BİR SERGİ GEZİSİ (Jake&Dinos Chapman -Anlamsızlık Aleminde)

Sanatın klasik anlatımlarını belki kolay kavradığım, belki o klasik anlatım yöntemlerinin etkilerini ruhsal olarak daha konforlu bulduğum için eski resimden, eski müzikten daha çok hoşlandığımı düşünüyorum. Sonuçta gelişmeye önem veren ve araştıran dimağlar için ne kadar da kolaydır, akımların anlattıklarını tablolarda yakalamak, büyük bestecilerin isimlerinden bile ne türden eserler bıraktıklarını bilmek.

Sonra akımların sorgulandığı dönemin, akımlar dışı yöntemlerle eleştirildiği, başlı başına bir akım haline gelmiş ve dünyayı fazlasıyla etkilemiş modernizmin çocukları olduk hepimiz, yaşımız gereği biraz da.

Sonra da biraz kullanışlı bulduğum, modern akımın da dışında; anlamsızlık diyarlarının kıyılarının habercisi postmodern kavramı bile çağdaş sanat içinde anılır oldu. Şimdi “çağdaş” denilen, bir üslup ve biçim birliği sağlanmadığı için çerçevesi de belirlenmemiş ve belki belirlenememiş bir dalganın içindeyiz sanırım, akım değil.

Bu dönemin sanatçılarının sorunları; izleyicilerinin alımlamalarını istedikleri, daha çok insan/gezegen, çevre/sürdürebilirlik, doğa/endüstri gibi tarihsel süreçler sonunda ortaya çıkmış, hesabı kapatma değil ama faturayı gösterme… gibi- sanki- bilemedim- galiba hiç bilemeyeceğim. Ama çok güzel işler de görüyorum bazen, mesela geçen gün Arter’de gördüğüm Jake& Dinos Chapman- Anlamsızlık Aleminde sergisi gibi.

Yazının sonunda sergi kataloğundan birkaç paragraf ile sanatçıların işleriyle ilgili anlatmak istediklerini yazabilirim çünkü kendileriyle ilk olan bu karşılaşmamızda aynı fikiri harfiyen yakalayabilecek olmam mümkün değil, diğer yandan ben size İstiklal Caddesi ve kendisinin, ancak benim yakalayabildiğim kronolojisi ile geçirdiği evreler üzerinden klasik, modern ve çağdaş sanat akımlarıyla olan ilgimden bahsedeceğim.

Ben İstiklal Caddesinde ilk kez yürüdüğümde ince demir ferforjelerin içinde gerçek toprağa ekilmiş minyatür ama gerçek ağaçlar yaşıyordu. Zemin arnavut kaldırımı çizilmiş betondan oluşuyor, tramvay yolundan dışarıya geometrik olarak açılıyor, tramvaya gerçek nostaljik görüntüsünü veriyordu. Benim için caddenin klasik dönemidir bu. Herzaman söylenen kravatsız caddeye çıkamazdınız söylemi benim için tarih öncesi bir masallar dönemini ifade ediyor. Caddede olan bitene anlam verebileceğim, üzerinde gördüklerimi kavrayabileceğim ve kafamın içinde sınıflandırabileceğim bir dönemi yaşadım 90’lar boyunca cadde üzerinde.

Sonra cadde aylar süren zorlu çalışmaların ardından yenilendi. Ağaç yoktu, kareli granitlerle dümdüz bir sokak oldu. Ülkemizde modernizmi kaçırmış ve başkalarının da yakalayamaması umurunda olmamış bir iktidar odağının modernizmi olarak görüyorum İstiklal Caddesinin şu an durumunu. İlk yağmurlarla birlikte, taşların çoğu yerinden oynadı, bir iki yıl sonra Gezi Olayları sırasında Tomalar rahat yürüsün diye tramvay raylarının yanına asfalt döküldü. Tarihi dokuyu yansıtan binaların dış görünüşleri güya korunurken kelimenin gerçek anlamıyla içi boşaltılmış duruma sokularak büyük alışveriş merkezlerine dönüştürüldü.

Modernizmin bir geri gidiş olduğunu söylemek benim gibi son işi bile sanat yorumculuğu olamayacak birinin söyleyeceği birşey değil, ama ülkemizin modernizmi maalesef İstiklal Caddesi gibi bir geriye gidiş olarak yaşanıyor. İnanç sistemleri yüzünden moderni yakalayamayacak olanların sayısal üstünlüğünden kaynaklanan güçlerini modernden bilinçsizce uzaklaşan bir modernleşme çabası olarak görüyorum.

İndirgemeci bir yaklaşım sergilemekle suçlanabilirim ama o güzel caddeyi şu an turist olarak gezen ve artık batılı olmayan insanların sanat anlayışları için uygun buluyorum. Herhangi bir görsel estetik unsurun barınamayacağı kadar pespaye bir fonda tek tük kalmış ve yaşam savaşı veren, değeri ancak meraklılarınca ya da sakinlerince bilinen birkaç eser. Modernizmimiz bundan ibaret.

Çağdaş sanatlar sergilerine evsahipliği yapan ARTER, birkaç tane daha benzeri ile birlikte çağdaş sanatın ülkemizde de temsil edilebildiği oranı göstermek için yeterli. Bienaller zamanında artan bu oran, geriye kalan dönemde oldukça sınırlı. İnşaatlar içinde kalmış bir meşhur caddenin, ön kapısında kestaneci arabası yerleşmiş bir sergi alanı burası. Az sayıda güncel sanat meraklısına içerideki güncel serginin detayları:

Jake ve Dinos Chapman kardeşler İngiliz ve 25 yıldır sanat pratiklerini sürdürüyorlar. Sergi rehberine göre, “yapıtları ana akım tüketim kültürünün ve çağdaş sanatın yorgun düşmüş anlam üretme sistemlerine el koyarak bu boş ilerleme inancını ti’ye alıyor. Böylece keskin, felsefi bir kötümserliğin ifadesi oluyorlar.”

Gerçekten yapıtlarındaki ayrıntı zenginliği ve ifade edilen olumsuz düşünce çok sert. “Tüm Kötülüğün Toplamı” isimli eser kadar büyük olup bu kadar ayrıntılı bir çalışma daha önce görmemiştim. Ayrıntılardaki çıplak ve kötü gerçek ise yüzleşme duygusu ve insanın zalimliğiyle kurduğu kendi dünyasal cehennemini düşündürdü bana. Muazzam bir görsellikti.

Nazi zulmü ve Ronald Mcdonald figürünün çevresinde bir savaş ve zulüm tasviri olarak ayrıntılarının devasa boyutlara ulaştığı eser geniş çaplı tartışmalara yol açmış. Savaş sahnelerinin normalleştirilmesi ve seyir zevki tehlikesi oluşturabileceği şeklinde de eleştirilmiş. Tabi ki sanatçılar böyle düşünmüyorlar. 

Yukarıdaki gravürün orjinalini birkaç yıl önce Pera Müzesinde görmüştüm. Ünlü ressam Francisco Goya’nın 1807-1814 yıllarında İspanya’da yaşanmış yarımada savaşları sırasında gördüğü vahşeti bir çeşit gazeteci gibi haber amaçlı da olarak resmettiği, “Savaşın Felaketleri” isimli, insanın insana yapabileceği zulmün ilk gazete kayıtları gibi de okunabilecek yüzlerce gravüründen biri. Jake ve Dinos yine bir kesim tarafından eleştirilerek (kültürel vandalizm), resimleri bozmuşlar ve bazı eklemeler yapmışlar.

“Yaraya Tuz” isimli bu bölüm’de bizimkiler Goya’ya yardım ettiklerini düşünüyorlar. Vahşetin boyutlarını güncellemek ve izlenir yapmak konusunda da başarılılar bence.


Sadece vahşet ve zulüm temalı olmayan ama verili figürün mutlaka olumsuz anlamının genişletildiği ve anlamlar çoğalmasına yol açan diğer eserlerle birlikte rahat gezilen ve düşündürücü bir sergi olarak buldum.

7 Mayıs’a kadar görülebilecek bir sergi. Keşke İstiklal Caddesi klasik haline dönse, klasik müzik yapılan bir kültür sarayı, odası, müzesi her ne ise, ona kavuşsa! Çağdaş sanatlar için de bir sürü müze olsa. Daha iyi anlayabileceğim ve tabi anlatabileceğim kadar sık karşılaşsam bu gibi eserlerle.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir