ya tırmanıp kalbimin yarısını bıraktığım o muhteşem şehre bir de oradan bakmadım. Ama bir tanesini Ulusal Tarih Müzesi’nde, bir tanesini de Salvador Dali’nin kendi kişisel koleksiyonunda olmak üzere iki tane El Greco resmi gördüm.

Kış ayları olmasına rağmen belki sahilde bir iki tur daha atabilir, marina da salınan harika yatları izleyebilirdim ama, Gaudi’nin şehrinde, onun ilk kez sergilenen ve küçük bir meydana dikilen sokak lambalarının varlığından bile haberim olmayabilirdi. Gidip onları görmeyi tercih ettim.

Sanat benim için önce, neremden geldiğini tam çıkaramadığım ama orada olduğunu hep bildiğim ve sıklıkla doyurmam gereken bir estetik açlığından geliyor. O yüzden sanatçının aracılığıyla tarafıma ulaşan o anlatının türü ne olursa olsun önce bende güzel duyu uyandırmasıdır sanat. Güzel duyudan kastım, sıkıntının da, korkunun da, nefretin de estetik anlatımı olabilir. Guernica çok sevimli değildir anlattığıyla; ama düşündürdüklerini ve anımsattıklarını eseri izleme zevkinden nasıl ayıracağız?

Son yıllarda özellikle İstanbul Bienali izleyicisi olduktan sonra ve ARTER, SALT gibi kolay ulaşılabilir mekanların da çoğalmasıyla sanatın günümüzde nasıl alımlandığını ve anlamının nerelere doğru genişleyebildiğini ucundan kıyısından izleyebiliyorum. İçimde huşu uyandıran, beni renklerin güzelliğine, seslerin uyumlu harmonisine ya da sözcüklerin düzenli uyumuna şahit olmak için başka sanat alanlarına yönelmek gerekebilir. Ama eser yaratıcısının, sanatçının anlatmak istediğini oluştururken kurduğu kendine ait özel diline ve bunu yaparken kullandığı araçların boya, piyano, keman, söz gibi içimizde o güzel duyuları uyandıran geleneksel araçlar değil de, günümüze özgü dijital unsurlar olabilmesi, yerleştirme denilen tekniklerin kullanılması sanatın o genişleyen anlamını zenginleştiriyor.

Görme Biçimleri sergisi göreceliliğe övgü gibi. Gördüğümüzün, bizim siyasal ve sosyolojik konumlanmamızın, geçmişimizin iziyle baktığımızın bir doğrulaması gibi bütün sergi. 33 sanatçının 70’in üzerinde işiyle düzenlenmiş sergi, sanatçıların hep bir sorgulatma çabasıyla, göründüğü gibi olmayabileceğiyle ya da başka bir açı varlığının soru işaretiyle izleyiciyi başbaşa bıraktığı eserlerden oluşuyor. İzlemesi çok keyifli, güzel duyu da uyandıran ama gerçeğin çirkin de olabilen keskinliğiyle yüzleşmemize olanak sağlayan iyi işler var.

Guernica tablosunun önünde eserin, kendi içinde uyandırdığı hissi çığlığıyla dışavuran o kadın sesi, Neill Armstrong’un ay’da attığı ilk adımın bir stüdyoda yapılmış olabileceğinin tohumlarını zihnimizde kuvvetlendiren ve benim instagram hesabımda başka bir görme biçimiyle de yorumladığım o fotoğraf, görmek için zemine yatıp bir örtünün altına girmeniz gereken büyük bir fotoğraf, saniyesi duran kadranı dönen saat, Salvador Dali’nin de içinde bulunduğu bir grubun sanırım Dada akımı içinde oluşturduğu karmaşık obje, eğri bir baston ve arkası dönük duran bir tablo. Öyle ya biz hep tabloların önüne bakıyor ve eserle ilgileniyoruz. Acaba bir obje olarak o çerçeve, arkasındaki eserin neliğinden bağımsız olarak dikkatimizi çekmemeli mi?

Ben yine de çerçevenin içini yani resmi merak ettim ama bana eserin arkasını da gösteren bu eseri görmek İstiklal Caddesinin yazık haline rağmen güzeldi.

  1. Gordon Graham
  2. Bilgin Güngör – Varlık 1317 Sanatı Yeniden Düşünmek yahut İmgesel Dil Olarak Sanatı Tanımlama Olanağı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir