Mavi Yolculuk

Mavi Sürgün isimli kitabında Halikarnas Balıkçısı, tohum olarak kasabaya dışarıdan getirttiği ve Bodrum sokaklarında çeşitli yerlere ektiği çiçeklerden birini, yıllar sonra yeni evlenmiş yoksul bir kızın başında duvak olarak gördüğünü anlatır. Anadolu’nun kıyılarında kendi halinde küçücük bir yerleşim yerinin dünyaca ünlü bir tatil, eğlence ve kültür merkezine dönüşmesini sağlamış bir adamın, aslında oraya kalebentlikle cezalandırılmış bir sürgün, bir mahpus olarak gönderilmiş olması, efsaneleşmiş bir gerçek. Bugün kalabalığından şikayet etmeyen kimse kalmasa da, tutkunlarının gitmeden, havasının suyunun tadını almadan edemediği Bodrum’un sokaklarını süsleyen birçok çiçeğin, ağacın ilk ekimini Halikarnas Balıkçısı yapmıştır.

Ancak bugün Bodrum’dan değil, Balıkçı’nın yarattığı ve sadece Bodrum’a değil, dünya kültür mirasına hediye olan Mavi Yolculuk’tan bahsedeceğim. İçime içime ilerleyen mavi taşlarla döşeli bir yolu anlatacağım. Şimdilerde kültürel olmanın yanında ticari faaliyet olarak bir sektöre dönüşmüş bulunan Mavi Yolculuğu, yeniden kendisine doğru çeken tutkusuyla ve sadece hatırlamanın bile kanatlandırdığı heyecanıyla anlatacağım.

Dostlar

Ben bin yıllık dostlarımla, dostlukları içime işlemiş, bin yıl daha geçse dostlarım kalacak insanlarla çıktım mavi yolculuğa. Mavi Yolculuk ile yaşadığım bütün o görsel, tensel, ruhsal güzellikler, o dostlar da Barış’ların üçüncüsü olan teknemizde bulundukları için gerçekleşti. Dostlarım oldukları için, suyun ışıltısını, güneşin batışını, dalgalarda eğleşirken atan kalbimin neşeli pıtırtısını onlarla paylaştığım için mavi yolculuk unutulmaz oldu. Tıpkı Cevat Şakir’in çok sevdiği ve bu değerli geziyi anlayabilecek, Anadolu’nun bu bilinmeyen cennet kıyılarını anlamlandırabilecek dostlarını davet edişi gibi, sizlerde sizi uzun zamandır seven veya sizi kendinizken sevebilecek, o sevgiden kaynaklı bir kabullenmişlikle ruhunuza kardeş insanlarla çıkın bu yolculuğa. Sizinle birlikte gelen yavrularınız da kardeş olsun, onların her biri de bir diğerinin varlığına saygı duysun, paylaşmayı öğrensin diye önayak olun. Onlar daha yavruyken getirin yanınızda korkmadan, ki bu mavilik onların da içinde sıcak ve parıldayan bir yol olsun.

Mavi Yolculuğa gelirken yanınızda yıl boyunca şişirdiğiniz egolarınızı, mevkilerinizi, paha biçilmez kişiliğiniz dışında sahip olduklarınızı ya da ezilerek semirmiş komplekslerinizi getirirseniz büyük ihtimalle yalnız kalır, en iyi ihtimalle komik hatırlanırsınız. Tekne sizi doğal yollarla eşitler, akşam kızıllığının muhteşem tonu hepinizin gözünde aynı ışıldar.

Ben bu yolculuğun sonunda kendimle gurur duydum. Böyle dostlar edinebildiğim, çocuklarına amca olabildiğim, doğanın bu harika köşelerinin keyfini onlarla çıkarabildiğim için.

Tekne

Deniz tatilini israf kaynağı açık büfelerin sıkıntılı kuyruklarında, üstüne başına çekidüzen verirken, çoluğun çocuğun peşinde koştururken, sabahın en güzel saatlerini yatakta uyurken geçirmek istemeyenler için tekne tatili muhteşem bir deneyimdir. İstediğiniz her zaman ve eğer tekne hareket halinde değilse, ışıl ışıl parlayan suyun bağrına bırakabilirsiniz kendinizi.

Fırsat bulduğum her an, birkaç kulaç uzaklaşıp bir haftalığına evimiz olan Barışların Üçüncüsünü izledim. Yirmi metreye varan boyu, altı kamarası, mutfağı, geniş kıç güvertesi ve yakışıklı heybetiyle sunduğu konforun yanında, gerçekleşmiş ilk Mavi Yolculuğa ev sahipliği yapan Balıkçı’nın can arkadaşı ahtapot ve sünger avcısı Paluko’nun Macera isimli teknesini hayal etmeye çalıştım. Bırakın yatmadan bir iki saat önce iyice bastıran sıcağa karşılık açılan klima ile soğutulan kamaraları, o ilk mavi yolculukta Macera’nın bir tuvaleti bile yoktu, tıpkı küçücük de olsa bir kamaracığının bile bulunmadığı gibi. Halikarnas Balıkçısı’nın ondan da daha önce Mavi Yolculuğa tek başına ve içinde sadece kürek çekerek başladığı Yatağan isimli sandalını saymıyorum bile. Sürgün cezasının yükünü omuzlarında taşıyan bir mahkümun kürek çekmekten patlayan avuçlarına rağmen koylar boyu gezerek maviyle, yeşille, ağaçla, balıkla ilişkisi ayrı yazıların, öykülerin konusu olur.

Bugün, döneminin en değerli edebiyat ve düşün adamlarıyla dolup, dünya kültür tarihinde yer etmiş bir geziye ev sahipliği yapan o teknedeki yolculukla tek ortaklaştığımız nokta, gökyüzü, coğrafya ve deniz. Bir mavi yolculuk teknesi size yatak olur, lokanta olur, meyhane olur, sevdiklerinizle hemdem olacağınız bir dergah, başınızı koyup ışık değmemiş samanyolunun milyon tane yıldızını izleyeceğiniz yastık olur. Sabahın köründe nereden gelirse gelsin gözünüzün bebeğini bulan pırıl pırıl güneşe beşik olur. İçinde balık olmak, kenarında kaya olmak isteyeceğiniz, alıp yanınızda götürerek bütün kış boyunca koklamaya kalkacağınız bir denize ada olur tekneniz.

Paluko’yu düşündüm. Güneş tenine işlemiştir, içinden parlar. Zayıftır zargana gibi ama güçlüdür. Kalbi de duygu yönünden kaslı olmasa nasıl yanaşır Balıkçı’ya, arkadaşlarına. Onun yerinde olmak, bütün o yüksek adamlara kaptanlık etmek isterdim. Ben koyların isimlerini bileyim, şuradan esen rüzgarın adını, şurada parlayan yıldızın hangi yönü gösterdiğini. Ufuğa bakıp yarın havanın durumunu bileyim. Onlar anlatsınlar, birbirlerini dinlesinler, şiirlerine öykülerine ilham bulsunlar, ben o sırada yanlarında olayım. Sessizliğin kendisi olayım, suyun şıpırtısı, küreğin gıcırtısı; Bedri Rahmi’yi, Sabahattin Ali’yi, Necati Cumalı’yı, Azra Erhat’ı gökyüzüne bakarken, denizde yüzerken, sandala binerken ya da inerken, eserlerini okumadan önce bileyim.

Bütün o deniz insanlarının, kaptanlarının miçolarının aşçılarının, bugün de, o gün de emeklerine karşılık alıp alamadıklarını düşündüm. Bu tarihsel soruyu genişlettim sonra. Arkadaşlarım için, kendim için, tüm emekçiler için de sordum. Berrak gökyüzü bulutlandı.

Güneş – Deniz – Coğrafya

Size günün en güzel saatlerinin hangileri olduğunu söylemek isterdim. İçinde bulunmayı seçerek zamanı durdurmak isteyeceğim günün hangi saatinde kalmayı, hangi dakikaları uzatarak akan zamanın içinde genişlemek isteyeceğimi anlatmak isterdim. Ama tercihimi, zamanı durdurmak ya da uzatmaktan yana değil, bir blok olarak; bütün bu tatil boyunca aldığım keyfin, içinde yüzdüğüm zevkin bir bütün olarak bilincime dolacağı yekpare bir bütün gibi, kitaplığımdan çektiğim bir kitabın hafızamdaki varlığı ve çok değerli içeriği gibi hatırlamaktan yana kullanıyorum.

Geceleri daha fazla içki içmemeyi seçebilecek bir güç bulabiliyor insan sohbetin, güzel bir fasılın, tatlı bir çakırkeyifliğin ortasında. Çünkü anlıyor ki, daha fazla sarhoş olmanın imkanı yok. Denizden yükselen iyotun, nerelerden geldiğini bilmediğim tatlı esintinin getirdiği canlandırıcı bir etki var güvertede, varlığımızı önemsemeyen ama aramızda dolanan bir ruh. Akşam vakti başüstünde aperatifini yudumlarken güneşin nereden battığını kaçırman mümkün değil, çünkü yangın kızıllığına boyuyor çizgi çizgi, indiği tepenin ardını. Haliyle, o yaratıcı güneş aynı kızıllığı şafak vakti nereye düşürecek biliyorsun. Bütün bu yaz mevsimi için, ilk insanlardan bir kısmının neden kendisine tapındığını yüreğinle hissedip, şükran duyduğun güneş, kendisini değil de varlığını hissettirdiğinde şafak vakti uyanabilirsen eğer büyük bir duyguya kapılıyorsun.

Şehirde uyandığımızda güneş zaten yolunu almış, tepemizde yükselmiş, kendisini değil de ışığını yaşadığımız için büyük diyorum teknedeki o sabah duygusuna. Şuradaki çıplak kayayı, az ilerideki ormanlığı, denizin durgun yüzüne yansımış ağaç gölgesindeki ışığı henüz uyanamamış zihnimde anlamlandırmaya çalışırken aldığım zevk için büyük diyorum. Coğrafya içinde bu kadar anlamsız bir nokta olduğumu çalıştığım, yaşadığım yerlerde de hissedemediğim için büyük diyorum o sorgulatan duyguya. Sessizliğin bir ses olmadığını, düpedüz hiçliğin ortasında bir ıssızlık hissiyle, kavranamaz büyüklükte bir şeyin, küçücük ve aciz bir parçası olduğumu anlattığı için büyük diyorum. Abartmıyorum. Bir Mavi Yolculuk sabahında güvertede kendinize uyanmanızı dilerim.

İşte o sabah saatlerinde denizin de sustuğuna, dünyanın uyanmasını beklediğine inanmanız gerekir.  Denizi o saatte gördüğünüzde bir karakteri olduğunu bilirsiniz artık. Halikarnas Balıkçısını da o çağırmıştı, sizi de o çağırıyor her sene yeniden. Çağrısı öyle derin ki karşı koymakta zorlanırsınız bir kere onunla ve bu emsalsiz şartlarda hemhal olduysanız.

Bir kere tekneye çıkan küçük merdivenin kenarındaki hortumdan akan suyla duş alana kadar denizin ıslaklığını hissetmezsiniz. İçine girdiğiniz bir kıvamdır o. Mevsimine göre, parmaklarınız buruş buruş olana kadar, vücudunuzun ona karışabilmek için çözülmeye başladığını hissettiğiniz o ana kadar kalmak istersiniz içinde. Teknenize ve suyun üzerinde zerafetle süzülen diğer teknelere bakarsınız suyun içinden, çevrenizi saran tepelere, güneşin konumuna.  Farklı bir uzam hissi verirken, hareketlerinizi onun için uyarlamak zorunda olduğunuz bir ev sahibi saygısını hakeder. Göz hizasından bakarken muhteşem doğanın güzelliğine, mavisi, yeşili, ağacı, kayasıyla rakımı sıfır olan bir yaşam seçmenin hayalini kurarsınız. Doldurduğu boşluk için tıpkı güneş gibi ona tapınanları da anlayışla benimsersiniz. Poseidon keşke ağabeyim olsaydı diye hayıflandım ben o denize girince, akraba yakınlığı, kardeş sıcaklığı hissettim. Bir dalganın yeryüzüne değdiği yerlerin güzelliğine şahit oldum. İyi bir insanevladı ile temiz ruhlu bir denizin berraklığını benzettim.

Şehir denen heyulanın sokulamadığı ve zamanın bize yaşattığı hızın işleyemediği bir coğrafya. Cevat Şakir’in arkadaşlarına göstermek istediklerinden biri de buydu sanırım. İçinde bulunanların, oralarda doğup büyüyenlerin varlıklarına işlediği için ayrımsayamadıkları ama biz uzaktan, kalabalıktan, bir tür maddesel yoğunluktan gelenler için cennet hissi yaratan bir uzam. Ancak bir tekne yardımıyla içine girebilenlerde zamanı ve ışığı da eğip bükebilen ve şehirli insanlarda maneviyat yaratan çok değerli bir alan. Aslında ilk Mavi Yolculuklar, dünya kültür tarihinin temellerinin atıldığı antik şehirlere gezileri de kapsıyordu. Yolcular teknelerden inip, Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın rehberliğinde bir çok önemli düşünürler yetiştirmiş, kentleşmenin temellerinin atılmış olduğu bu kadim Anadolu kentlerinin harabelerini de geziyorlardı. Bugün yazlık turistler olarak sadece denizin ve güneşin tadını almaya, bütün bir yıl için enerji depolamaya ya da dinlenmeye çalışıyoruz bizler Mavi Yolculukta. Ama ilk Mavi Yolcular Mavi Anadoluculuk denilen bir akımla Anadolu’nun dünya tarihindeki önemini ortaya çıkarmaya, Antik Yunan’da köklenen insan odaklı düşünce sistemlerinin Anadolu’da yeşerdiğini anlatmaya çalışıyorlardı.

İnsanın İçini Maviye Boyayan Bir Yol

Anlatmaktan büyük keyif aldığım bu Mavi Yolculuk düşüncelerimi paylaştıktan biraz sonra kendimi bir yelken kursuna kayıt ettirmek için eğitim programları arayışlarına başlayacağım. O sularda, oraların rüzgarıyla şişmiş bir yelkeni acaba kendim kontrol edebilir miyim diye bir heves işledi içime. Tenimde hafif bir kavrukluğu dururken henüz, oralarda doğup dünyayı daha güzel bir yer haline getirerek batarken; güneşi, küçük ve beyaz bir teknenin kaptanı gibi, elleri nasırlanmış, bütün rüzgarların adını bilen ve ufka bakarken kendini mutlu hisseden bir denizci gibi izleyebilir miyim diye düşündüren saf bir heves.

Önümüzdeki yıl sadece bir denizde yüzmek gibi, içine girip eğlenmek gibi değil de, çok sevdiğim, özlediğim bir arkadaşımla yeniden buluşmak gibi, sarmaş dolaş olup tatlı ve usul bir sohbette bir saadeti yaşamak gibi olacak yeniden buluşmamız o sularla.

İçime mavi mavi, kimi zaman sıcak gündüzler, kimi zaman serin akşamlarla, çocuklarımızın cıvıltısı, arkadaşlarımızın dost varlığıyla, içkinin verdiği esriklik ve denizin içten davetiyle işledi bu yolculuk. Güneşe şükran olsun bu güzel yaz mevsimi için. Barışların üçüncüsü seneye de yoldaşımız olsun.

HAVA CİVA

Anlatacağım olaylardaki kişi ve kurumları korumak umurumda değil ama biraz eğlenmek için isimlerini değiştiriyorum.

Ben izlerim. Çevremi izlerim. Ne kadar küçük olursa olsun. Parkta birbiriyle oyun oynarken birden kızışıp yumuk ve toparlak  parmaklı bir küçük elin aniden arkadaşının burnunun ortasına inenene kadar bir şamarı izlerim örneğin; ya da koskoca gezegenin ikliminin nasıl bozulduğunu, kuraklığın, yangınların, sellerin nasıl da geliyorum derken, insan denen zavallı türün kendi ahmaklığıyla bunu hazırladığını… 

Büyük çözümler önermem, katıldığım öneriler vardır, katılamayacaklarım da. Ama ben izlerim, hareket etmeden önce.


Anlatacağım hikayede de sadece olayın içinde, olayın gerçekleşmesine katkı sağlayan biri olarak bulunup, nedenini nasılını hiç tartışmayacağım. İçinde devlet kurumları, bir okul, o okulun müdürü, o müdürün yardımcısı, bir iki öğretmen, komple okulun ve hikayedeki herkesin idari olarak bağlı olduğu bir vali ve onun kalem görevlilerinden birinin -ki ben onun  yaptığı bir telefon aramasından sonra insan cildinin sırlarına biraz da olsa tanıklık ettim- olduğu biraz eğlenceli biraz düşündürücü bir hikaye. 

Söylediğim gibi, ben düşündürücü kısmını size havale ediyorum, isterseniz düşünün ya da tersini yapın. Ben içeriden izledim – biraz sebep de oldum- ve anlatıyorum. 

Okullarda derslikler zaman zaman yer değiştirirler. Zamanın şartları, derslerin değişen içerikleri, öğrenci nüfusu gibi nedenlerle sınıflar, laboratuvarlar, öğretmen odaları kadın-erkek öğretmen ve öğrenci tuvaletleri yer değişirler.

Okulumuzun, diğer okulların bileğini büktüğü spor karşılaşmalarından sonra – hiçbir müdüre bir şampiyonluk yetmez, onlar önce şehrin şampiyonluğunu, sonra ülkenin, kıtanın ve nihayet dünyanın da okullar arası şampiyonu olmak isterler – Beden Eğitimi ve Spor dersi, öğretmeni ve malzemeleri için bir oda tahsis edilmesine karar verildi.

 Yer değiştirmesi gereken oda bu sefer Fen Bilgisi laboratuvar malzemelerinin bulunduğu küçük bir sınıftı. Tarihi eskiye dayanan, ismi vatan şairlerimizden Şakespeare’nin adıyla şereflendirilmiş bu okulun artık kullanılamayacak duruma gelmiş Fen Bilgisi deney malzemelerinin, bir zamanlar eğitimin uygulamaya yönelik olduğunu gösterir düzeyde zengin, ama artık eskimiş, pislenmiş ve kullanılamaz duruma gelecek kadar da atıl olduğunu belirtmeliyim. Üzerinde düşünmek size kalmış, ben izlerim. 

Okulu sportif olarak başarıdan başarıya koşturmuş, o güne kadar hiçbir Spor Öğretmeninin başaramadığı bir şampiyonluğu bu okula getirmiş olabilirim ama sakarım ben. Mikroskoplar, deney tüpleri, küçük terazi ağırlıkları, lamlar, böbreği başka bağırsağı başka yerden çıkan, iç organları öğreten küçük plastik, karnı açık insan maketleri arasında rafları boşaltırken küçük siyah bir şişeyi elimden düşürdüm. Beton zemine düşmesiyle birlikte parçalara ayrılan şişenin içinden gümüş renkli, avuç içini dolduramayacak kadar bir sıvı etrafa saçıldı ve parlak bilyeler gibi sanki kendi içlerinden gelen bir enerjiyle hareket ettiklerini gördüm. Hatta birbirine yakın kalan parçaların yavaş yavaş hareket ederek birbirlerine yaklaştıklarını, küçücük bir temastan sonra da ayırt edilmesi mümkün olmayacak şekilde kaynaştıklarını, gümüşi renklerinin parladığını izledim. Odanın toparlanması biraz daha bekleyebilirdi şüphesiz, çünkü manzara pek eğlenceliydi. Hemen eğilip T-1000’i yerden almak için küçük parçaları da daha büyükçe olan diğer birikintiyle birleştirip elime aldım. Niye bu civaya T-1000 ismini verdiğimi ya da zemine dağılan civayı görür görmez imaj olarak neden zihnimde bu ismin canlandığını ikinci Terminatör filmini izleyenler -iyi bir aksiyondur- anımsayacaktır. Filmin kötü karakteri civa adam temas ettiği her nesnenin şeklini alabilen bir suç makinesiydi.


İçinde, özünde bir soğukluk, donuk donuk parlayan gümüş gri bir rengi vardı. Yine içinden geliyormuş gibi görünen hareket etme güdüsünü hissetmeye çalışarak sanki canlıymış gibi oynadım onunla. Yere koyup dağıttım, birleştirdim; küçük parçaların büyüklere doğru yavaş ama kararlı hareketlerini, büyüklerin o ufarak parçaları içlerine aldıktan sonra nasıl güçlendiklerini izledim bir süre. Sonra da başka bir şişenin içine koyup kaldırdım. 

Teneffüste durumu, o malzemelerden sorumlu Fen Bilgisi öğretmenimize anlatırken bize kulak misafiri olan ve pek çok takdir ve teşekkür belgesi aldığı halde, renkli el işi kağıdı, oluklu karton ya da maket bıçağını derse getirmeyi unuttuğu için hem o başarılı öğrencilerin, hem de onların velilerinin karne dönemlerinde uykularını kaçıran İş Eğitimi Öğretmenimiz Leydi Tantan, olayın seyrini bambaşka boyutlara taşıyan, memur zihniyetinin ve zihinlerin gerisinde saklı ahmakça korkuların pazar tezgahı gibi ortalığa serilmesine neden olan muhteşem çıkışını yaptı, “Ay o çok tehlikeli ve zehirli bir maddedir!!”

Kısa bir internet araştırmasından sonra, civanın cilde teması sonucunda hücre zarından geçebildiği ve çekirdeğe zarar verdiği, kötü sonuçların temasa maruz kalınan süreyle, yaşla ve başka başka nedenlerle değişebileceğini okuyup hafiften terlemeye başlarken, başka öğretmen arkadaşların “öğretmen ilkokulda elimize civa bırakıp  oynatırdı bize, hiçbirşey olmaz” yollu rahatlamaları arasında kendimi 114 alo zehir hattını ararken buldum. 

Açıklayıcı bir şekilde karşımda sakince beni dinleyen görevliye durumu anlattım. Beni bir yere bağladı ve kader ağlarını daha da sıkı örmeye başladı. Görevli, dökülen civaya asla dokunulmaması gerektiğini, elli metre mesafeye kadar kimsenin yaklaştırılmaması gerektiğini söyledi. Sesinin tınısı telefonuma cevap veren ilk görevlinin soğukkanlılığına sahip değildi ve hatta biraz gergin olduğunu hissedebiliyordum, “Bir ekip yönlendiriyoruz” dedik. Ne? Ekip mi? Ne ekibi? sorularını zihnimde aşağı yukarı küçük koşu adımlarıyla kovalarken müdür yardımcımız; okul, öğrenci, öğretmen, bütün işlerin gölge patronu sayın Yükselen Yıldız Bey’in odasına çıktım. Oturup olayı anlatmaya başladıktan bir iki dakika sonra telefon çaldı. Yükselen Bey telefonu açıp dinlemeye başladı ve ben bir insanın bu kadar hızlı bir şekilde renk değiştirebileceğine ilk ve son defa tanık oldum. Elbette herkes utanır zaman zaman ve zor durumda kaldığımızda yanaklarımız kızarır mesela, ya da sıcaktan, efordan ten rengimiz kırmızıya çalabilir. Ama gömleğinin kravatıyla birleşen, aşağıya doğru küçük bir açı yapan kısmından başlayıp ve boğazından çenesine, oradan yanaklarına ve burnuna dağılan bordomsu koyu kırmızı renk, o kadar hızlı bir şekilde alnını da geçerek saç diplerine ulaştı ki, Yükselen Bey’in birazdan gerçekten yükseleceğini ve bu enerjinin onu yerden havalandıracağını düşündüm.

Telefonu bana uzatırken dudakları kuru ve teninin yangınına rağmen beyazdı. Ben telefonu alırken koltuğuna kendini bırakması, bir yanlışlık sonucu, etkisi olmadan yapılmış bir hatanın kurbanlarından sadece biri olduğunu idrak eden ve sadece mevkisinden dolayı her şeyini kaybetmiş bir insanın halini düşündürdü bana. Birazdan bu yıkıcı hislerin benzerini yaşayabileceğimi düşünmeden izlerken Yükselen Bey’i – her geçen saniye kaynayan bir kazana daha da çok benzeyen- telefonu aldım. Arayan kadının sesi, orta yaşlı bayanların kendine güvenli tonlamasıyla önce kendini tanıttı. 


İçinden deniz geçen, iki kıtaya yayılmış güzel şehrimizin tarihinde gerici bir ayaklanmaya katılmak için kaldıkları binadan çıkan ve bozguna uğratılan askerlerin torunları tarafından yok edilmek istenen bir yeşillik alan vardır hani, adı Santral Park. Hani torunların yine alt edildiği bir kalkışma olmuştu da, şehrin yöneticisi o parkı kurtaran gençlerle birlikte çay içmek istemişti bir sabah, kuş sesleri ve güneşin tadını çıkarmanın ne de güzel olacağını yazmıştı sosyal medyadan! İşte o kudretli yöneticinin özel kalem müdürüydü arayan!! 

Valiliğin alarma geçtiğini anladım kadınla konuşurken ve ekipler gerçekten büyük bir hızla harekete geçmişti okulumuza ulaşmak için. Kadın bana civanın o rafta korumasız bir şekilde  neden tutulduğunu, nasıl olup da tedbirsizce düşürülebildiğini, o maddeye dokunan veya bulunduğu havayı soluyan birisinin olup olmadığını (!) sordu hızlıca; bulunduğu mevkinin bir öğretmen ve memurun karşısındaki irtifasından da yararlanarak. Ben bu sorulara cevap vermeye çalışırken kontrolümü yavaş yavaş kaybetmenin, bütün o iyimser gülümser tavrımın yavaş yavaş sündüğünü ve Yükselen Bey gibi kaynayan bir kazan olmasa da ıslık çalan bir düdüklü tencereye döndüğümü hissettim. 

Çok hızlı bir karar vermem gerekti ama bu kararı verirken kimseye danışmadım, kendime bile -kendim de içinde olmak üzere, genişleyen bu çerçeveyi farklı bir açıdan izlemeye başlamıştım elimde olmadan, sürükleniyordum-Fen Bilgisi öğretmenimiz sayın Çavdar Tarlası, dikkatsizlikten ve başkalarının hayatını tehlikeye atmaktan soruşturulacaktı, müdür yardımcısı soruşturulacaktı ve kötü bir sonuçta kesin patlardı, müdürün o zahmetli süreçleri yaşamasını çok isterdim ama umuyordum ki öğrencilerimiz için ciddi bir sağlık sorunu yaşanmayacaktı. Kazanın olduğu yeni spor odası, eski fen laboratuvarı ve şimdinin suç mahalline gittim ve üzerinde alo atık madde yazan kamyonet okulun bahçesine girdiği sırada civayı yere döktüm. 


Olay yeri incelemesini gerçekleştiren görevlilerin birbirleriyle konuşurken yaptıkları mimiklerden, durumun göstermeye çalıştıkları kadar korkunç olmadığını hemen anladım ve en azından benim içimdeki düdüklü tencere içindeki havayı daha bas öttürmeye başladı. Hemen, girilmez bir alan oluşturmak için şerit çektik ve iş kıyafetlerinin içinde reaktörün çekirdeğinde erimeye başlamış uranyumu soğutacak suyun açılmasını hayatları pahasına sağlamaya çalışan iki görevli, birinin elinde faraş ve diğerinin elinde çalı süpürgesiyle ama mutlaka fiyakalı başlık ve beyaz astronot giysisi ile, yaklaşık 5 gr ‘lık civaya müdahale ettiler. Çalan zille birlikte teneffüse çıkan öğrenciler meraklı gözlerle ama uzaktan izlediler olanları. Soru yağmuruna tutuldum ama öğrencilerimin asıl meraklarını çeken neyin toplandığı değil, ayın yüzeyinden taş toplayan astronotlar gibi giyinmiş görevlilerdi. Emniyet şeridinin ardında zil çalana kadar anlattım merakını yenemeyenlere o maskeli adamların ne yaptığını. Atık maddelerin gezegene verdiği zararlardan falan bahsettim. 

Alo atık ekibinin elime verdiği torbanın içindeydi T-1000. Okulda görev yapan bizlere verdiği psikolojik zarar Terminatör filminde gerçek T-1000’in düşmanlarına verdiği zarardan daha büyüktü. Yaklaşık 5 gr ağırlığındaki civayı alıp götürmemelerini, o boyuttaki bir civa madeninin insan sağlığına zarar vermeyecek kadar küçük olmasına yordum hep. O kadar yaygaradan sonra ekipler geldiğinde “Ben topladım onu ya, haybeden zahmet ettiniz, he he!” deseydim, radyasyonlu çayı içen o eski Bakan gibi olacaktım. Karantinaya bile alınabilirdim. Sonradan o boyutta bir civanın zarar vermeyeceğini öğrendim ama civayla oyun oynarken de zarar verebileceği ihtimalini düşünmüyordum.


Tayinim çıkıp Kut-ül Amara çöllerindeki yeni okuluma doğru yola çıktığımda; Müdür Bey o bazılarımızın hayatına lanet getiren madenin atılması için bu işlerle ilgilenen Belediye birimiyle bağlantıya geçmemişti. 

SEZEN AKSU İLE DÜET VE HEM DE HAMİLEYKEN

Kapı çaldığında birbuçuk aydır olduğu gibi yine aynı manzarayla karşılaşacağımı biliyordum. Ayakta zor duran, kıvrılıp yatabileceği, uyumadan ama hiçbirşey de yapmadan durabileceği bir köşenin hayaliyle yanıp tutuşan; solgun yüzü ve dudaklarından uçup gitmiş canlılığıyla Şemsinur. Uzun paltosunun sağ cebinde birkaç tane haşlanmış patates olacak, sol cebinde ise naylon bir poşet. İlkindekiler mide bulantısını bastırabilmek, hemen hemen bütün diğer yiyeceklerdeki çeşitli kokular gibi mide kaslarını harekete geçirmeden, beslenme ihtiyacını karşılamaya da yardımcı küçük kurtarıcı patatesler. İkinci cepteki ise kurtarıcı gözüyle bakılan patatesin de işe yaramadığı durumlarda ortalığı batırmamak için küçük bir önlem. İçine kusmakmiçin bir torba. Son zamanlarda patatesi daha az, naylon poşeti daha çok kullanır oldu zavallım. Tam birbuçuk aydır böyle yaşıyor sevgilim. Bir bebeğimiz olacağını öğrendiğimiz günün akşamından beri inanılmaz bir koku hassasiyeti ile. İnsanın uyandığı andan uyuduğu âna kadar sürekli olarak midesinin bulanmasını ben kafamda hayal edemiyorum. Hiçbir zaman tam olarak hayal edemeyeceğimi anladığımdan beridir de vazgeçtim ve sadece üzülebiliyorum onun için. Yalnız, sigara konusuna bir çözüm bulmam gerekiyor, çünkü onu çok zorladığımın farkındayım. Bu aramızda büyük bir sorun. 

Uzun zamandır gitmeyi çok istediği bir konser var bu akşam. Sezen Aksu’nun geçen sene çıkardığı “Şarkı Söylemek Lazım” albümünün akustik orkestrayla seslendirilen ve biletlerini çok önceden güç bela bulabildiği bir konser. Daha kapıda gördüğümde anladım, üç ay önce mutluluktan uçarak aldığı, beraber gideceği Seda ile bir sürü plan yaptıkları konseri izlemeye takatinin kalmadığını. Yarı kapalı gözkapaklarının arasından feri kaçmış gözlerini görünce, hele bir de montunun cebindeki eliyle sımsıkı tuttuğunu bildiğim o lanet olası poşetin varlığı; birkaç dakika önce içtiğim sigaranın kokusuyla, o koku gitsin diye çiğnediğim ağır nane aromalı sakızın kokusunun birleşmesiyle oluşan daha beter koku yüzünden sadece kuru bir hoşgeldin ile karşılıyorum onu, öpemiyorum bile.

Gidemeyeceğim Serkan dedi. Rezil olurum oralarda. Konser sırasında öğürtü tutarsa, ya bir de kusarsam. Yok hayır yapamam dedi. Ah güzelim benim, güzel karıcığım, nasıl bir yük oldu sana bu hamilelik. Çok seveceğin bir bebeği taşırken karnında, böylesi kötü günler geçirmek, belki sadece annelerin kaldırabileceği bir ağırlık.

Ayakkabılarımı giydim, Seda ile beraber ben gideceğim konsere. Biletimiz yanmasın, hem de dinlensin biraz Şemsinur, bu akşam gerçekten kötü görünüyor diye düşünürken onun, kapatmak üzere olduğu kapının ardından kırgın, içli, mahzun bakan gözleriyle karşılaştım. Ben gidemezdim. Gitmesi gerekiyordu bu konsere, ilacı olacaktı bu konser onun, iyi gelecekti; hem kusarsa kussundu, sol cepteki poşet ne güne duruyordu orada, sağ cepteki patateslerden atıştırırsa belki bu sefer  tutardı midesini de, yatıştırırdı bulantısını. Hem Sezen’di be, dinlenmez miydi “Ah İstanbul, İstanbul Olalı”.    

•••••••••

İki aylık hamileyim. Planlanmış bir bebek olmasa da karnımda olduğunu öğrendiğim ilk andan itibaren onu ne kadar çok istediğimi biliyorum. Herşey çok güzel olacak ama şu mide bulantılarım olmasa… insanlar bazen algılamakta zorlanıyorlar ama mesela duvar kokuyor, defter kokuyor, halı kokuyor, heryer herşey kokuyor. Canım Kocacığım beni çok seviyor ama sigarayla ilgili bir tercih yapması gerekecek. Belki şimdi o kadar güçlü değil ama birgün o tercihi yaptıracağım ona. Ha, bu arada midemi en çok, “psikolojiktir!” diyenler bulandırıyor.

Sezen ilk kez o İstanbul şarkısını söylediğinde Serkan askerdeydi. Dinlediğinde çıldıracağını hissetmiş ve keşke dinlemese diye dua etmiştim. Üç ay önce aldım bu konserin biletini ben. Başka bir Sezen delisi Seda ile ne sevinmiştik sonunda bulabildik diye. Özellikli bir konser bu, sadece akustik enstrümanlarla sessizce ve mumlar eşliğinde ve sonuncusu aynı zamanda bu konserlerin. Kapıyı kapatmak üzereydim. Dayanamadı Serkan, döndü geriye, mutlaka gitmelisin, iyi gelecek dedi. İyi ki demiş. 

Zaten ezbere bildiğimiz bütün şarkılara eşlik ettik. Ambiyans muhteşemdi, yarı yarıya karartılmış salonda  Sezen muhteşem şarkılarını biz konuklarla birlikte söylüyor, o inanılması güç samimiyeti ile bizi sanki kendi misafir odasında ağırlıyordu. Orkestranın şefi ve piyanosunun başında Ozan Doğulu müzik yeteneğinin zirvesindeydi. Birbirinden ünlü konuklara arada laf atıyordu Sezen, eğleniyorduk. Midem bulanmıyordu, ne güzeldi. 

Nasıl geçtiğini anlayamadığımız konserin son şarkısı “Ah İstanbul”du. Sezen onunla birlikte hatta ondan daha yüksek sesle şarkıya ortak olan bizlere kızdı bir ara kendi üslubuyla: “aman, hem para verip bilet alıyorsunuz, hem de dinlemiyorsunuz, söylemiyorum işte kendiniz söyleyin” deyince ben usuldan devam eden Ozan’ın piyanosuna uyup şarkıyı söylemeye devam ettim. Kimse söylemiyordu o sırada ve kulak kesildi Sezen hemen. “Öyle yerinden söylemekle olmaz, o kadar kendine güveniyorsan gel de burada söyle” dedi. Kendimi alkışlar arasında sahnede buldum. Ama oraya nasıl gittiğimi hatırlamıyorum. 

Kaç yaşından beri Sezen Aksu dinlediğimi, ülkedeki herkese bir yerinden değen şarkılarının benim hayatıma ilk ne zaman dokunduğunu da hatırlamıyorum. Ama o karşımdaydı, aslında ben onun karşısındaydım çünkü burası onundu, onun konseriydi, sahnesiydi. İlkokuldan itibaren bütün eğitim hayatımda şarkı söylediğim bir sahne olmuştu ve sonra TRT korosuyla hep bir sahne deneyimim vardı ama burası Sezen’in di yahu! Bıraktım ben de kendimi onun sahnesine. 

Adımı sordu, Şemsinur deyince, üzülme dedi benim de annemin adı Şehriban. Üzülmem ki ben zaten, ismimim ben. Ben ona iki aylık hamile olduğumu söyleyince çok şaşırdı ve sarıldı bana sımsıkı. Parfümünün ismini bulmaya çalıştım, kolunun altındaki sırtındaki tombul etleri hissederek sarıldım ama en çok da Sezen Aksu’ya sarıldım. Herkesin yok mudur bir Minik Serçe şarkısı; kör bıçağı, Ünzile’si, gitme’si, sarı odalar’ı ve yüzlercesi daha! İşte ben onların hepsine sarıldım. O bana anlattı, seyircilere anlattı ve şovuna devam etti. Sonra arkama geçti ve bu sefer o sarıldı sırtımdan. Şarkı söylemek lazım dediğinde o muhteşem şarkının ismi hariç bir kelimesini bile hatırlayamadım bir an. Endişelenme dedi bana ve daha sıkı sarılıp yanağı yanağımda birlikte başladık şarkıya “ah İstanbul” diye. Yavaş yavaş kolları gevşedi ve salondaki ikinci serçe ve birincisinden bile minik olarak uçtum o son şarkı boyunca. Ozan’la gözgöze geldiğimde orkestrayla da bir bütün olduğumu, zaten içimde hissettiğim gibi şarkının hakkını da verdiğimi anladım ve uçuşum alkışlarla sona erdi. “Afferin kız, doğurunca gel” dedi Sezen ve korumasını çağırıp beni yerime kadar gönderdi. 

Konser sonrası birçok seyirci yanıma gelip tebrik etti, muhteşem bir geceydi; fiziksel olarak hayatımın en kötü günlerini geçirirken, ruhsal olarak belki en yüksek anlarını yaşadım. 

Gece yarısını geçiyordu kapıdan girerken ve gözümdeki ışığa takıldı Serkan’ın gözleri. Uzun zamandır böyle parlamıyordu biliyorum.

Anlatacağım sevgilim, hepsini anlatacağım…

                             



KORKU EVİ – Öğrenci Evi’nde Dehşet

Bugün, tam onsekiz yıl sonra; o bir avuç pis toprağı yastığın altına koyan kişi henüz yaptığını itiraf etmedi.

Anadoluhisarındaki Göksu deresinin kıyısındaydı öğrenci evimiz. Emekli bir polisin kendi evininin üst katına yaptığı bir çatı katıydı. Evren ve Murat’la evsahipliği yaptığımız bu evde bizimle birlikte o kadar çok arkadaşımızın da anısı birikmiştir ki (o evde bulunmuş ve bu yazıyı okuyan herkes mutlaka güzel hatırlayacaktır o evi) , evin kendisinin de bir hafızaya sahip olabileceğini, bizlerle birlikte, yaşanan iyi kötü zamanların ev tarafından da hissedilebileceğini düşünmüşümdür. Bunu düşünmek için çeşitli sebeplerim yok değildi.

Tarihi çok eskiye dayanan Göksu deresi kıyılarında Lale Devri’nin güzel eğlencelerinin yapıldığı söylenir. Şimdi Spor Akademisinin bulunduğu geniş arazi ve Anadolu Hisarı’nın arkasındaki yamaca doğru uzanan yeşillikler içinde dönemin masum aşkları mendillerle, ağdalı söz öbekleriyle yaşanırmış. Sonraki tarihlerde ise iyi gitmeyen devlet işlerinin de bir sonucu mudur bilinmez, o güzel Göksu kıyılarının kuzey kısmı mezarlığa çevrilmiş. Öyle ki uzun süreler görev almış önemli sadrazamlardan Köprülü ailesinin pek çok ferdi burada yatardı. Tabi İstanbul’un her yerinde olduğu gibi burada da yaşanan genişleme ile günümüze ait mezarlar da çatı katımızın da bulunduğu kuzey yakayı sarmıştı. İşte bu eski-yeni mezarların ve Göksu deresinin arasından yürüyerek gidilirdi evimize. Bazı geceler huzurla yürüyebilir, bazı geceler ise bir sıkıntı hissederdim içimde eve varmaya çalışırken.

Taşındıktan bir iki ay sonra sessiz mezarlığın farkına bile varmaz olmuştuk; hatta arkadaşlarımız bile gece yarılarında rahat rahat gelip giderlerdi. Büyüme sancılarımıza, karşı cinsle ilişkilerimize, yetişkinliğe geçişimize, mutlu mutsuz güzel geçen bir sürü günümüze tanıklık etti evimiz. 

Ondokuz ve yirmidört yaşları arasında kaldığımız o evde dönemsel olarak ilgilendiğimiz, oynadığımız ya da nasıl söylenir, üzerinde durduğumuz aktiviteler olurdu. Kılık değiştirme, çeşitli masum ceza oyunları, çeşitli şiddet içerikli ceza oyunları, tehlikeli iddialar, o zamanlar birbirimize dostça yaklaştığımız ve dostluğumuzun o evde sona erdiği çeşitli etkileri bulunan dumancık kaynaklarına ulaştıktan sonra yaşadığımız kahkahalarla dolu geceler, ruh çağırma seansları gibi, katılanları sürekli değişen ama üçümüzün ev sahibi olarak herzaman hazır bulunduğu bir sürü olay yaşandı. Acı, tatlı, güzel, çirkin başka bir sürü şeyler de oldu. Ve korkulu Şeyler de…

Kadim dostum Gökşin bizdeydi bir akşam, Murat, onun yakın bir arkadaşı Fatih, Evren ve onun uzun zamandır görmediğimiz ağabeyi asıl Fatih gelmişti güneyden. Gecenin ilerleyen bir saatinde o dönemin aramızdaki vazgeçilmez oyunu ruh çağırma seansına geçtik. Küçük kağıt parçalarına yazılmış harfler, evet ve hayır yazılarının olduğu daha büyük kağıt parçaları ve ters çevirilmiş bir kahve fincanı. Bütün bu zahmete aslında bir hafta önce kız arkadaşıyla birlikte bu gizem dolu masaya oturma gafletinde bulunmuş ve masayı arkadaşıyla kavga ederek terk etmiş olan Gökşin’in, bir hafta sonra yeniden çeşitli ifritlerin, şeytanların, arada kalmış zavallı ruhların söyleyecekleriyle ödünü patlatmak için kurmuştuk. 

Saatlerce eğlendik. Fincanı ben hareket ettiriyordum ve sanırım aramızdaki tek kurban Gökşin’di. Daha küçük yaşlarımızda da her çocuk gibi böyle gizemli olaylar dikkatimizi çeker, zaman zaman başarısız seanslar düzenler, daha önce ruh çağıran ve geldiğini iddia edenlerin deneyimlerini dikkatle ve tabi ki korkarak dinlerdik. Gökşin daha o zamanlardan beri içimizdeki en yatkın olan ve inanmaya en meyilli arkadaşımızdı. Müthiş lekesiz saflığıyla doğal kurbandı ve bunu daha bir hafta önce parmağımın ucuyla ittirerek yazdığım saçma sapan sözlere inanarak bir kere daha kanıtlamıştı. Ama asıl kurban Gökşin değilmiş.

Oyun bitti, itiraflar yapıldı, gerçekliği tabi ki şüpheli dehşet içerikli maddeötesi hikayeler müthiş bir istekle anlatıldı ve yatma vakti geldi. 

Evren yatmak için yorganı kaldırıp yastığını düzeltirken yastığın altında ve tam ortaya itina ile yerleştirilmiş  bir avuç toprak gördü. Saç kılları, küçük taşlar ve bir avuç pis toprak. Küçük oda o andan itibaren az önceki hikayelerin yeniden anlatılmaya başlandığı; herkesin, bu şakanın çok güzel ve etkileyici olduğunu düşündüğü ama mutlaka odadakilerden birinin yaptığından emin olduğu bir süreç yaşandı. Gülüp eğleniyorduk ama biz ruh çağırma seansındayken kimsenin dışarı çıkmadığını, evde böyle bir toprak bulunamayacağını da düşünüyorduk. Beklenen itiraf gelmedikçe olaydaki gizem dozu yükseliyordu. O odada daha sonra da yaşanacak gizemli ve tehlikeli diyebileceğimiz olayların ilkiydi bu.

Toprak atıldı ama Evren o gece yatağında yatmayacaktı. Bütün çocukluğumuz boyunca hiçbirşeyden korktuğuna tanık olmadığımız Fatih için bu hiç sorun değildi. En korkunç hikayeleri de o anlatmıştı gece boyunca, hatta o toprağı oraya bırakabilecek en olağan şüpheliydi. O Evren’in yatağında yattı ve hepimiz de kendi yataklarımıza yattık. Ertesi gün Fatih yataktan kalkamadı. 

Ben öğleden sonra okuldan döndüğümde Evren ağabeyine, hastaneye gitmeleri için yalvarıyordu. Aynı yatakta yatan Fatih’in inlemeleri duyuluyordu, kalkamadı ve konuşamadı. İçeri girdiğimde Fatih’ten mi yataktan mı olduğunu anlayamadığım bir sıcaklığın odaya yayıldığını hissettim. Zorlukla alınan nefes ve kolaylıkla duyulan inleme sesleri rahatsız ediciydi. 

Akşama doğru ateşi biraz düşünce kardeşinin hazırladığı çorbayı içmek için biraz doğrulan Fatih’in dudakları uçuk yara içindeydi. Manzara o kadar kötüydü ve Fatih’in sağlığından o kadar çok endişe ettik ki; olayın yastığın altında ortaya çıkan toprakla ilgisinin olup olamayacağı aklımıza bile gelmedi. 

İki gün sürdü Fatih’in kendine gelmesi. Ateşler içinde kıvrandığı ilk sabahı zaten hiç hatırlamıyordu. Kendine gelmeye başladıktan sonra hissettiği şey ise yatağa doğru çekildiği, ağırlaştığı ve müthiş bir halsizlikti. Açıkçası bu, dışarıdan da görülüyordu.

Şimdiye kadar, o gece orada bulunan hiçkimse bu olayla ilgili bir itirafta bulunmadı.  Evren, o odada bir iki kez daha ölüm tehlikesi geçirdi. 

OZZY KAFASINDAN VURULMUŞ

Sizin, kafasından vurulan arkadaşınız oldu mu hiç?

Bir zamanlar, bildiğimiz bütün güzel hikayelerin geçtiği mekan olan yeryüzü, artık öyle dehşetli olayların ev sahibi ki, belki sizin de kafasından vurulan bir arkadaşınız vardır.

Benim yaşadığım bu hikaye, belki başka kafasından vurulanlarda olduğu gibi mutsuz ve aşırı acılı bitmediği için  bu anlatı başından vurulanların yakınları üzülsün diye değil, çok sevdiğimiz bir arkadaşımız kafasından vurulduğu halde geçen gün onunla telefonda da olsa konuşup o eski güzel günleri anabildiğimiz, kendisine ve geçmişimize bir sevgi duruşu olarak yazılıyor.  Hikayemiz o büyük klişeye şöyle dönüşebilir ve normaldir bu: Sevdiklerinizi daha çok sevin, yarın bir şekilde yok olabilirler…

Lise’nin hangi sınıfındayım hatırlamıyorum ama trenle yaklaşık yirmi kilometre uzaklıktaki sahil köyü Göbü’ye Gökşin ile beraber gidebilecek kadar büyüğüz demek ki. Alelacele hazırlanıp çıkmamız gerekmişti çünkü sabah telefonda Gökşin, ‘Ozzy’yi kafasından vurmuşlar!’ dedi. İnanın dünya bugünkü gibi değildi. Bugün kafanızdan vurularak öldüğünüzde bir şekilde ölmüş oluyorsunuz. Ölüm çeşitlerinden sıradanlaşmaya yüz tutmuş bir şekil başından vurulmak. Ama o zamanlar lise çağında bir çocuk için bu duyduklarım dehşetin çok ileri bir boyutunu temsil ediyordu. Sizi bu konuda derin derin düşündürmek, yaşanmış ve henüz bilmediğim olayın zihnimde canlandığı şekliyle kendi yorumumu ve bütün ayrıntılarını anlatmak, barut ve kan kokusu bu yazıyı pornografinin içine çeker ama ben sadece kıyılarında gezmek istiyorum. Şimdilik şunları bilin: patlayan bir tüfek, metal şnorkele çarpan saçma taneleri, amcanın gördüğünü iddia ettiği bir porsuk, can dostlarının yanına yetişmeye çalışan iki kafadar ve Ozzy.

Bu Ozzy kısmı çok önemli. Hayatının bir döneminde mutlaka Ozzy diye çağırılmış Oğuz’lardan biri bu, Oğuz Çakır. Kolejli Oğuz ama çok bizden, Zonguldak’ta ilk kez saçını uzatan(bu uzun saç yüzünden oldu zaten olanlar) ve bu yetmezmiş gibi bağlayan Oğuz. O kadar çok arkadaşı vardı ki, yaşı bizden büyük insanlar bazen karşılaştığımızda hepimizi şaşırtan samimiyet ve saygı jestlerinde bulunurlardı ona karşı. Bütün gruplar o aralarında olsun isterlerdi, çünkü onunla birlikteyken eğlenme garantisi vardı. Müthiş bir zekaya sahipti. Derslerinde çok çalışkan olup olmadığını hatırlamıyorum ama espri anlayışı biz ergen yeniyetmelerin sümüklü basit yapışkan cinsellik kokan lakırdılarından çok daha parlak ve yaratıcıydı. Bütün komedyenlerde olması gereken ya da bütün o ortam yıldızı veletler gibi hazır cevap olmasını saymıyorum bile; o an yaşanan basit durumların alternatiflerini kafasında canlandırma, hayali karakterlere bunları uyarlama ve hemen o anda sahneleme özlelliklerine sahipti. İstanbul Pastanesinde Cumartesi öğlen sonraları tek bir sandalye bile bulunmazken oturmak için, onun her masada yeri hazırdı. Telefonda bir arkadaşımızı kandırırken olayın aslında yanımda duran ve palavra sıkan Oğuz’un anlattığı gibi olmuş olabileceğini düşünmeye başladığımı hatırlıyorum mesela veya onu kızdırmanın cezası günlerce süren, ortamda üzerine oynama olurdu. Çok güzel günlerimiz oldu.

O sabah vurulduğunu öğrendiğimde ‘Öldü mü?’ diye sorduğumu hatırlıyorum. Kuzeni ve çok yakın arkadaşı da olan Gökşin ölmediğini ama ayrıntıları da bilemediğini söyleyince ailesiyle birlikte tatilini geçirdiği o kıyı köyüne doğru uzadıkça uzayan bir yolculuğa çıktık. Bir iki saat sonra güneşin yavaş yavaş kavurmaya başladığı sahilin yanındaki küçük bir restoranda ailesiyle birlikte kahvaltı eden Oğuz’un yanındaydık.  Girdiğimizde arkası dönüktü ve birşeyler atıştırıyordu. Endişeliydik, kafasının tamamı gözlerinin biraz üzerine kadar sargı beziyle örtülüydü. Yanında aniden beliren bizi görünce önce boş ama çok boş gözlerle bize baktı, tanımadığı belli oluyordu.Ne kadar kötü bir durumda bulunduğumuzu bugün bile çok canlı bir şekilde hatırlıyorum. Çok sevdiğimiz Oğuz başından vurulduğu halde ölmemişti ama artık eski Oğuz değildi galiba.

Sanki bir an bizi tanımak istiyormuş gibi geldi bana, ama o önce gözlerini yavaşça yere indirdi, çok yavaş hareket ederek kafasını yana doğru eğdi; kafası bize doğru eğikken gözlerini kahvaltı tabağına çevirdi ve ağızının kenarından ince bir tükürük parçası akarken çatalının ucundaki peyniri dudaklarının arasına hizalamaya çalıştı ve beceremedi. Sonra…

Çok sıcak bir günün habercisi güneş sabah uyutmadı onu ve erkenden çadırdan çıktı. Şnorkel, palet ve zıpkınını alıp sahilin kuzey tarafına sığ kayalıkların oraya biraz balık avlamaya gitti. Derinde pek iyi olmadığı için yüzeyde avlanmayı severdi. Suratı suyun içinde, uzun saçları ise sabah güneşiyle iyice parlayan suyun dışında ahenkle savrulurken birden bir patlama sesi geldi ve hemen arkasından metal şnorkel borusuna çarpan çınlama sesleriyle birlekte kafası suyun içine hızlıca bastırlıyormuş gibi oldu. Olanları birinin şakası zannedip, bu kötü şakayı kimin yaptığını görmek için kafasını sudan çıkardığında kumsalın bitip kayalıkların başladığı yerde elinde tüfekle yaşlı bir adamın ona baktığını gördü. Kafasının içinde keskin bir yanma hissiyle ‘Amca ne yaptın?’ diye sormaya çalışırken gözlerine akmaya başlayan kanla birlikte kızıllaşan dünya ve bayılma, hastane, müdahale, emniyet, yaşlı adama biraz çıkışma ama şikayetçi olmama. Bugün hatırlayabildiğim, amca parlak suyun yüzeyinde dalgalanan gür saçları bir porsuk sanarak Oğuz’a ve hem de kafasına ateş etmiş. 

Sonra… Kahvaltı masasında aklını kaçırmış gibi davranan ve bize de bunu başarılı bir şekilde yutturan Oğuz, o bas sesiyle bir kahkaya koyuverdi. Hemen o an karar verip oynadığı muhteşem oyun sadece bizi değil, yanında onunla birlikte kahvaltı eden ailesini bile korkutmuştu. Aynı zeki, esprili, dost arkadaşımızdı.

Ama artık üç tane fazlalığı vardı. Doktorların çıkarmaya gerek duymadığı ve sağlık açısından problem çıkarmayacak olan üç küçük saçma.

Geçen gün sordum, saçmalar hala kafasında…

 

 

UZUN CÜMLE ve (BELKİ BİR DENEME)

Karakolda sabahladım ben bir gece  çok eskiden sanırım üniversite iki ya da üçüncü sınıftaydım kız arkadaşımla kalmıştık mezarlıkların arasından yürüyerek gidilebilen çatı katındaki öğrenci evimizde o günün akşamında Zonguldaktan sevdiğimiz bir ağabeyin İstanbula geldiğini öğrendik hesapta Gökşini izleyecekmiş o zaman sesi daha güzeldi Gökşinin Sultanahmette bir barda şarkı söylüyordu dinlemeye gittik içtik  bir sürü derken gece yarısını çok geçe kalkmaya karar verdik Anadoluhisarına gitmek zor hesap geldi ki bizim Zonguldaklı ağabey ve arkadaşlarının cebi delikmiş birazcık tabi  delikanlılık var bende hepsini karşılamaz ama hesabımdaki az bir parayı çekmek için o Zonguldaklı ağabeylerle Eminönü bankalar caddesine iniyoruz yolda giderken Yetkindi sanırım ağabeyin adı arabanın arka koltuğunun cebinden bir silah çıkardı meğer el yapımı makineyi satmaya gelmiş İstanbula ben o sırada tramvay durağında inip karşıya geçerek bankalar caddesine girdim sağıma soluma bakınarak koşuyor ve Yapı Kredi bankası arıyorum saat ikiyi çoktan geçmiş yanımdan bir polis arabası hızlıca geçerken aniden durdu ve içinden atlayan iki polis beni arabaya yaslayıp aramaya başladılar durumu anlatmak için cüzdanımı çıkardım ve içinden kimliğimi öğrenci belgemi ve aradığım bankanın kartını gösterip durumu anlatmaya çalışırken geç lan geç diyerek attılar arabaya beni gecenin o saatinde Eminönü ve Sirkecinin arka sokakları tenha ve güzel görünüyordu gözüme  açık ama soğuk bir geceydi Ford marka hücreli bir polis minibüsünün yanına geldik  beni alan polisler minibüsün yanında bekleyen polislere banka arayıp koşarken bulduklarını söylerken ben yine hızlıca kimliğimi öğrenci belgemi ve banka kartımı gösterdim hesabı ödeyebilmek için para çekecek bir banka aradığımı söylerken zırhlı minibüsün arkasına koyuldum orası biraz soğuktu ama daha çok kalbim üşüdü ve sanki işler biraz kötüleşiyor gibiydi yalnızlığımı duyumsadım  ama ben bir gece öncesini düşünmeye çalıştım sevgilimle güzel bir gece geçirmiştim ve gerçekten kalbim ısınmaya başlarken bu sefer Eminönü polis karakoluna geldik beni bir odaya aldılar odada bir polis memuru ve Romen bir kadın vardı daktilonun başındaki polis kadına o sıralarda oynanan ve Türkiyenin ilk kez katıldığı Avrupa futbol şampiyonasında rakibi olan Romanyaya nasıl koyacağını el hareketleriyle anlatıyordu tahmin edeceğiniz gibi ben oradaki terbiyesiz polise kimliğimi öğrenci belgemi ve aradığım bankanın kartını gösterip durumu anlattım bana başkomiserin orada olmadığını geldiğinde beni kendisinin sorgulayacağını söyledi siktiroldu gitti bir ara elektrikler kesildi Roman kadın tedirgin oldu hava soğudu ben dün geceyi düşünüp ısındım güzel geceydi çünkü hava aydınlanmaya başladı ve başkomiser geldi bankalar caddesinde ne aradığımı sordu ben kendisine kimliğimi gösterip kendimi tanıttım öğrenci belgem ile öğrenci olduğumu ve nerede okuduğumu gösterip Zonguldaktan gelen hatırlı ağabeylerimizin parası çıkışmadığı için hesabımdaki birkaç kuruşu çekmeme yarayacak banka kartını gösterirken o bana dün akşam bir sürü ihbar geldiğini Eminönü civarındaki bankalara bombalı saldırı yapılabileceğini öğrendiklerini söyledi sanki bıyığının kenarıyla gülüyormuş gibi geldi o sırada giriş kapısının oradan gece beraber olduğumuz arkadaşlardan ve ben indikten sonra arabada parası olmayan ağabeylerle kalan Evrenin sesini duydum beni arıyor ve eşgalimi veriyordu buradayım falan diye önüne çıktım başkomiser bize dikkatli olmamızı ve gidebileceğimizi söyledi Evren dışarıda bana benden birkaç dakika sonra arabadan indiğini ve beni aradığını söyledi bulamayıp geri döndüğünde indiğimiz aracın polisler tarafından arandığını ve silahın bulunduğunu ve ancak hesabı ödeyemeyen gerizekalı ağabeyimizin o silahı polise vererek bu işten sıyrılabildiğini anlattı sabah olmuştu para nasıl ödendi şimdi hatırlamıyorum ben akşama doğru çok özlediğim kız arkadaşımın kaldığı yurda gidiyordum ve aklımda bir gece öncesi vardı