Ayfer Tunç – Osman

Oldukça büyük maddi varlığını çarçur eden Osman’ın, ellili yaşlarının başında sefalet içinde yaşarken feci bir kazayla biten hayat hikayesidir anlatılan. Orta yaşlarına kadar, dışarıdan muhteşem görünen hayatı, zenginliği ve yaşam standartlarının yüksekliği acaba Osman’ın mutluluğu için yeterli midir? Osman ucunu bucağını, sonra da nasıl bittiğini anlayamadığı parasını neden değerlendiremedi ve gömüldüğü ruhsal yalnızlık içinde erken bir ölüme sürüklendi? Kahramanın ölümünü, hatta intihar etmiş olabileceğini bile düşündürten sefaletini henüz ilk sayfada okuyacağınız için belirtmekten çekinmedim. Ama zaten, Osman’ın pahalı dolma kalemlerle kaliteli not defterlerine yazdığı yazıların yanında çevresindekilerle yapılan söyleşilerle akan romanı elinize aldıktan sonra, büyük bir merak ve hızla okuyacaksınız. Hacimli sayılabilecek romanın sonuna hangi ara geldiğinizi anlamayacaksınız. Bazen onun lüks düşkünlüğüne, hiç şaşmadan ve sürekli aldığı yanlış kararlara, çoğunlukla kibirli babasına, paragöz kardeşine, büyük bir skandalla hayatının yokuş aşağı yuvarlanmasına neden olan olaylara karışan karısına kızacaksınız. Hepsinin sonunda, içinizde Osman için bir üzüntü kütlesi yer edecek. Ona bir nasihatiniz olacak, hayatının şurasında ya da burasında seçtiği bir yola, o yolun çıkmaz olduğuna dair. Söyleyecek bir sözünüz olacak; sadece size ait.

Edebiyatın sadece okuyarak nüfûz edilen ‘olaylar’ kısmından değil de, üzerine düşünmekten, edebiyatın nesne olarak edebiyatın konusu haline gelmesinden hoşlananlar için de kitap çeşitli lezzetler barındırıyor. Kazaya tanık olanlarla, Osman’ın akrabaları, arkadaşları ve çevresindekilerle onun hakkında röportaj yaparken, olayı kitaplaştırmaya çalışan bir yazarın varlığını farkediyoruz, Ayfer Tunç’un değil. Kavranması güç ama eğlenceli bir şaka gibi, postmodern olanakların ustaca kullanılması kitabı zenginleştiriyor.

Osman’ın defterlerindeki bilinçakışı anlatım, röportaj kullanımı, ileri geri gidişler de eseri modern bir anlatının başarılı, okuması keyifli bir romanına dönüştürüyor. Osman’ın hayatında nasıl bir rolleri olduğunu, acıklı sonuna sürüklenirken hayatının neresinde durduğunu merak ettiğiniz röportaj kişileri kendi sosyal durumlarının bir temsilcisine dönüşüyorlar. Çizgi üstü bir dış görünüş ve standartların çok üzerindeki zenginliğiyle Osman, çevresindekilerin hayatında sıradan bir figüre dönüşüyor o söyleşilerde. Kendisine çarpıp kafasını patlatan kamyon şoförü çalışma saatlerinden yakınır, kendisine pahalı resimler satan bir ressam gelecek sergisinden bahseder, ilk gençliğini birlikte geçirdiği kankası iş hayatını anlatır oluyor. O zaman daha iyi anlıyoruz işte, Osman ne yapmışsa kendine yapmış, erken kaybettiği annesinin bıraktığı ve gittikçe büyüyen boşluk, neredeyse zalim babasının gölgesinde zihinsel gelişimini engellemiştir. Besteleri de olan bir bas gitarist, çeviri yapabilecek kadar yabancı dil bilgisi, sanat okur-yazarlığı ve defterlerindeki başarılı anlatım gücüne bakılırsa edebiyatta da yetkindir ama, yine de eksiktir Osman’ın iç dünyası. Tüketir kendini. Üzülürüz biz de, ama o kadar. Çünkü bazı adamlar çok avantajlı da olsalar, yeniktirler.

İstanbul ve doksanlar da romanda kendine iyice bir yer bulur. O yılların yaşantısı, apartman ve semt hayatı ile birlikte bir sürü döneme özgü nesne, eşya, davranış Osman romanının arka planında hareket eder.

Bütün roman boyunca yakanızı bırakmayacak bir his daha vardır diğer yandan. Osman’ın babası ile ilişkisini okuyan hiçbir erkek, kendi babasını düşünmeden edemez kanımca. Her erkeğin babasında aşamadığı, babasından kalan bir izi, ruhunda bilerek veya bilmeyerek babasının örselediğini bildiği bir yer vardır. Kısa ömrü babasına duyduğu öfke ile geçen Osman, az çok hepimizi, bütün erkekleri temsil eder. O öfke pek tabii, sevilme ihtiyacının asla doyurulamayacak, en dıştan görünen acıklı ve çaresiz yansımasıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir