Charles Baudelaire – Kötülük Çiçekleri

“… ne olursa olsun, kime olursa olsun herhangi bir şeyi açıklamanın korkunç yararsızlığı karşısında durakaldım” diyor önsözde Baudelaire. Onun şiirini, hakkını veremeyeceğim zavallı sözcüklerimle anlatmaya çalışmak da bana yararsız görünüyor şu an. Keşke okurken aldığım keyfi aktarabilecek, onun şiirindeki incelmiş lirizmin büyüsünü satırlara dökecek kudrette bir yazma gücüne sahip olsaydım.

Bazı kitaplar, onları okuyup bitirdiğimde geç kalmış olma hissi uyandırıyor. Aynı kitaplar da, tam zamanında okunduğu için o gizemli tadı verebildiğini düşündürüyor. Baudelaire okurken, bu dünyanın dışından seslenen, asi, günahkâr, ele avuca sığmaz bir şiire, olağanüstü bir ruh inceliği içinden yaklaşıyorsunuz. Bir kaybedenin gururlu hıçkırıklarını okuyordum sanki. Aslında herkesin kaybettiğini bilen, bunu insanlara bildiren bir yeni zamanlar ermişinin ölçülüp biçilerek söylenmiş vahyi gibi. Kitabın ismi şiirler okunduğunda içerik kazanıyor. Başka, aykırı, düzen dışı, zaman zaman hiddetli ve öfkeli olabilen bir düşüncenin inceliklerle örülmüş, zengin bir lirizm ve sade bir süsle bezenmiş anlatımı bu. Kötülük Çiçekleri. Öldürülmüş kadınlar, şarabın verdiği esriklik, şeytana övgü, tanrıya yergi de var dizelerde ancak hep bir çiçeğin olağan güzelliğiyle, başka dünyalara çağıran eşsiz kokusuyla bezeli olarak. Gökyüzü, gök, göklerin ışığı, göklerden gelen… imgeleri, şiiri sürekli besleyen, renklendiren unsurlar olarak karşımıza çıkıyor; bahsedilenlerin düzeyini başka bir dünyanın çağrısıyla, oranın belirgin varlığıyla anlatan bir araç oluyorlar.

Zihnin bir köşesiyle hissedilen çeviri şiir okuyor olmanın verdiği ince tekinsizliğin kısa sürede dağılması ve şairin, farklı bir tat yaratmasının yanında, anlamlandırma zorluğu da yaratan dize yapısının çözülmesiyle Kötülük Çiçekleri bir deneyime dönüşüyor. Güzel şiir okuyor olmanın eşsiz ama anlatılmaz, ruhsal deneyimine. O şiirin, şairinin kişiliğiyle bütünleşen, dehasına özgü parıltının gözlerinizi kamaştırmasıyla devam edip, okuduğunuzu kendinize kattığınızı bilmenin gururlu dinginliğine dönüşen bir deneyim.

‘Şairin hayatı şiire dahil’ deyip sözünün hakkını vermiş başka bir ozana katılmamak mümkün değil Baudelaire’in hayatına bakınca. Büyük şairlerin en büyüklerine özgü ayrıksılığın ruhundan taşıp şiirine aktığını görüyorsunuz biraz araştırınca. Eseri, sanki kişiliğinin çelikten bir parçası, yaşamsal bir uzvu gibi varlık kazanıyor. Önsöz, şairin bile isteye yükselttiği kendi ruhunu tanıyor olmanın verdiği özgüven hakkında yeteri kadar ipucuna sahip. Daha orada özel bir adamın varlığına ikna oluyorsunuz. Şiiri, kendi hayatının sağlaması.

Bazı şairler ve eserleri okuyanda şiir yazma hevesi yaratır, bazılarıysa asla yazamayacağın hissi. Kalın bir lirizme bulanarak ifade etmek gerekirse Baudelaire benim, ikincisine dair yerleşik ve katı inancımı kuvvetlendirdi.

İsmi şiir tarihinde iz bırakmış kişilerin eserlerini yazıldıkları dilde okuyamamak, çeviri konusunu gündeme getirir her okumada. Küçük bir gerilim ile, acaba okuduklarımın ne kadarı ozanın, çevirmen ne kadar kendinden katmış, acaba şu hissettiğim duygu şairden bana geçen mi yoksa çevirmenin şiirin aslını okurken kendi hissettiklerinden bana kalan mı diye düşünürüm. Kötülük Çiçekleri’ni pek çok kişi çevirmiş ve her birinde ufak da olsa farklılıklar var. Eseri okurken bir yandan çeviri hakkında düşünmek de edebiyata dair başka düşünce kapıları açıyor. İçinden geçmesi keyifli davetkâr kapılar.

Sait Maden’in hem eser, hem de bu eserin çevirisi ile ilgili notları çevirinin önemi ve değeri hakkında önemli bilgiler veriyor.

Miguel de Unamuno – Üç Örnek Öykü ve Bir Önsöz

Öykü, şiire en yakın tür. Okurunun sezinleme gücüne bıraktığı alan, tıpkı şiirde olduğu gibi daha geniş. Romanın sınırsızlığına, zamanının büyüklüğüne ve sözcük israfına, dolayısıyla onun konforuna sahip değil. Öyküde okur, kendi zihinsel genişliklerinin-artık o genişlik ne kadarsa-üzerinde gezinebilme potansiyeliyle başbaşadır. Okur, eksiltilmiş-şiire göre daha az-söz ve sıkıştırılmış bir zaman kesiti üzerinde öykü kahramanıyla ya da olayın kendisi ve mekân ile başbaşadır. Meydana gelebilecek sayısız olaydan yazarının seçtiği sadece birisiyle kişisel bir alışverişe girişir. Öykü kişisinin hayal edilmiş gerçekliği, okuyanın gerçekliği ile bir noktada mutlaka örtüşecektir. Öykünün nasıl bir yazınsal tür olduğu hakkında edinilen bilgiler, edebiyatın içinde nerede bulunduğu, nasıl bir yaratıcılığın ürünü olduğunu bilmek de, öykü okur-yazarlığının keyfini arttıran etkenler. Hele büyük yazarların öyküleri, bu konudaki en büyük kaynaklarımız.

Yazarımız Unamuno’da edebiyatın içinde farklı türlerde eserler vermiş olmakla birlikte-roman, tiyatro oyunları, şiir-dönemini ileriye taşıyan öykü anlayışıyla önemli örnekler vermenin yanında; sadece kendi öyküleri için değil, genel olarak öykü adına büyük ve etkili sözler de etmiş. Düşünsenize, kitabına ‘Üç Örnek Öykü ve Bir Önsöz’ koyabilecek kadar sözü olan, kurduğu öykünün çatısını kendisi çatan bir yazar. İspanya’da faşizme karşı gelmenin cezasını sürgünlerle ödeyen akademisyen Unamuno, yirminci yüzyılın düşünsel işaret fişeğini bir önceki yüzyılın sonunda yakmıştır. Eserlerinde varoluşçuluğun adım sesleri duyulur.

Onu okumanın bir başka güzel yanını, önsözde öyküye dair anlattıklarının, kitaptaki öyküleri okurken yerli yerine oturmasıyla fark ettim. Mekânın, zamanın geriye çekildiğini, kişilerin gerçek bir varoluşa sahip olarak nefes alıp verdiklerini sezinliyorsunuz okurken. Kitabın sayfaları kapansa da, hepsi gerçek bir kişiliğe sahip olarak, gerçek duygularla kendi kesitlerinde yaşıyorlar hâlâ. Zaten bir öykü ancak kişilerinin gerçekliğinin önkabuluyle varlığa gelebiliyor Unamuno’ya göre. Yaşadığımız gerçekliğe ya da öykü gerçekliğine sahip olması fark etmez, mutlaka iki tür insan buluyoruz karşımızda her zaman: var olmak isteyen insan ile var olmamak isteyen insan. Bu iki türden insan, öyküyü edebiyatın en özel konumuna taşıyor. Biz o iki tür insanı okuyoruz öykülerde.

Burada da devreye, bizleri güzel öyküler peşinde sürükleyip heyecanlandıran o büyük öykücüler giriyor. Bugün tam bir tanımı yapılamamış ama çeşitli anlayışlarla çok güzel ifade edilebilen öykü, büyük öykücülerle, onların okunmaya doyulmaz öyküleriyle daha bir anlam kazanıyor. Kendi kitaplığımdan Abasıyanık, Sabahattin Âli, Cortazar, Marquez, Çehov, Mişima ve digerleri gibi yazarların, o büyük yaratıcılıklarıyla ileri sürdüğü öykülerin verdiği lezzet pek az yapıtta bulunur. Romanın tadı azdır demek istemiyorum ama bir tür sezgiyle açılabilen kapıdan girilebildiği için öyküye, vaadi farklıdır. Kendinizle ilgilidir öykü, başkasından bahsetse de. Açılan kapı içinizedir.

Kadın erkek ilişkilerinin, kıskançlık, nefret, ihtiras, aşk gibi gerçek duygularla yüklü ama Unamuno’nun daha önsözde belirttiği fikirlerine uygun olarak kendi sesine sahip üç öykü okuyoruz sonunda. Unamuno’dan da özgürleşmiş, varoluşlarına sahip gerçek insanların öyküleri.

Tam da bu ay Varlık dergisinin ‘Yeni Öyküler Arasında’ sayfalarında Jale Sancak’ın çeşitli yazarlardan yaptığı öykü üzerine söylediklerinden yaptığı alıntıları okuduktan sonra geldi bana Üç Örnek Öykü ve Bir Önsöz kitabı. Güzel bir öykü okumak kadar güzel bu sözleri okumak da. Öykünün tanımına yaklaşan, üzerinde düşündürten keyifli sözler. Birkaçıyla bitirelim.

“Kısa öykü yoğunluğu, sözcük seçimi ve ekonomisi, insanı ve durumu keskin fakat o ölçüde yalın işleme tutumu ile kendinde saklı tuttuğu üstünlükleri açığa vurur.” Ülkü Ayvaz.

“Öykü yoğunluktur. Duyarlılığın, gerçeğin ve hayallerin birbirine açılan kapılarından baş döndürücü bir hızla geçip insanın kendisiyle, çevresiyle ve doğayla ve toplumla süregiden ilişkilerini yorumladığı bir oda müziğidir.” Ahmet Yurdakul.

“Çağdaş hikâye insani bir gerçekliği bir aydınlanma ânı çevresinde geliştiren bir tür olduğuna göre ‘kısalık’ bu aydınlanma ânını vurucu, unutulmaz kılabilmek için yoğun olmalıdır.” Tomris Uyar.

Varlık – Kasım’21

…İlginç bir biçimde, yakın coğrafyada bir başka “mutasavvıf” şair, Dante, hemen hemen aynı günlerde Yunus’un yaptığına benzer bir işi yapmakta, o dönemde edebiyatta baskın dil olan Latince karşısında İtalyancayı edebiyat dili haline getirmekteydi. Akdeniz coğrafyasında dil ve kültür üzerinden gerçekleşen böyle bir buluşma, örtüşme anlamlıdır. Kültürel ve/veya dilsel kalkışmaların yakın coğrafyalarda doğrudan olmasa da dolaylı şekilde birbirlerinin rüzgarından esinti aldığı bilinir. Bu iki şair birbirini tanıyor olmasa da biri İtalya’da biri Anadolu’da halka yaslanan dil ve edebiyat anlayışı yaratmada öncü olmuş, biri Hristiyanlık diğeri Anadolu Müslümanlığı çerçevesinde geliştirdiği sufi düşünceyle yarattığı dile metafizik alan açmıştır. Katı klasik yabancılaşma zorundan dönüp halk dilinin sıcaklığına sığınmak, bu sıcaklık içinden yeni bir duyarlık geliştirmek için şüphesiz hem uyanık hem de yetenekli ve donanımlı olmak gerekir. Dante bunları içinde bulunduğu çevreler sayesinde elde edip İtalyancanın yolunu açarken, Yunus hem dervişlik deneyimlerinden hem de Türkmenlerin dilsel geleneğinden beslenmiştir.

Beni Bende Demen Yahut Yunus Emre Bugüne Ne Söyler?

Bâki Asiltürk

Ayfer Tunç – Osman

Oldukça büyük maddi varlığını çarçur eden Osman’ın, ellili yaşlarının başında sefalet içinde yaşarken feci bir kazayla biten hayat hikayesidir anlatılan. Orta yaşlarına kadar, dışarıdan muhteşem görünen hayatı, zenginliği ve yaşam standartlarının yüksekliği acaba Osman’ın mutluluğu için yeterli midir? Osman ucunu bucağını, sonra da nasıl bittiğini anlayamadığı parasını neden değerlendiremedi ve gömüldüğü ruhsal yalnızlık içinde erken bir ölüme sürüklendi? Kahramanın ölümünü, hatta intihar etmiş olabileceğini bile düşündürten sefaletini henüz ilk sayfada okuyacağınız için belirtmekten çekinmedim. Ama zaten, Osman’ın pahalı dolma kalemlerle kaliteli not defterlerine yazdığı yazıların yanında çevresindekilerle yapılan söyleşilerle akan romanı elinize aldıktan sonra, büyük bir merak ve hızla okuyacaksınız. Hacimli sayılabilecek romanın sonuna hangi ara geldiğinizi anlamayacaksınız. Bazen onun lüks düşkünlüğüne, hiç şaşmadan ve sürekli aldığı yanlış kararlara, çoğunlukla kibirli babasına, paragöz kardeşine, büyük bir skandalla hayatının yokuş aşağı yuvarlanmasına neden olan olaylara karışan karısına kızacaksınız. Hepsinin sonunda, içinizde Osman için bir üzüntü kütlesi yer edecek. Ona bir nasihatiniz olacak, hayatının şurasında ya da burasında seçtiği bir yola, o yolun çıkmaz olduğuna dair. Söyleyecek bir sözünüz olacak; sadece size ait.

Edebiyatın sadece okuyarak nüfûz edilen ‘olaylar’ kısmından değil de, üzerine düşünmekten, edebiyatın nesne olarak edebiyatın konusu haline gelmesinden hoşlananlar için de kitap çeşitli lezzetler barındırıyor. Kazaya tanık olanlarla, Osman’ın akrabaları, arkadaşları ve çevresindekilerle onun hakkında röportaj yaparken, olayı kitaplaştırmaya çalışan bir yazarın varlığını farkediyoruz, Ayfer Tunç’un değil. Kavranması güç ama eğlenceli bir şaka gibi, postmodern olanakların ustaca kullanılması kitabı zenginleştiriyor.

Osman’ın defterlerindeki bilinçakışı anlatım, röportaj kullanımı, ileri geri gidişler de eseri modern bir anlatının başarılı, okuması keyifli bir romanına dönüştürüyor. Osman’ın hayatında nasıl bir rolleri olduğunu, acıklı sonuna sürüklenirken hayatının neresinde durduğunu merak ettiğiniz röportaj kişileri kendi sosyal durumlarının bir temsilcisine dönüşüyorlar. Çizgi üstü bir dış görünüş ve standartların çok üzerindeki zenginliğiyle Osman, çevresindekilerin hayatında sıradan bir figüre dönüşüyor o söyleşilerde. Kendisine çarpıp kafasını patlatan kamyon şoförü çalışma saatlerinden yakınır, kendisine pahalı resimler satan bir ressam gelecek sergisinden bahseder, ilk gençliğini birlikte geçirdiği kankası iş hayatını anlatır oluyor. O zaman daha iyi anlıyoruz işte, Osman ne yapmışsa kendine yapmış, erken kaybettiği annesinin bıraktığı ve gittikçe büyüyen boşluk, neredeyse zalim babasının gölgesinde zihinsel gelişimini engellemiştir. Besteleri de olan bir bas gitarist, çeviri yapabilecek kadar yabancı dil bilgisi, sanat okur-yazarlığı ve defterlerindeki başarılı anlatım gücüne bakılırsa edebiyatta da yetkindir ama, yine de eksiktir Osman’ın iç dünyası. Tüketir kendini. Üzülürüz biz de, ama o kadar. Çünkü bazı adamlar çok avantajlı da olsalar, yeniktirler.

İstanbul ve doksanlar da romanda kendine iyice bir yer bulur. O yılların yaşantısı, apartman ve semt hayatı ile birlikte bir sürü döneme özgü nesne, eşya, davranış Osman romanının arka planında hareket eder.

Bütün roman boyunca yakanızı bırakmayacak bir his daha vardır diğer yandan. Osman’ın babası ile ilişkisini okuyan hiçbir erkek, kendi babasını düşünmeden edemez kanımca. Her erkeğin babasında aşamadığı, babasından kalan bir izi, ruhunda bilerek veya bilmeyerek babasının örselediğini bildiği bir yer vardır. Kısa ömrü babasına duyduğu öfke ile geçen Osman, az çok hepimizi, bütün erkekleri temsil eder. O öfke pek tabii, sevilme ihtiyacının asla doyurulamayacak, en dıştan görünen acıklı ve çaresiz yansımasıdır.

Murat Özyaşar – Aslı Gibidir (Diyarbakır Hikâyeleri)

İki masa arka tarafımda oturuyorlar, anne baba, iki çocuk. Anne çocuklarla Türkçe konuşuyor. Baba İspanyol ve o da kendi diliyle anlatıyor. Başka zaman başka yerlerde de duyuyorum sık sık, çift dilli yetişmenin çocuğun zihinsel gelişimini olumlu etkilediğini. Bizde de çift dilli yetişen çocuklar var ana dilini yutmak zorunda kalan. Yani çift dil bizde uzun zaman ne zihin geliştirmiş ne beden. Olan bile bozulup sakatlanmış, korkudan.

Murat Özyaşar’ın kısa öykülerden oluşmuş kitabı Aslı Gibidir bittiği zaman burulmuş yüreğinizle oturacaksınız bir zaman; eğer seçme şansınız olmadan doğduğunuz bu ülkeyi gereğinden fazla sevdiğinizi hissediyorsanız.

Devlet denen aygıtı düşüneceksiniz. Neye dönebildiğini, neler için kullanılabildiğini bu günlerde daha iyi anlasak da, bunun çağlar boyu böylece sürdüğünü ve galiba süreceğini. O yüce, kocaman görüntüsüyle sadece sizin bizim gibileri korkuttuğunu, aslında ele geçirilebildiğini ve kötülüğün de ona hükmedip korkutmaya devam ettiğini. Resmî tarih denen eksik ve yönlü bilginin çevrenizi nasıl sardığını, onun içinde büyüdüğünüzü, ellerde bayrak dillerde marşlar. Özyaşar, Herşeyi Değiştiren Adam diye bir başlık açmış, kadim şehrin isminin bir gecede nasıl değiştirildiğini anlatmış içinde. Çok sevdiğimiz o adamın herşeyi değistiremediğini düşüneceksiniz okuyunca.

Diyarbakır ve onun hallerini, sakinlerini, çağlar boyu başından geçenleri okuyorsunuz kitapta. Edebiyat ve dil ekseninde başlıyor yazılar. İki dilin içinden, büyük bir zenginlikle görüyoruz manzarayı. Edebiyat olduğu yere sevgi de getiriyor tabii ve sonra insanlar gelmeye başlıyorlar Diyarbakır’ın içinden dışından yamacından yöresinden. Şenlik başlıyor o zaman, büyük insanlığın çevresini sardığı ateşin başında. Ne kürt kalıyor bir yerden sonra ne türk, bütün ulusların baş harfleri küçülüyor. Hiçbiri bir insanın yaşamından daha değerli olamıyor. Hiçbir çocuğa başka bir çocuktan üstün olduğu öğretilmiyor.

Ama yine de, uzun sürmüş barış mücadelesi bir terör saldırısında son bulan Meryem Ana’yı okuduktan sonra, çok istediği barışın ne ülkeye ne dünyaya gelmeyeceğinin burukluğu oluyor kitabın son sayfasını kapatırken size eşlik eden. Ne dillerin, ne sevginin, ne de güzelliklerin gücü yetmiyor dünyayı iyileştirmeye. Edebiyatın bile, yetmiyor.

Arthur Schopenhauer – Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar

Kitaplıkta daha iyi anlaşılabilmek için yeniden okunmayı bekleyen Nietzche’nin kitapları, filozofları biraz olsun anlayabilmek için sistematik bir şekilde felsefe çalışmak, belki uzaktan da olsa bir programa kaydolmak ve bol bol okumak gerektiğini öğretti bana. Schopenhauer’ı okurken, haliyle Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Felsefe bölümünün faydasını gördüm. Yeniçağ Felsefesi dersinde çok da derine inmeden sunulan görüşleri, onun felsefe dünyasındaki konumlanışı yönünden bilgilendirici oldu. Havada kalan, birbiriyle çarpışarak oradan oaya savrulan Nietzche okumalarından kalanlar, belki daha sonra yapılacak bilinçli okumalarla yerli yerine oturur. Çünkü artık biliyorum ki, Schopenhauer, Nietzche ‘yi öğrencisi gibi etkilemiş bir filozoftur.

Bir filozofun yapıtı, düşüncesinin hangi çağda ortaya konduğu ile bağlantılı şüphesiz. Belki dünyadaki pek çok gelişmeyi yaşandığı çağ belirliyor ama bir bakıma çağı belirleyen de filozof oluyor. Sanat, edebiyat, bilim, toplum, ahlak vs. hepsi çağının ruhunu oluşturan filozofların düşünce dünyasından, onların gerçekle ilgili aksiyomlarından süzülerek yaşamın gerçeğine karışıyor.

Schopenhauer’ı da doğallıkla ayrı düşünemeyiz bu durumdan. O da, insanı ve onun yapıp etmelerini, varoluşuyla ilgili sorunlarını, çağının öncüsü olarak incelemiş ve kendisinden sonra gelen pek çok düşünürü etkilemiştir. Ayrıca, Aydınlanmanın insanı evrenin merkezine koyduğu bir dönemin ayrıksı bir düşünürü ve ününü hak etmiş biri olarak anılmaktadır hâlâ. Ancak o, insanı konumlandırdığı noktada karamsar bir tablo çizer önümüze. İnsan, gereği olmayan varoluşunun kıskacında asla iyi olmayan ve olamayacak bu dünyada kazanamayacağı bir mücadeleye mahkûmdur ona göre.

Bu mahkûmiyete neden olan kavram aynı zamanda bizi Schopenhauer’ın felsefesini açıklamakta kullandığı anahtara götürür: istenç. Bizler, istençin yönlendirdiği kişiler olarak, irademiz ve yazgımızın da üzerinde hüküm sürene boyun eğeriz. Yaşamımızı o belirler, bütün dünyamızı onun gölgesinde ve kontrolünde kurarız. Dünya istencin kendisidir.

Hızlı bir araştırmadan sonra elde edebileceğimiz ve biraz daha fazlasına okul kitaplarında da yer verilen bu gibi bilgilerden sonra, Aforizmalar kitabı tabii ki daha anlaşılır ve öğretici oldu. Bir filozofu kendi dilinden anlayabilmenin zorluğunu daha önce okumaya çalıştığım Nietzche kitaplarından deneyimlemiş biri olarak, elimde bulunan Mustafa Tüzel çevirisi için minnettarım diyebilirim. Sayesinde bir filozofun karmaşık ve birbiriyle çarpışma hızı gittikçe artan düşünce parçacıklarının dünyasına rahat okunabilir ve anlaşılır bir Türkçe ile girip, keyifle okuyabildim.

Bir filozofun fikir dünyasının ve düşünce sisteminin anahtarlarını sunduğu önemli bir kitabının içeriği amatörce kotarılmaya çalışılan bir yazının içinde ne denli düzgün anlatılmaya çalışılsa da, bahsedilen düşüncelerin tekrarından ibaret olacaktır ama bunu göze alarak, filozofumuzun aydınlatıcı metninden, ana hatlarıyla bahsetmek istiyorum. Sonuçta burası kitaplar hakkında yazıların yayınlandığı ve kitaplara yazılan yazıların biriktirildiği bir alan. Yani, belki sadece yazmaya çalışarak bile bir antrenman ortamı yaratıyor olabilirim kendime.

Mutluluğun, anlık ulaşılmış ve doyurulmuş haz duygusuyla değil, mümkün olan en acısız hayat ile yakalanabileceğini söylüyor Schopenhauer. Acıdan kastın, bildiğimiz ağrı anlamında söylendiğini ifade etmeliyim. Dolayısıyla sağlıklı bir vücut mutluluğun en önemli ihtiyacıdır. Ağrısız bir hayat varoluşumuzu anlamlandırma konusunda en önemli desteğimizdir, yoksa ulaştığımız an elimizden kayıp giden ve yeniden yakalayabilmek için yaşam enerjimizin çoğunu tükettiğimiz hazlar, sadece mutluluğun yanlış yorumlanmış hayaletleridirler. Onları yakaladığımızda, uğrunda çok fazla kayıp verdiğimiz bir gölgeyle karşı karşıya kalmışızdır aslında. Zaten hemen ardından, yani biz yeni bir tanesinin peşinde koşturup kendi mahvımıza yol almaya başlamadan önce yok olup gitmiştir bile.

Schopenhauer kitabında, insanın bilge bir yaşam ve mutlu bir hayat sürmesi, ayrıca kendisi ve çevresinde olan biteni çözümlemesi için gereken bilgiyi üç madde altında inceliyor.

Bir kimsenin ne olduğu: sağlığımız, mizacımız, yaklaşımımız, tepkilerimiz, karakterimiz gibi kişisel özelliklerimizin sıralandığı bu madde en önemli varlığımızı ifade ediyor. Asla değistiremediğimiz bu özellikler bizi oluşturuyor ve dünya ile yaşamı bu özellikler arkasından görüyoruz. Başımıza gelen her ne olursa olsun hepsini kendi bilincimiz içinden değerlendiririz. Aslında bilincimizin içindeyizdir ve karakterimiz, bütün yaşamı izlediğimiz penceredir. Neşeli bir kişilik en büyük hazinedir.

Bir kimsenin neye sahip olduğu: Mal varlığımızı, sahip olduğumuz maddi varlığı ifade eden bu başlık, aslında birinci maddede bahsedilenlerle bir anlam kazanıyor. Çok büyük bir zenginliğin içinde ve haz peşinde geçen bir hayatın mutluluğu sorgulanıyor ya da maddi yönden yoksul ama sağlıklı bir vücut ile varlığını kurak bir zihinsel sıkışmışlık içinde kalıp değerlendiremeyen insanlardan örnekler veriliyor. Can sıkıntısı başımıza gelebilecek kötülüklerin en büyüğüdür ve eğer zamanımızı değerlendirecek bir zihinsel altyapıya, sanat okur yazarlığına, entelektüel birikime, büyük kafalı adamların yapıtlarını anlamaya çalışacak bir eğilime sahip değilseniz bu kötülüğün uçurumuna yuvarlanabilir ve çok varlıklı olsanız bile anlamlı bir şekilde kullanamazsınız bu varlığı.

Bir kimsenin neyi temsil ettiği: İnsanların, başkalarının gözündeki değerine yönelik olarak şan, rütbe, mevki gibi kurumların bilge bir yaşam üzerindeki etkileri inceleniyor bu madde altında. Yine birinci ve en önemli madde ile bağlantılı olarak, değerimizi kendimizin belirlediği, dışarıdan gelen ve belirli bir değer atfedilen böyle ünvanların ancak kişiliğimizle birlikte bir anlam kazandığı işleniyor. Onur ve ün kavramları çarpıcı düşüncelerle anlatılıyor. Hayatımız üzerinde, başkalarının düşüncelerine verdiğimiz değer bizi nasıl da yanlış yönlendiriyor.

İtiraf etmem gerekir, kitabın başlığındaki aforizmalar kısmı bende, özlü sözlerin toparlanmasıyla oluşturulmuş, kısa ve hızlı düşünce parçacıkları oluşturan bir kitap okuyacağım hissi yaratmıştı. Oysa bir anlatı gibi akan kitabımızda yazan neredeyse her cümle aforizma gücünde. Öyle ki, altını çizdiğim satırların üzerinden neredeyse bir okuma seansı süresinde tekrar geçebildim. O yüzden yukarıda yazdığım kısa ve sıkıcı açıklamalar, soğuk ve anlaşılmaz yazı parçaları okuyacağınız yanılgısına düşürmemeli sizi. Çevirinin de yardımıyla, çoğu noktada kendinizle yüzleşecek, bazen rahatsız edip bazen hoşunuza gidecek çıkarımlar okuyacaksınız. İnsan varoluşuna gerek olmadığı ama varoluş gerçekleştiği için de bir şekilde yaşanması gerekliliğine inanmış bir yüksek adamın üstten ama samimi düşüncelerine şahit olacaksınız. Okuyacağınız satırlar arasında alacağınız derslerin, karşınıza çıkmış veya çıkacak gerçeklerin olmaması da mümkün olmayacak.

Felsefe merakınız var ise, aydınlanma dönemiyle birlikte insanı düşünce dünyasının odağına daha köklü bir şekilde yerleştiren, ancak karamsar bir tablo çizen filozofların fikirlerine de ilgi duyacaksınız. Ne kadar anlaşıldığından bağımsız olarak her dönem popüler olan Nietzche’nin en çok etkilendiği düşünür olan Schopenhauer, o kızgın portresinden izlemeye devam edecek hayatı. Biz onu okumaya ve anlamaya çalışmaya devam edeceğiz; karamsarlığı, bir kehanet gibi kendini gerçekleştirmeye her zamankinden daha çok yaklaştığı bu dönemde bütün çevremizi sarar ve hayatı kuşatırken hem de.

Selçuk Altun – Ayrılık Çeşmesi Sokağı

Bu yazıda bahsedebileceklerimi kurarken kafamda, kitabın içinde altını çizdiğim şu satırları anımsıyorum, ve ‘defterime layık giriş için bir acemi avcı gibi teyakkuzda yaşamak…’ sözlerini altı çizili buluyorum. İçgüdüsel bir şekilde, sanıyorum ikinci sayfada başlamıştım avcılığa ama acemiliği unutmadan.

Aslında Selçuk Altun ile ilgili bir yazıda teyakkuz halinde bir bekleyişe gerek yok çünkü kendisini eskiden beri bilirim. Basılı medyaya bu günden çok daha fazla güvendiğim ve Cumhuriyet gazetesi okuduğum günlerde tanımıştım kendisini. Perşembe günleri çıkan kitap ekinde ‘Kitap İçin’ diyerek bir köşede numaralandırılmış maddelerle kitaplar hakkında, içlerinde yazanlar, yazarları, okuyucuları, biriktirenleri, paylaşanları hakkında bilgiler yazardı. Kitapların dünyasında yaşayan, orada nefes alıp veren okurlar için yazılmış, lezzetli bilgilerle buluştuğum Perşembe günlerini daha bir hevesle beklerdim.

Ayrılık Çeşmesi Sokağı kitabı da aslında o yazıların devamı niteliğinde incelenebilir. Ancak, sadece ‘Kitap İçin’ yazılarını ve Selçuk Altun ‘un kitaplarla ilişkisini bilenler bu bağlantının farkına varacaktır. Çünkü eserimiz, edebiyat dünyası ile ilgili küçük veya büyük bir sürü güzel, faydalı, ayrıntılı, hoş ve merak uyandıran bilginin üzerine giydirilmiş basit bir hikaye olarak, rahatça ve hatta ozellikle finali açısından bir Yeşilcam filmi izler gibi okunuyor. Bizler hafif hikayeyi takip ettiğimizi düşünürken, aslında kitap ve edebiyat sevdalılarının yollarının bir şekilde kesiştiği başka hikayelerin ayrıntılarına yolculuk ediyoruz. Düşünün, başkarakterlerimizden birinin son isteği bir aforizmalar kitabı yazmak. Bir de hanedan mensubu olup, yurt dışında felsefe okumuş bir roman kahramanıysanız, bütün o edebî bilgilerin arasına hem siyasi hem de düşünce tarihine yönelik daha nicelerini ekleme fırsatınız olur. Bizim kahramanımız da yazarı tarafından önüne bırakılmış bu değerli fırsatları çok iyi değerlendirdiği için, sadece roman okurlarına değil, kitap sevdalılarına da keyif veren bir eser çıkar ortaya.

Uzun zamandır Varlık dergisinin Temmuz sayılarında, Selçuk Altun’un tam sayfa ilanı yayınlanır. Yeni basılan kitap ilanlarıyla karşılaşmanın normal karşılandığı Varlık gibi bir dergide, kişisel bir tebrik ve teşekkür ilanı Altun’un okuma sevdasının ilanıdır aslında. Dergiyi okuduğu yıl sayısını vererek, içinde taşıdığı okuma aşkını körükleyen derginin yeni yaşını kutlar. Pek çok edebiyat sever için ayrı ve özel bir anlamı olan Varlık dergisi tabii ki onun için de çok önemlidir. Edebiyatın nabzının tutulduğu dergiler içinde de seksen beş yıl gibi bir süreyle ülkenin en eski kurumlarından biri olan dergimiz, belki de Altun’un kitap sevdasında ilk kıvılcımı çakan unsurdu. Gerçekten de Selçuk Altun ismi ile birlikte aklımıza bibliyofil kavramı gelir.

Kavram, eski Yunanca anlamıyla kitap severliği işaret etse de, bundan daha derin anlamlara açılan bir sözcük. Sevginin tetiklediği ama birkaç adım ötesine geçip hafif çaplı bir takıntıyı da beraberinde getiren bir açılımı var bibliyofil’in. Okumanın tutkuya dönüştüğü, zincirleme bir reaksiyonla bitmeyen bir okuma serüveninin içinde halinden memnun kişiye seslenebiliriz bibliyofil diye. Okuduğu kitaba mutlaka sahip olma isteği ve onu kitaplığında bulunan diğerlerinin yanında izlerken keyif almak da kendimde bir bibliyofile benzettiğim özellikler. Bir gün çok büyük bir kitaplığa sahip olabilir miyim bilmiyorum ama ömrümün son saatine kadar elimdekini zenginlestirmeye çalışacağımdan da fazlasıyla eminim. İzlerken, bir bakıma zihnimin içine baktığım hissi veren kitaplığımdan kitap isteyen bir arkadaşıma duyduğum olumsuz hisler ise beni, kitap paylaşmak nedir bilmeyen; bibliyofil’in bir adım ötesindeki bibliyoman katına yükseltebilir ama herkes sınırlarını bilmeli. İlk baskıların, imzalı eserlerin, yayınlanmamış eserleri araştırıp merakla beklemenin eşiğinde değilim henüz.

Selçuk Altun bir bibliyofil olmanın ötesinde, kitaplarında da bu özelliğinin açılımını yansıtıyor. İşlediği konuyu, yazın hayatının içinde gerçekleşmiş ve meraklısına bilgi şöleni yaratan bir kurguyla oluşturuyor. Onun kahramanları entelektüel birikime sahip, düşünmesini ve yaşamasını bilen ayrıca okumayı seven kişiler.

Okurken, şiddet sahnelerinin hızıyla Murat Menteş’in Dublörün Dilemması’nı; Beyoğlu’nun Tarlabaşı semtindeki yaşamın anlatıldığı bölümlerde de …. ‘nın Merhume kitabını anımsadım. O Tarlabaşı semti ki, mesleğime o eski semtin zavallı çocuklarına öğretmenlik yaparak başlamıştım. Azınlık nüfusun terkedişinden sonra çehresi tamamen değişen semt, doğudan göç eden ailelerin yerleşmesiyle sanki bu dünyanın dışında fantastik bir evrene dönüşmüştü. İnsanlık ve onun günümüzdeki durumu üzerine o çocuklardan, ailelerinden edindiğim tecrübe benim için çok değerli. Romanımızda da çok canlı ve gerçekçi anlatılan semt, beni geçmişte kalan, o insanlara öğretmenlik yapmaya çalışırken yaşadığım hüzünlü günlere götürdü. Çünkü formel bir eğitim değildi vermeye çalıştığımız; mecburen değildi. Mesela kitapta anlatılan ve yok edilen torbacı adam gerçekten vardır ve çocuklarından birinin mutlaka öğretmeni olmuşumdur.

Menüdeki ‘Bunlar Oldu’ sekmesinin altında anlatılacak o kadar çok olay var ki hayatımda Tarlabaşı çıkışlı! Ben onları yazana kadar hafif bir giriş olabilir, Ayrılık Çeşmesi Sokağı.

Varlık – Ekim’21

Assmann, kültürel bir beceri olarak tanımlanabilecek hatırlama fiilinin, yazma pratiği ile kurduğu ilişkiye dikkat çeker; ona göre yazma edimi, hatırlamanın bir başka tezahürüdür ve şeylerin yeniden inşa edilerek taşınması olarak kabul görmelidir. Ancak unutulmamalıdır ki, yazma pratiği de yeri geldiğinde hatırlama ve/veya unutmanın ideolojik bir aracına kolayca indirgenebilir; bu vesileyle, talep edilen toplumsal ilişkilerin yazma pratiği ile tekrar kurulabilmesi de mümkündür.

Güven Arif Sargın

Hafıza Mekânları, Pratiği ve Öznelerine Dair Kısa Bir Ankara Hikayesi

Elyesa Karagöz – Yazılmamış Aşk Güncesi

Beğenmediğim bir kitap mı, iyi bir yazar olamayacağımı bir kez daha yüzüme vuran? Edebî lezzeti yüksek, içinde derin düşünce izleri taşıyan, zaten milyonların da okuduğu ve belli bir beğeni seviyesini yakalamış kitaplar hakkında, hem de kendi köşenden atıp tutmak kolay değil mi? Hoşuna gitmeyen, beğenmediğin ve üstüne üstlük yazarını da tanıdığın bir kitap hakkında yaz bakalım şimdi. Göster bakalım eğer varsa marifetini. Kırmadan dökmeden, eleştirini inceltip bir kitap yazısı inşa edebilecek yeteneğin var mı görelim.

Gerçeğin, nerede bulunduğumuza, etrafı nereden izlediğimize bağlı olarak değişebildigi post-truth çağında yazar olmanın tanımı da değişti. İçinde yazma dürtüsü uyanmış ve sadece okuma yaparak o dürtüyü ninni ile uyutamayan biz yeteneksiz ya da yarı yetenekli, ama çok hevesli kişiler, kendimize kendi çapımız kadarcık da olsa bir yer bulabildik bu garip çağda. Oysa daha bir kaç sene önce, okunsun ya da okunmasın insanlara hitaben, hem de bir takım önemli edebî eserler hakkında bazı fikirlerimi yazabileceğimi düşünemezdim. Yazarcılık oyunu kurdum şimdi kendi kendime, birkaç yıldır yorum yapabiliyorum o küçük oyun evinin içinde. Ancak, evcilik gibi sadece kurulan oyundakilerin inandığı bu sahte gerçekliğin farkında olmalıyım ki, bırakın yeni tanıştığım insanlara kendime ait bir sanal alanda-burada- okuduklarımdan bende kalanları yazdığımı söylemeyi, bazı pek yakın arkadaşlarım böyle bir alana sahip olup orada çiziktirdiğimi bilmez bile. Bu arada bilenlerin, yüzdesi pek çok kısmının bu yazıları okumadığını, okumayanların yüzdesi pek çok kısmının da genelde okumadığını söylemem gerek. “Son yazında bahsettiğin arkadaşlarından olmadığım için mutluyum!” diyecek bir arkadaşa ne çok ihtiyacım var!

(Şimdi, bulunduğum irtifayı iyice düşürdüğüme göre, nerede olursa olsun bu çizgiden yukarıda kalacak kişiler için biraz eleştiri oku gönderebilirim.)

Diyeceğim o ki, Elyesa Karagöz’ün de çokça hevesi ve bu hevesi fizikî dünyaya aktaracak ilişkileri, artı bir de azmi olmalı. İlk karşılaşmamızda bana iki kitabını birden hediye etmesi, benden çok daha fazla girişken, kendine güvenen ve okunmayı seven biri olduğunu hissettirdi bana-bunların tam tersi olduğum için de böyle hissetmiş olabilirim!?-. Kitaplarını okuduğum yazarlar arasında burada yazılanları okuma ihtimali en yüksek olan kişi kendisi olsa da keşke bu yazıyı okuma ihtimalini bilebilseydim.  Nedense Ferit Edgü’yü ya da Charles Dickens’ı üzmeyi, Elyesa Karagöz’ü üzmeye tercih ederim. Ama dedim ya iyi bir yazar değil, sadece heveslisiyim. O yüzden kitabı bitirdiğim birkaç gün öncesinden beri top çeviriyorum zihnimin içinde. Tıpkı şu an olduğu gibi.

Bu kitaptaki yapı, Unutmak İşime Geliyor isimli ve daha önce burada bahsettiğim kitabına nazaran daha güçlü. Anlatılmak istenen daha kararlı ifade edilmiş ama karakterleri yakından tanıyamıyor, sürekli diyaloglar halinde devam eden akışta, birbirine seviyeli şakalar yapıp takılan insanların karşılıklı rollerini okuyoruz. Sayfaları boş bir kitabın basılma aşamasına odaklanan hikayesi ile orjinal olan fikir, bir türlü derinleşemeyen, yüzeyde kalmış bir senaryo gibi devam ediyor. Okuma hızı o kadar yüksek ki, bittiğinde hiçbir karakteri tam anlamıyla tanıyamadığımızı anlıyoruz. Sanki bir okuma provasında hızlıca göz gezdiriyoruz metne. Sürpriz sayılabilecek son ise bütün bu yüzeyselliğin getirdiği sıradanlığı kıramıyor.

Yazdım işte. Kitap hakkında samimi düşüncelerimi belirttim. Şimdi Elyesa Hoca düşünsün. Kendisi şimdi eğer bu yazıyı okuyup bana bu şerefi bahşederse, “daha iyisini yaz da görelim Serkan Hoca!” diyebilir. Ezilip büzülerek ve biraz utanarak, çelimsiz bir savunmaya geçebilirim. İşte biraz okuma zevkinden, özel ilgilerden, beklentilerden bahsederek karşılık verebilir, belirgin bir mahcubiyetin arkasına gizlenip kem küm edebilirim. Bu durum iyi bir yazar olamadığım için gercekleşecektir ama yine de iyi bir okuyucu olduğumu değiştirmez. Ve bilirsiniz, bir kitap basıldığında artık yazarının değil okuyucularındır. Bir yazar heveslisi olarak da devşirdim işte, yazdıkları hakkında zihnimde dolaşan fikirlerden bazılarını.

Elyesa Karagöz ile belki edebiyat değil ama yazma konusunda aynı ateşi yüreğimizin bir yerinde beslediğimize inanıyorum. Farklı şekilde harlıyor olmalıyız ki onun alevi daha hırçın. Ben kendi yağımda kavrulurken o, açmış kendini. Okuruyla yarattığı kesişim, fiziksel bir objeye dönüştüğü için eleştiriye de daha fazla açık hale gelmiş. Önce bir edebiyat okuru, sonra da okuduklarını daha iyi anlamak için yazan biri olarak derinleşmesini isterim kendisinin. Karakterlerini daha içerden tanımak, olaylar hakkında kısa kısa ve yüzeysel değil, içimde bir anlam yaratacak, okuma emeğinin karşılığında ruhsal bir tatmin oluşturacak cümleler isterim.

Yazılanlar zaman zaman ve hatta çoğunlukla konunun dışında bir yerlere savrulsa da, nedenini bulmaya çalışırken bir boşalma yaşayıp çevresindekilere geçmişini anlatan birine, bağlamdan tamamen kopuk olarak ve durduk yere ‘salavat getir bacım!’ dedirtmek de nedir ayrıca?

Ferit Edgü – Yazmak Eylemi

Huzursuz

Okunacak kitaplar arasına ne zaman girdiğini hatırlamaya çalışıyorum. Satın almadığımı biliyorum, çünkü okuma listemde yoktu. O listeye girmemiş bir kitabın kütüphane rafında ve üstelik okunacaklar sırasında ne işi var? Hem ben Ferit Edgü’yü en son ne zaman okudum acaba? Bir hayli olmalı, işte şu raftalar; Av’ı 2009’da, Hakkari’de Bir Mevsim’i de 2010’da okumuşum. İkincisini hatırlıyorum iyiden iyiye, pek beğendiğimi de hatırlıyorum ama Av için aynı düşüncede değilim. İçeriğini hatırlayamıyorum ve bu beni rahatsız ediyor.

Yazmak Eylemi isimli bu kitap okunacak, bu kesin. Ama onu okumadan önce acaba yazarın kütüphanemdeki öteki kitaplarını da yeniden bir gözden geçirmeli miyim? Arka kapakta yazılanlara göre yazar değişik bir takım fikirlere kapılıp, aynı olayı, tam yüzbir farklı bakış açısıyla anlatmış. On sene geçmiş yazarın herhangi bir eseriyle içli dışlı olmayalı. En son, Salâh Birsel’in Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu kitabında altmış kuşağı yazarları arasında Baylan pastanesi tayfasının bir üyesi olarak rastlaşmıştım. Bilemiyorum, kitap durduğu yerde dikkatimi çeliyor.

Değiş-Tokuş

Hayri Pıtır diye dalga geçeriz aramızda, yeniden başlayacakmış okumaya, seriyi tamamlayıp filmlerini de izledikten sonra Harry Potter defterini kapatacakmış. Ancak biraz bana benzeyecek sanırım, okuduğu kitapları rafında görmek istermiş yattığı yerden. Tabii kolay değil benim kitaplığımdan kitap almak. Aynı evin içinde yan odaya transfer bile olsa bir karşılığı olmalı. Daha önceden Saramago’yu kestirmiştim gözüme, Bir Ada Hikayesi. İki kitap için iki kitap alacağım, acaba diğeri ne olmalı? Bizim kıza da bak sen! Neler varmış cılız görünen kitaplığında? Cimri, Denemeler, Sineklerin Tanrısı, Yazmak Eylemi!! Ne? Ferit Edgü mü? Bir sahaftan alınmış gibi solgun ve sararmış sayfalar. O tanıdık rutubet kokusu. “Tamam bebeğim, Hogwarts’da iyi eğlenceler!”

Konu

14 Şubat 1980 Perşembe günü Beyoğlu ‘nda en küçüğünden en büyüğüne mağaza ve dükkanların tamamına yakını kapalıdır. Bunun nedeni, o zamanki adıyla Dev-Genç isimli sol örgütün, bir gün önce militanları aracılığıyla esnafa yaptığı tehdittir. Amaç hayat pahalılığına dikkat çekmek ve siyasi çalkantılarla oluşan iktidar boşluğunu gözler önüne sermektir. Kitabımız, yüz bir farklı açıdan ve dolayısıyla yüz bir farklı tarzda bu olayı anlatır. Amaç yazmanın da bir eylem olduğunu ifade etmek ve tek bir olayın bile yüzlerce farklı izdüşümünün yazıyla anlatılabileceğini göstermektir.

Yazı

Artık kaçınılmaz olduğunu kabullendim. Okumaya başladıktan hemen sonra gelen o hissi duyuyorum yine. ‘Bu kitap hakkında ne yazacağım ve nasıl?’ Fark ettiğim başka bir durum var ki, okuduğum kitaptaki yazarın biçemi beni etkiliyor. Kitaptan hemen sonra yazdığım kitap yazısında, o kitabı yazan yazara öykünüyor, yazdığım yazıya kitaptan bir iz bırakmak istiyorum. Bu, tamamen bilinçle mi gerçekleşiyor yoksa okumayı yeni bitirmenin verdiği etkilenme mi söz konusu tam ayırdında değilim. Ancak elimdeki bu kitabın yazısında neler karalayacağım, birkaç sayfa sonra zihnimde canlanıyor. Yazmak Eylemi ve okuma süreci ile ilgili farklı bakış açılarından oluşan bir yazı yazmayı planlıyorum.

Huzurlu

Filtresinden damlamaya başlayan kahvenin şıpırtısının bile duyulduğu bu saat kitap okumak için çok uygun. Ev insanlarının uyku sessizliği dolaşıyor odalarda. Güneş şu an diğer cephede ama aydınlığı berrak. Birkaç kuş ötüşmeye başladı, bahçedeki ağaçlardan birinde, görünmeyen bir dal üzerinde. Şimdi elimde kitabım. Birazdan ilk sayfasını çevireceğim ve benim için yeni bir başlangıç olacak ama kapağını incelediğim, elimde tarttığım ve fiziksel olarak hissettiğim kitap şu an bile mutlu ediyor beni. Sadece hafta sonları yakalayabildiğim bu ânı, diğer günler hayal ediyorum. Hayallerim küçük ama onlar bile gerçekleştiğinde huzur buluyorum.

Takıntılı

Okuma listeme girmeden kitaplığıma girmeyi becerebilmiş bu kitabı okumalı mıyım? Enikonu ilgisiz değilim, hem yazarına hem yazarının daha önce yazdıklarına. İki kitabını okumuşum zaten daha önce, ilgimi de çekmiş. Ayrıca Edgü’nün kuşağından yazanları bir süredir okumuyordum, yeniden başlamak için küçük bir vesile olur. Ama ya listedeki diğer kitaplar? Başlamak, bir an önce bitirmek için gün saydığım ve giderek uzayan o liste ne olacak? Hem bir de kitap yazısı var. O yazı da sıraya girince, gelecek kitaba başlamam da gecikecek. Nasıl yapmalı bilemiyorum.

Mutlu

Büyük şaire öykünerek söyleyebilirim, okumanın mutlulukla bir ilgisi olmalı. Hayatla, ilgi alanlarınla, merakların veya öğrenme alanınla, zevklerinle ilgili okuyorsan hele, bir kitabın son sayfasını çevirmek seni de mutlu ediyordur. Sadece kendinle, iç dünyanın okuma eylemiyle ilgili saflığına seslenen, o saflığı doyuran bir mutluluk hissi bu. Ben bu eylemi bir de yazma ile zenginleştirmeye çalışıyorum. Zorlansam bile, okuduklarımı bir şekilde zihnime çakmak için, okuduklarımdan kalanları zenginleştirmek için yazma eyleminde bulunuyorum. Bir kitap için kendimce yaptığım karalamalar, okuma eylemini büyütüyor, bir kitap benim için ancak hakkında bir yazı yazdığımda bitiyor. O bitiş anındaki his, benim için mutluluk. Birazdan bu yazıya da son noktayı koyduğumda, yazdıklarımın başarısından daha çok, kendimi mutlu eden bir eylemi bitirmiş olacağım. Yorgun ama mutlu.

Sonuç

Ferit Edgü kitabı Yazmak Eylemi, gerçek hayatta meydana gelmiş bir olayın yüz bir farklı algısını yansıtan bir deneme, bir yazı oyunu. Otuz yıl öncesinin sosyal dokusunu da satır aralarında gösteren bir edebî yolculuk. Aslında zor da bir uğraş, çünkü ben de bu kitap yazısında derme çatma da olsa denemeye çalıştım ve bir kişinin kurmaca da olsa farklı algıları yazıya dökmesinin zorluğunu gördüm. Yeni bir baskısının bulunabileceğini sanmadığım bu kitap, meraklısına iyi gelebilir.