Varlık – Kasım’20

Ve çocuk gitti. Ameliyatı kusursuz geçmişti. Atlatmıştı. Herkes mutluydu. Ama şimdi birden alınıp götürülmüştü. Gitti, öldü, kara melek götürdü. Ve bazen öyle anlar vardır, ne adalet ne zarafet içerir. Sadece yitip gitmiş küçük bir oğlan çocuğu vardır.

Herşey rastlantısaldı. Benim de aynı hastalığa sahip olduğum fikriyle birkaç gün cebelleştim. Ben yaşamıştım. Son kullanma tarihimin otuz yıl üzerindeydim. Yan odadaki çocuk ölmüştü, ben yaşamıştım. Yaşam tamamen rastlantısaldı. Yaşamla ölüm arasında bir parmak şıklatması kadar mesafe vardı.

Bu aynı zamanda uzay mekiği metaforları veya Orfeus’un nazik imgesine de zamanımın olmadığını idrak ettiğim andı. Çünkü şiir varoluşumuzun zarafetten yoksun rastlantısallığını kovmak için var. Şiir şairi yaratmakla kalmaz, onu çevreleyen dünyayı da yaratır. Sahip olduğumuz tek araç o, anlam yaratmanın nihai makinası.

Şiir bir damga degildir. İsmimizin altına çizdiğimiz kalın siyah çizgidir. İsmimizin üstü asla çizilmesin diye altına çizdiğimiz kalın siyah çizgidir. Şiir hiçliğe karşı bir isyan ve BEN BURADAYIM demenin en yüksek perdeden çığlığıdır.

Bu yüzden hüzünlü değildir; hüznünün içinde, konuşan insanlar olarak doğurabileceğimiz en büyük neşeyi ve insanlığımızın en berrak ifadesini barındırır. Hiçliğin sıradanlığına karşı, yaşıyor oluşumuzun kutlanmasıdır.

Şiir ve Acı Çekmenin Korkunç Güzelliği

Paul-Henri Campbell

Türkçesi: Gürçim Yılmaz

Platon – Sokrates’in Savunması

Yazı, düşünmenin de en iyi ve etkili yollarından biri. Zaten yazıya geçirilebildiği, bu sayede kayıt altına alınarak binlerce yıl sonraya kalabildiği için Yunan Felsefesi, düşüncenin yolculuğunda başat role sahip. Felsefe, tabii ki Antik Yunan’a özgü değil,  Hindistan, Çin ve Mısır’da da hayata dair anlamlandırma, toplum yaşamının doğrularını bulmaya yönelik çalışmalar olmuş, ancak Yunanlılar bu çabalarını yazı sayesinde geleceğe bırakabilmişler. Bizler bugün Felsefe dediğimizde, başlangıç olarak Antik Yunan Felsefesini kabul ediyorsak, onlar düşündüklerinin kaydını tuttukları içindir.

Ancak edebiyat, ifade olanaklarının temel kaynağı ve anlatımın ulaşabileceği zirve olarak görülse de felsefi düşünceyi ancak takip edebiliyor. Düşünmenin sınırları felsefe ile genişleyerek ilerlerken, edebiyat o sınırların içindeki insanı ve onun hallerini odağına almak zorunda. Edebiyatta duyum veya üretim olarak ulaşmaya çalıştığımız zirve sanatsal ifade iken; Felsefe sanat ve estetik gibi kavramların ne olduğunu araştırır. Edebiyatın amacı sanat eseri olmaya çalışmak iken, Felsefe, kavramın kendisinin temelleriyle ilgilidir. Kavramsal ve genel bilgi üretir. Bizler, neyin sanat eseri olduğunu, yaratıcılıkla geliştirilebilen binlerce kurgusal yaratı üzerinden edebiyat içinde okuyabiliriz, ama sanatın bir kavram olarak neliği, düşünce yoluyla ve felsefi çizgide bulunabilir. Felsefe kendini edebiyattan yüksekte bulur. Edebiyat özünde bilgiyi kullanır ama hazza yöneliktir; ancak felsefe o bilgiyi yaratır.

Okumaları genişleyen, bir zevk unsuru olarak estetik bir anlayışa edebiyat sayesinde yaklaşmakta olan herkes ister istemez felsefi düşüncenin kapsayıcılığını sezinler. Düşünce sistemleri zaman içinde kendi anlatımlarını edebiyatta bulurlar. Edebiyat severler, etki alanında kaldıkları bütün o eserlerin sayfaları arasında aslında filozofların, dünya ve yaşam ile ilgili düşüncelerini takip ederler. Edebiyat dünyayı değiştiren o düşünceleri, estetik bir pencerenin ardından gösterir bize.

Arkalarında genişleyen bir ufuk çizgisi bırakarak devam eden o okumalar beni de felsefeye, düşüncenin keyif veren yolculuğuna çekti. Uzaktan da olsa kapsamlı bir felsefi eğitimin sonuna yaklaşırken, hayatı anlamlandırabilmenin bilinen en ciddi yolunu öğrenmek, bilginin ne olduğunu, nasıl üretildiğini, olayları, insanları, evreni ve yaşamı daha genel bir açıyla değerlendirebilmek, meraklısı için çok keyifli ve zenginleştirici.

Bilgelik sevgisi, felsefe kelimesinin Yunanca kökeninde bulunuyor. Ancak sevgi yeterli değil bilgelik için. Uzun ve zahmetli bir yolun sonunda, filozofça bir yaşamın ödülü bilge olmak. O zahmeti belki de en çok çeken, sitenin tanrılarına inanmayıp yeni tanrılara tapmak ve gençleri de bu yola saptırmakla suçlanarak ölüme mahkûm edilen ve baldıran zehri içerek ölen Sokratestir. Ilkçağ felsefesi Sokrat öncesi ve sonrası olarak ikiye ayrılır. Bunun nedeni, düşüncenin odağını doğadan insana çevirmesi ve felsefenin konusunu insan olarak değerlendirmesidir. Gerçekten de o, döneminde çok doğal olmakla birlikte evrenin yapı taşının ne olduğuyla, yeryüzünün boşluğun neresinde ve nasıl durabildiğiyle ya da maddenin içeriğiyle değil, insanın nasıl yaşaması gerektiği, erdem, ödevler, sorumluluklar ve topluluğa karşı yükümlülüklerle nasıl doğru insan olunabileceğiyle ilgilenmiş ve felsefenin temel görevinin bu olduğunu ileri sürmüştür. Felsefe tarihindeki bu anlayış değişikliği kendisinden sonra, özellikle öğrencileri yoluyla çok büyük ilerlemelere neden olmuştur. Yaşayış şekli ve hayatını adadığı felsefî görüşleri sayesinde toplum içinde sivrilmiş, eğilip bükülmez karekterinin de etkisiyle, kurtulabileceği bir mahkemede geri adım atmayarak idama mahkûm edilmiştir.

‘Sokrates’in Savunması’ isimli kitapta bizler, onun düşünce tarihinin belki de en önemli ismi olan öğrencisi Platon’un eserini okuruz. Platon, öğretmeninin hayatını, ailesini ve felsefesini, yargılandığı mahkemenin içeriğini,  dönemin siyasi yapısı içinde anlatır. Bugün eğitim kurumlarında ilkçağ felsefesi içinde anlatılan ve Sokrates başlığı altında incelenen konular, büyük oranda Platon’un bu eserinde anlattıklarından oluşur. Kitap, Yunan dünyasının ilkçağ’da oluşturduğu yönetim anlayışını, topluluklararası ve toplum içi dünyayı da objektif bir gözle yansıtır.

İngiliz matematikçi ve filozof Alfred North Whitehead şöyle söylemiş konu Platon olduğunda: “Avrupa felsefe geleneğinin en sağlıklı genel tanımı, Platon’un eserine yazılmış bir dizi dipnottan oluşmasıdır”. Kurduğu okul ‘Academia’ adıyla M.S.V. yüzyıla kadar eğitime devam etmiştir ve ilk kurulan yükseköğretim kurumu olarak bilinmektedir. Düşünce dünyasını kökten etkilemiş idealar kuramı, felsefi düşüncede önemli ve bugün de devam eden bir ayrımlaşma yaratmış, tek tanrılı dinleri bile etkilemiş ve pek çok kavramı nasıl tanımladığımızla ilgili açıklamalar yapmıştır.

Platon’un ilk eserlerinde, kendi düşüncelerini anlatabilmek, onları seslendirebilmek için Sokrates’i diyaloglar yoluyla konuşturduğu bilinmektedir. Sonraki yıllarda, felsefesini oluşturduğu ve ayakları yere sağlam basıp felsefesi daha güçlü hâle geldiğinde kendi sesini kullanmaya başlamıştır. Sokrates’in Savunması’nı oluşturan dört fasikülden ilk üçü Sokrates’in hayatını, ailesini ve felsefe anlayışını tanımamızı sağlayan, nasıl ve neden yargılandığını ve ölüme nasıl gittiğini; özellikle erdemli bir yaşam ile topluluğa karşı yükümlülükler konularındaki düşüncelerini aktarıyor. Bu bölümler bir öğrencinin çok sevip saygı duyduğu hocasına saygı duruşu gibi okunup duygusal bir yakınlığa neden olacak ölçüde etkileyici. Sokrat, bu sayfalarda doğrularına duyduğu güvenle evrensel olana ulaşmayı başarmış ve bunun zorluğunu yalnızlaşarak yaşayan, sözünün doğruluğunu herkesin bildiği ve bu yüzden saygılı bir çekingenlik beslenen tonton bilge sıcaklığında.

Phaidon isimli dördüncü eser ise Platon’un düşünce tarihindeki önemli yerini almasını sağlayan fikirlerini Sokrates’e söylettiği bölümler olarak okunuyor. Ruh ile ilgili düşünceler bir süre sonra ‘idealar’ kelimesinin de ilk kez telaffuz edildiği bir öğretinin aktarılmasına dönüşüyor. İdea kavramı insanın yaşamı algılayıp çözümlemesinde çok önemli bir yeri işgal ediyor ve Platon kurduğu sistemle, düşünce tarihinin seyrini etkilemiş en önemli filozoflardan biri olarak kabul ediliyor. Bugün artık bilimkurgu hikayelerinde ve hayal ürünü galaksilerde karşımıza çıkabilecek gök cisimleri dağılımları ve o günün teknolojisi ile gözlemlenerek aktarılan -merkezde yerküre ve çevresinde dönen güneş, ay ve yıldızlar- gökyüzü, Phaidon’un sayfaları arasında Platon’un dünyayı nasıl gördüğünü aktarıyor. Bu gözlemler çevresini aklıyla yorumlayan insanoğlunun 2500 yıllık serüveninin ilk adımlarını anlatıyor. Bugün düşünen insanın aldığı mesafeyi görmemizi sağlıyor felsefe.

Felsefe, bu kitabın yazıldığı yıllarda ilk büyük ve sağlam adımlarını atıyordu. Mitlerin dünyası insanların düşünsel sınırlarının ulaştığı sorulara cevap vermekte zorlanıyor ve insansı tanrılar biz ölümlülerin ihtiyaçlarını karşılayamıyordu artık. Insan odaklı bir düşüncenin, tüm insanlığı dönüştürecek şafağı parıldıyor ve insanlık yaşamdaki başrolüne çıkıyordu.

Kitabın benim için zihin açan bölümü ruhun ne olduğundan ve yaşamdaki yolculuğundan bahsedilen bu bölüm oldu. Ruhun ölümsüzlüğü ve hayatlar boyu süren macerasında Platon’un anlattıkları muhtemeldir ki tek tanrılı dinlerin de temeline çimento taşıyordu. Çünkü bugün kutsal kitaplarda okunan öte dünya tasvirleri Phaidon’da çok net şekilde ve canlılıkla anlatılıyor. Ödüller ve cezalar, yargılamalar ve çevre, semavî kitaplara transfer edilmiş gibi.

Bugüne kadar okuduğum her filozofun düşünülebilecek hemen hemen herşeyi düşündüğünü sandım. Düşünceyi öyle yerlere taşıdılarki üstüne eklenebilecek neyin kaldığını merak ettim. Ancak her seferinde bir sonraki, öncekinde bir eksik, yarım bıraktığı, tamamlayamadığı, gözden kaçan bir noktayı buldu ve kendi düşüncesine göre ileriye taşıdı. Zincir, belki de insanın hayata anlam katma çabası içinde hiç kopmadan devam edecek. Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Felsefe Bölümünün son sınıfını da geride bırakarak bir Felsefe Lisansına sahip olmak için tekrar ders çalışmaya başlamadan önce okuduğum son kitap olacak Sokrates’in Savunması. Önümde zorlu ve öyle olduğu için de değerli bir yol var. Sonu bilgeliğe çıkmayacak ama bilgeliği izleyen, bilgelerden öğrenen, bilgelik sevgisi ile yürünecek keyifli bir yol.

Yücel Kayıran – Çalgın

Şairi, okuduğum şiiri ile bulabilir miyim? Bulduğum şair midir, herhangi bir kitabında okuduğum işte şu kadar şiirinden sonra? Onun kâğıda bıraktığı kendi içinin izlerini, dehlizlerini mi okurum, yoksa kendi dehlizlerimin karanlık köşelerini mi?

Şiir korkusu var bende, birisinin şiirini okurken içimden geçen şiirle, okuduğumu kesiştirememe, yazanın değil de kendi içimdekinin sesinin peşinden gitme korkusu. Okuduğum şiirle şairini anlayamama, yanlış anlama ya da haksızlık yapma korkusu yazdıklarına.

Bu yüzden şiire ait yazıları şiirden daha çok okurum. Bir şairden dinlemek isterim eserini ya da bir eleştirmenden. Bir dizenin gizli açık tüm anlamlarını, şiirde geçen sözcüklerin dünyayla kurdukları her bağlantıyı onlar anlatsın isterim. Yanılacağımı düşünürüm, iç benim düşündüğüm iç midir, mavi aynı mavi mi, ateş yakar, su akar mı? Nereden bilebilirim, mor halkalarla dağlanmış gibi uykusuz kalmış bir çift göz, çocukluğunda kalmış bir babada isteyip de bulamadığı neyi karalamış özlem diye önündeki kâğıda? Mesela, sevdiğine özleminden ciğerinin köşesi de yanamaz mı şairin bilmem kaçıncı sigarasının korlaşmış ucu gibi? Ya ben bilemezsem, göremezsem içini şairin?

Ama belki şiir dizede kendini bulduğunda artık şairin değil de benimdir. Onun mavisi benim için yeşildir, onun iç dediğini ben yanımda bulurum; dışarısı içim olur belki. Şair son bir an sahip olduktan sonra içinden büyüttüğü mısraya, kaybeder onu. Paylaşıldıktan sonra, okuyan herkes özgürdür artık şiiri okumakta, anlamakta, belki yanlış yorumlamakta. O şiiri yazmış şair artık benim bakışıma hapistir. Ben kendisini bilene kadar, yorumladığım o şiiri yazan eksik kişidir şair.

Kitabına Çalgın ismini veren Kayıran, sözcüğün anlamını açıklamış ilkin.

Ötekinin bakışı/nazarı altında kalan kişinin varoluş durumunu ifade eden bir kelime çalgın. Ötekinin bakışıyla/nazarıyla ruhundan bir parça alınan/çalınan, böylece eksilen ruhuyla çalınan parçanın peşinde dolaşıp duran, o eksik parçayı arayan kişi demek.

Sonrasındaki şiirlerin hepsi sözcüğün anlamını vurgulayan, okuyanı Çalgın  sözcüğünün anlamına gönderen bir söyleyişle yüklü.

Anlamlı bir bütün oluşturabilecek şiirlerden oluşur şiir kitapları. Şairin bütünlükle baktığı bir perspektifi buluruz şiir kitaplarında. Çalgın kitabı da bu tariflere çok uygun bir bütünlük içinde.

Hatta kitap boyunca bütün şiirlerin sesi söyleyenin içine dönük. Başlangıcı kendini buluşa, kendi kendinin ilk farkında oluşa kadar geri gidebilecek bir dönüklük. Bilinçle örülmüş bir duvarlar silsilesinin iç yüzünde sürülen yaşamın çıkışsız karamsarlığı. Kendini içinden oluşturmuş bir yapıyla, şairin yalnızlığına duyduğu sahipliğin bunaltan karanlığı. Öyle ki, şiiri söyleyenin içinde kendine yönelttiği çözümleme ne kadar karanlık olsa da, buna sahip çıktığını, kabullenilmiş bir besleyen olarak o yalnızlığın derinliğini okumak iç tokluğu yaratıyor. Bırakıveriyorsun bir iç kırıklığı, doymuş bir çaresizlik ile kitabı bir yana. İnsan ezilmiş içine bu kadar dönük, daha ne kadar debelenebilir, daha ne kadar anlatabilir uçurumlu içini? Çıkış aramayan bu ağırbaşlı hapisliğe, kendini kendine anlatarak ne kadar katlanabilir?

Yücel Kayıran Felsefe mezunu bir şair ve Felsefik Şiir üzerine kuramsal yazılar ve denemelerden oluşan bir kitabı da var. O yazıları okumadan, şiirini felsefe üzerine neden ve nasıl oturttuğunu bilemeyeceğim. Şiiri anlayamayacağını ve şairin tam olarak ne hissederek yazdığının bilinemeyeceğini peşin peşin belirten bir okur olarak, ben onun şiirlerini derin ve ağır bir psikoloji üzerinde, hesabı görülmüş bir iç muhasebe kaydı olarak okudum.

John Berger – Görme Biçimleri

Elbette o serin Paris sabahında, büyük ve muhteşem Louvre Müzesinin tarihin sanatsal izdüşümüyle dopdolu koridorlarının en kalabalığında, ırksal çeşitlilikle dünyanın her bir köşesini temsil edebilecek bir ziyaretçi cümbüşünün ortasında, fırsatını bulup bir fotoğraf çekebildim. Leonardo Da Vinci’nin Mona Lisa’sı ile birlikte o gün çektiğim fotoğrafın kadrajında, büyük bir mücadele vererek, yağlı boya resim tarihinin belki de en önemli objelerinden biriyle kendi yüzünü aynı kareye yerleştirmeye çalışan onlarca insan var.

Düşündüğümden daha küçük boyutlarıyla, sfumato tekniğini çıplak gözle inceleyebileceğim ve karşısında birkaç dakikadan fazla kalarak belki sanatçıyla bir kontak, bir esrime, belki o mistik havaya nüfuz etme ümidi o an kanatlanıp, bir çok başka resim arasından ve sonsuz koridorlar boyunca kanat çırparak kaybolsa da, o gün sanat ve sanat eserine bakış ile ilgili sorular çengellenmişti zihnimde. İnsanlar büyük gruplar halinde eserin önüne gelir gelmez cep telefonlarını çıkartıp arkalarını dönüyor, esrarengiz gülümsemesi tuval üzerinde sabitlenmiş, yüzyıllardır değeri ile birlikte popülaritesi de artan bu tabloyla özçekim yapıyorlardı.

Onların fotoğrafını çektim ve bugün, örneğin San Pietro Vincoli’de bulunan Musa’nın Hükmü heykeli hakkında birkaç söz söyleyebilir, Michelangelo’nun nasıl bir yanlış anlamayla Musa’ya boynuz yaptığından bahsedebilirim. Büyük heykelin ayrıntılarından, mermerde nefeslenen biçimden nasıl etkilendiğimi ayrıntılarıyla anlatabilirim. Ama iki metre kadar yakınında bulunup, saniyeler içinde arkamdan baskılayan insan kalabalığının tazyikine dayanamayarak tutunamadığım Mona Lisa tablosu ve bana bir yağlı boya resim olarak hissettirdiklerindense, hayır.

John Berger, Görme Biçimleri isimli bir tv belgeseli olarak hazırlanmış ve çözümlemesi yapılarak kitap olarak da basılan eserde görmenin insan varlığının bilinçli oluşumundaki yerini tartışıyor. Kendimizi ifade ettiğimiz, düşündüğümüz, yazdığımız bütün araçlardan önce geliyor görme. Dil sayesinde ve onu kullanarak düşünebildiğimizi bilsek bile, henüz dile sahip olmadığımız bebeklik çağlarımızda çevremizi görerek tanıyoruz. Artık düşünebildiğimiz, dile hakim olabildiğimiz ve kendimizi ifade edebildiğimiz dönemlerde ise kendimize ait bir görme ile şekillendiriyoruz hayatımızı. Ne isek öyle bakıyoruz. Nesnelerin ne olduğu, bizim onlara nereden baktığımızla anlamını buluyor. Olaylar, kendi görme filtrelerimizden geçtikten sonra bizim için ve bize göre gerçek halini alıyorlar.

Ressam, yazar ve bir sanat eleştirmeni olarak Berger, bakışını bu noktadan sonra sanat ve sanat tarihine çeviriyor. Yalnız bu bakışta temelini Marksist düşünceden alan bir eleştirel yaklaşım var. Zaten o bakış sayesinde biz okurlar, Avrupa merkezli sanatın nasıl amaçsal, belli bir zümre tarafından yönlendirilebilir ve sürdürülebilir bir yetkeyle donatıldığıni ‘görebiliyoruz’.

Ah, ne heyecan verici bir duygu uyandırıyor içimizde şu soru! Biz bugün Mona Lisa’ya, onun kendi imgesi ya da yapan usta’nın tekniği, o an hissettiklerini kavramak için mi, yani sanat dediğimiz kavramın bireysel hazzına yönelik bir bakışla mı bakıyoruz? Yoksa yüzyıllar öncesine uzanan tarihi, çok yüksek meblağları bulan değeri, ya da her zaman önünde özçekim kuyrukları oluşacak şekilde  düzenlenmiş müzedeki özel yeri nedeniyle mi?

Birinci soru işaretine kadar olan kısmın  cevabı, fotoğraf ve baskı tekniklerinin gelişimiyle bir cevap bulmuş gibi. Çünkü eseri cok uzaklardan, fiziki yakınlığa gerek duymadan inceleyebilir ve nerede olursak olalım, iyi bir kopyasının karşısında istedigimiz kadar huşu duyabiliriz. İkinci soru işaretini doğuran bütün etmenleri ise Avrupa kökenli sanat tarihi zümreleri belirliyor. Yüzyıllar öncesinden bugünlere gelen bir geleneği, daha uzun süre devam etmesi için besliyor.

Sanatta kadını görme şeklinin ve onu belli bir cinsel bakışa hapsetmenin, önce dinsel mitler ve arkasından sanat ve özellikle resim sanatıyla nasıl sürdürülür hale getirildiğini okuyup, örnekleri verilmiş tablolarla da izliyoruz. Kadın, çok eski ve klasikleşmiş tabloların zamanından bu yana neredeyse aynı düzlemsel açıyla sahibine bakıyor.

Kitaptaki son deneme reklamlara ayrılmış. Düzenin sürmesine büyük katkısı olan reklamların, geleneksel yağlı boya resmin tekniklerini fotoğraf ve filme uygulayarak tüketime yönelik algıyı nasıl yönlendirdiğini anlatıyor. Büyük bir reklamlar fırtınası içinde oradan oraya uçuşurken, dünyanın başka hiçbir sorunu yokmuş gibi, kişilere bireysel bir sevilme, kıskanılma hissi pompalayan, giderek bir yetersizlik ve güçsüzlük buhranıyla tüketime yönlendiren acımasız reklam dünyası.

Kitap bugüne kadar hakkında yeterince bilgiye sahip olduğumuzu sandığımız konularda, ayağımızın altındaki zeminin kaymasından kaynaklanan bir tatlı tedirginlikle bitiyor. Zira resim sanatında kendilerinden sonra teknik anlamda değişikliklere yol açmış olağanüstü yetenekli sanatçılar, acaba bir zümre tarafından kullanılıyor mu? Acaba, içim titreyerek Musee d’orsay’in koridorlarından birinde kulağını henüz  kesmiş Van Gogh’un kafası bandajlı otoportresine bakarken, gerçekten yönlendirilmiş bir yarı otomatik duyguyu mu yaşıyorum?

Sonuçta, bu tekinsizliği yaşatanlara bir teşekkür etmek isterim. Gençliğin heyecanıyla, vicdan aynasına yansıyan, adaletsizliğin yarattığı çıplak görüntülere yüksek sesle verilen heyecanlı ve isyankar karşılıklar bir yana, bugün artık ilerleyen yaşımın verdiği olgunluk ve değerlendirme yetisiyle, Marksizmin eleştirel bakışına saygı duyuyorum. O bakış sayesinde, bugün doğru denilen pek çok bilginin,  eğilip bükülerek önümüze sürülen yalanlar ağının bir parçası olduğunu görüyoruz. Çaresizce çıkışsız bir yolculukta sürüklenir gibi kadere razı, sessiz sedasız bir ömüre  katlanmamız gerektigine karşı çıkabiliyoruz o elestirel tutumla. Dünyayı, adaletli bir yer olabileceği inancı ile güzelleştirmeye çalışan insanlar Marksistler, kulak vermek gerek.

Varlık – Ekim’20

Sanatın tikel bir anlama sahip olması ve saf bir biçimsel kendilik yaratarak kendi ilkelerini kurması ancak 18.yüzyıl başlarında yaşanan ve akabinde gelen kültürel dönüşümler sayesindedir. Bu dönemde telif hakları yasalarının çıktığı, resmî sanat kurumlarının ve akademilerin kurulmaya başlandığı ve sanatın yavaş yavaş toplumda kendi kendisine yeten bir alan oluşturmaya başladığı görülür. Bunda modernitenin etkisi büyüktür. Endüstri Devrimi ile kalabalık loncalardan ayrılan sanatçı kendisini bireysel atölye sisteminin içinde bulur. Özerk sanat ve sanatçı kavramı doğar. Sanatı sanat olmayandan ayıran keskin çizgiler oluşmaya başlar. Sanat, hayatla ve zanaatla olan bağını kopartıp modernitenin sunmuş olduğu olanaklarla kendisine yeten bir nitelik kazanır. Bu süreç 20.yüzyıl modernizmini olanaklı kılan ve sanatın estetik değerinin eserin içkin biçimsel özellikleri olduğunu vurgulayan modernist düşüncenin temelini kurmuştur.

Sanat-Hayat Ayrımı: Kritik Bir Nokta

Ecem Özensoy

Selim İleri – Sona Ermek

Yine oluyor. Bir Selim İleri romanı okuyorsun ve bir bahçe canlanıyor çevrende. İçinde hiç  bulunmadığın, bakımlı çiçeklerini koklamadığın, serinlemeye başlayan sonbahar gecelerinde bir dost muhabbetini demlendirmediğin bir bahçe. Sabahın taze esintisi teninde, akşam kızıllığının o güzel rengi ya da gecelerce yalnızlığı duyumsadığın, herkesin kendi kalbiyle hissettiği bir eski zaman bahçesi.

Çok daha önce farketmiştin bahçenin, İleri romanlarında eskinin bütün güzelliklerinin yansıdığı bir ayna olduğunu. Sana geçirdiği hisle, bahçenin bir özlem olduğunu, kaybolmuş geçmişe bir ağıt, yaklaşan ve kaçmaya mecalinin de kalmadığı sonsuz akşamın habercisi olduğunu anlamıştın. Kayıp olanlar, yolda kaybettiklerin, özlediklerin, sevdiklerin, hesap ettiklerinle denkleştiremediklerin; hepsiyle buluştuğun bir efsunlu bahçe.

Ne garip, okuduğun onca kitabından  sonra bu sonuncusunda farkettin, okumaya başlamadan hemen önce zamanı yavaşlatman gerektiğini. Geçmişin orasından burasından sessiz ama unutulmak istemediği için kararlı yaklaşan anılar, senin kendi zamanının değil, yaşandıkları zamanın ağırbaşlı hızıyla gelirler Selim İleri’de. Hakkını vererek hatırlar, bıraktığı acının sızısını duyarsın, neşesini keyfinin.

İçinde yetişmiş, o eski bahçelerde, eski yaşamın anılarına tutkun çocuk okumak istedi onun son romanını. O yavaşlığı, ahengi, ağırbaşlı okumayı özleyen kırılgan çocuk. Mutlu sonlarla biten romanlar yazmayı beceremeyen bir yazarın anımsayışlarıyla, ķırık aşkları ve bitirmeye çalıştığı taslak romanlarıyla sürdü ‘Sona Ermek’.

Romanın içinde bir roman daha okudun. Sonra küçük bir tane daha ve belki şuradan da bir tane, olgunlaşmaya müsait. Yaşlılığına yaklaşmakta bir adam ve kitaplığında hangi rafı kurcalasa notlar, araştırmalar, taslaklar. Büyük edebiyatçılar okudun romanda, yaşamlarına, yarattıkları büyük eserlere, o eserlerdeki kahramanlara baktın. Abdülhak Şinasi Hisar geldi, kendi sonuna yaklaşırken iyice yalnız ve hüzünlü. Çehov geldi o hayali bahçeye Vanya’sıyla, Suat geldi Huzur’dan, Matisse bile geldi, bir akşam üzeri limana yol alan kara kalem yelkenlisiyle.

Irene’yi okurken böyle olmuştun, Hepsi Alev’de. Acımasız bir imparatoriçe’nin içindeki insan yakarmıştı sayfalar arasından. Sona Ermek romanının içindeki o tamamlanmamış, taslak halinde kalmış bulut roman da, başka bir tartışmalı tarihsel figürün, acımasızlığıyla, gaddarlığıyla ünlü bir Osmanlı padişahının, IV. Murad’ın adeta anatomisi olmuş. Boğdurduğu kardeşinin, boynunda kementle can verdiği odada, büyük padişahın ölümü beklerken gözlerinden geçen geçmişi okudun. Taht için öldürülme  korkusuyla büyüyüp, henüz ondört yaşındayken, duraklama devrine girmiş bir imparatorluğun payitahtında yaşanan büyük yalnızlık. Klinik bir gaddarlığın gölgesinde, insanî varlığını sezinleten satırlar arasında ve yirmisekizinde ölen alkolik padişah. Tarihe ve onun içindeki özel yerlerini almış eşsiz karakterlere mi tutkun Selim İleri, yoksa o karakterleri yaratmaya, okuyucularına edebî bir perdenin ardından hiç görünmedikleri gibi göstermeye mi?

Her sayfada, oradan buradan karşına çıkan, bazen eski bir romanın başkişisi, bazen bir şairin hüzünlü yalnızlığı ve çeşit çeşit anının reklerine rağmen roman, aslında solmakta, geçip gitmekte olan bir ömrün muhasebesi, elde kalanlar ve yaşanamayanlardır. Sona ermeye başlamış bir hayata buruk bir tat veren geçmişin dökümüdür Sona Ermek. Yaşanamayan bir aşkın sessiz sedasız ağıtı, pişmanlıklara duyulan çaresiz serzenişlerdir.

Bu kitapta anlatılanlara da, bahsedilen kişilere ve üsluba da yabancı değilsin. Tanıyorsun işte artık, bilmem ne kadar yıldır ve şu kadar kitaptan sonra Selim Ileri’yi. O, sonundan bahsetmeye başladıysa da artık, sen aynı yumuşak lezzeti, edebî dokunun sindiği yazısını seviyorsun.

Sen de sona ermeye başladığında, yaşam senin için akşam kızıllığına döndüğünde artık, hâlâ onu okumak için özlüyor olacaksın. O hayali bahçe anılarla dolduğunda, biliyorsun.

Anne Frank’ın Hatıra Defteri

Birbirinden kopuk, dört bir tarafa dağılan ama ortak paydası acı olan düşünceler. Uluslara, devletlere, dinlere, senlere, benlere bölünmüş insanoğlunun gerçekte medeniyet adına katettiği yolu gösteren bir aynaya bakmak. Bir yanda insan doğasının içinden filizlenerek yeşermiş, zihinsel yetenekleri, eğilimleri ve güzel duyusuyla meydana getirebildiği, bütün çevremizi kuşatan ve uygarlık idealine hizmet eden güzellikler. Felsefe, sanat, spor, adalet, vicdan, hürriyet… Ne demeli aynı insanın yol açtığı yıkım ve acı için? Çağlar boyu süren bir bölünmüşlüğe ve derinleşen bu ayrımı körükleyen kötülüğe ne demeli?

Ünlü düşünür  Theodor W. Adorno “Auschwitz’den sonra şiir yazılamaz” derken, orasıyla simgeleşen ve elle tutulur halde tarihteki yerini alan barbarlıktan sonra, insanın güzel duyusuyla ilgili ve güzele yönelik bir yaratının gerçekleştirilemeyeceğini söylemek istemişti. O boyutlarda bir ortadan kaldırma hareketine girişmek için yapılan planın acımasızlığı, o kötülüğü gerçekleştirmek için harcanan örgütlü mesainin varlığı, kendisinden sonra yaratılan her şiire, her besteye, estetik duygumuza hitap eden her yaratıya sinmiştir. Güzellik yaralıdır zaten ezelden beri.

Madımak Oteli’nde aynı örgütlü kötülük elinde meşaleyle insan yakmak için dışarıda beklerken de tecavüze uğramıştır güzellik adına ne varsa. Ortadoğu’daki savaştan kaçarken babasının kolları arasından sulara karışıp, sahilde tüm insanlığa yüz çeviren Baylan bebeğin yokluğunda, zaten yalanı alkışlamıyor muyuz bir konserin sonunda, bir yalanı izlemiyor muyuz tuvallerde, tüm o güzel şiirlerdeki dokunaklı mısralar, gelişmişlikler, çağ atlamalar, uygarlıklar yalan değil mi çoktandır?

Umut yoktur. Şu kadarcık yıl önce böylesi kötülüğe maruz bırakılmış bir halk, farklı bir coğrafyada kadim bir sorun acıyı körüklerken, günden güne derinleşirken çözümsüzlük, taraflardan biri olduğu için umut yoktur.

Umut sadece, onüç ve ondört yaşlarını gizli bir bölmede, bombardıman uçaklarının gölgesinde, açlık ve korkuyla geçiren Anne Frank’ın Hatıra Defteri’nde bulunabilir. Bireyseldir umut artık. Kapalı kaldıkları otelde kapıların altından duman sızmaya başladığında birbirlerinin ileri yaşlarını hayal eden kardeşlerin daha bir sıkı sarılmalarındadır umut. Ilk defa gördüğü masmavi denizin sonsuzluğunda babasının koynuna sokulan bebeğin güven isteyen bakışındadır. Insan toplum içinde bir varlık olarak yaşamaya vergili ise, nafiledir umut.

Anne Frank’ın hatıralarında sürekli kötüleşen haberlere, azalan ve tatsızlaşan yiyeceklere, bombardıman yapmak için alçalan uçakların gürültüsüne ve büyüme sancılarına rağmen hiç azalmayan umudu okuyorsunuz. Düşünsenize, onüç yaşının bir genç kız zihninde, bedeninde yaptığı radikal değişiklikler sırasında bütün maddi varlığını kaybetmiş ailenizle birlikte ülkenizden sürülmüş ve vardığınız ülkede de artık saklanmadan yaşayamayacak duruma gelmişsiniz. Bir mağazanın arkasındaki gizli bölmede başka bir aile ile birlikte yasamak zorundasınız. Gündüzleri ses çıkarmadan saatlerce durmanız, sokak yüzü görmeden iki yıl kapalı kalmanız gerekiyor. Besin her gün azalıp tatsızlaşırken, üstünüz başınız dökülmeye, elbiseleriniz küçülmeye başlıyor. Kısıtlı su ve çıkaracağı ses yüzünden ne tuvaletinizi düzgün ve temiz yapabiliyorsunuz ne banyonuzu. Radyo başında savaşı sona erdirecek bir çıkartmanın haberini beklerken, her an yakalanmanın korkusuyla iflah olmaz bir dehşetin pençesindesiniz. Tüm bunların yanında bir küçük kız çocuğu olarak büyüyorsunuz.

Satırlarında hissedilen korkuya rağmen, Anne Frank hiç kapılmamış ümitsizliğe. O yaşında, saygıyı hakeden bir öğrenme isteği, kendini savaş sonrasına hazırlamaya çalışan, güçlü bir azim duygusuyla o kötü hayata sarılmış. Ailesiyle çatışmış, aşkı tanımış ve en önemlisi kendini bulmuş. Gazeteci veya yazar olmak istemiş büyüdüğünde. Çok okumaktan kaynaklanan bir bilgi birikimine ve belki de savaşın erken olgunlaştırdığı zihniyle savaşın gidişatına yönelik genel bir bakışa sahip.

O yaşta başına gelen bu korkunç olayların, mensubu olduğu din yüzünden gerçekleştiğini biliyor ama, kendisininki de dahil bütün o inanç sistemlerinin gerçekte ne anlama geldiğini nereden bilebilir? Hatta aslında, bunu kim bilebilir ki? Bütün yokluklar ve çaresizlikler içinde canlı tutmayı başardığı bütün o ümidine rağmen, polis baskınıyla yakalanıp bir toplama kampında tifüsten ölmesine izin veren tanrının isteğine kim karşı koyabilir.

Kamplarda geçirdiği süre boyunca, defterlerinde anlattığı düşüncelerinden, hayata bakışından ve tabiat ile tanrı sevgisinden geriye ne kaldığını merak ediyorum. Kurtulabilseydi, Isaac Bashevis Singer’ın Meşuga isimli kitabında anlattığı, kamplardan döndükten sonra insanlık ve maneviyat konularında başka bir boyuta geçmiş az sayıda insan gibi olacağından kuşkulanmıyorum. Ama umudum da yok…

Varlık – Eylül’20

Ve Proust! Kendini evine kapatıp inzivaya çekilerek yazan Proust, sokağın gürültüsünden kurtulmak için odasının duvarlarıyla tavanını mantar levhalarla kaplayıp ses yalıtımı oluşturan sevgili ustamız. “Çalışmalarımın edebiyatta bir tür katedral olmasını istiyorum. Bu yüzden asla bitmiyor. Inşaat tamamlanmış olsa bile her zaman eklenecek bazı dekorlar ve vitray camlı bir pencere veya büyük harf veya köşede küçük bir heykelle geliştirilecek başka bir şapel oluyor,” diyen Proust’umuz.

Yeni Öyküler Arasında

Jale Sancak

José Saramago – Bilinmeyen Adanın Öyküsü

Hepimiz kendimize göre bir bilinmezi arayan, çoğunlukla aradığının ne olduğunu da bilmeden bu eylemi gerçekleştiren insanlarız. Kimimiz bir adayı, kimimiz tanrıyı, bazımız kendini, bazımız yaşamın anlamını arıyor. Bir noktada, aradığımızın ne olduğu önemini kaybediyor. Arıyor olmanın çılgına döndüren kördüğümünde, aslında bir ulaşma çabası içinde olduğumuzu bile unutturan düzene de hayat diyoruz işte.

Bir yolda olduğumuzu hatırlatan anlar var. Yolu güzelleştiren değil belki sadece ama anlamlandıran diyelim. Yolun ucunda parıldadığını sanıp bizi çağırdığını düşündüğümüz bir ışık. Bütun o yolu değerli kılan. Anlamını kavrar gibi olduğumuz o değerli anlarda, daha da kuvvetlenen o ışık.

Yolda karşıma çıkan bütün o değerli kitaplar ve onların usta yazarları için teşekkür ediyorum hem yola, hem de yolculuktan memnun olan kendime. Kendime teşekkürler, o muhteşem kitapları bulup okuyabilecek bir yol açtığım için kendime. Seviyorum yolumda olmayı, hayat benimle ilgili tahsilatını yaparken koltuğumun altında sevdiğim kitapları taşımayı.

O dev edebiyatçılara da teşekkürler. Hevesimi, isteğimi, kırık yeteneğimi besledikleri için. Bir yol oldukları, beni bana izlettikleri, dünyalar dolusu insan tanıttıkları için bana. Kendi yollarını bulabildikleri, “… bilinmeyen bir adanın varolmamasının imkânsız olduğu için…”, o yolu yarattıklarından dolayı teşekkür ediyorum onlara. Şu kadarcık az sözle, sadeliğe gösteriş yaptırdıkları için.

Mermerin içinde duran ve kendisini bekleyen o heykeli gören usta gibi onlar da. Sonsuz sayıdaki olanak arasından Bilinmeyen Adanın Öyküsü’nü böyle anlattığı için teşekkürler Saramago’ya. İçimde, okuyabiliyor olmanın sevincini yeniden ateşlediği; “kendimizi bulmak için kendimizden çıkmak gerek” dediği; yolumda çiçek olduğu için, sevgiler.

Milan Kundera – Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

Acaba bu kitabı yirmili yaşlarımın ortalarında, kitap okumayı ciddi bir alışkanlık haline yeni yeni getirmeye başladığım yıllarda okusaydım, şu an aldığım o tarifi zor keyfi alabilir miydim? Altyapısı boyle güçlü bir eser o gunlerde bana ne anlatırdı?

Nietzsche’nin ‘ebedi dönüş’ ile açıklayabildiği radikal düşüncelerini henüz bilmediğim yaşlarda, sonsuz sayıda tekrarlanan aynı yaşamı, ne kadar çok tekrarlanırsa tekrarlansın hep aynı şekilde yaşıyor olduğumuz düşüncesi havada sallanıyor olacaktı. Parmenides ve Herakleitos’un milattan öncesine uzanan akıl yürütmeleri, bir Felsefe öğrencisi olmadan önce varoluşun sırları ile ilgili neler söyleyebilirdi bana? Varlığın hafif mi yoksa ağır mı olduğu sorusu, hele hangisinin olumlu hangisinin olumsuz olduğuysa, daha ilk sayfalardan itibaren uçuşan kanatlı sorular olarak kalırdı sanırım o yaşlarda. Değişimin, değişmeyen tek gerçek olduğu ortamlarda prim de yapan tatlı bir aforizmatik sözden başkası değildi henüz.

Oysa zaman, üzerimden ince bir tortu bırakarak geçti. O tortu üzerime, benim çabamla tabii, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabını belli bir ölçüde anlayabileceğim ve o anladıklarımı bir keyif unsuru da olan okuma eylemiyle harmanlayabileceğim bir düşünsel tutku bıraktı. Altmış yaşında okuduğumda ise, şu an neredeyse bir kutsal kitap mertebesinde bulup, farkettiğiniz gibi ilerleyen satırlarda da ululamaya çalışacağım kitabı nasıl bulurdum merak ediyorum. Tortuya değil, belki tutkuya bağlı bu. Zaman hep bir takım izlerle, anı denen keyifli keyifsiz bıraktığı yüklerle geçer. Tortu budur. Nasıl karşılandığı önemli, ağırlıkla mı yaşanacak, hafiflikle mi? Eminim kitaptaki derinlik, o çağlarını yaşamakta olan beni de şimdiki gibi etkileyecektir. Umudum bilginin beni hafifletmesi, ağırlığı bir olumluluk anlamında yaşamak, Parmenides’in belirttiğinin aksine.

Okurken yaşadığım heyecanın, sayfaları çevirdikçe karşıma çıkan bilgilerin, yorumların, çarpıcı cümlelerin, modern romanın şaşırtan buluşlarıyla karşılaşmanın içsel fırtınasını anlatabilsem; şu satırlarda, okurken yaşadığım keyfi aktarabilsem! Edebiyat tutkusu biraz da, bütün o yetersizlik duygusuna, okurken aldığın o keyfi asla yazıyla anlatamayacağın inancına rağmen, içindeki yazma şeytanına teslim olup kaleme sarılmak, bundan vazgeçememek galiba.

Düşünce tarihinin en yaman sorunlarının başında gelen ruh beden ikiliği; büyük çoğunluğumuzun yaşadığı hayatımızın o büyük aşkının bir rastlantılar silsilesinin son halkası olduğu ama sırf bu yüzden bile büyük sıfatını hakettiği; hayvanlara hükmetme hakkımızı ilan eden kutsal kitapların aslında buna ihtiyaç duyan insanoğlunun eseri olduğu, kalabalıktan ayrışmayan, soru sormayan ve direnmeyen insanlığın, otoriteyi sindiren ve kendine ait renklerini görmezden gelip, sonunda unutanın sadece bir kitleye dönüştüğünü ve kitleden yalnızca kitsch doğabileceği; komünizmin yeryüzüne adaleti, eşitlik ve kardeşliği getirmesinin mümkün olmadığı roman boyunca dökülüyor yazarın kaleminden.

Bütün bunları modern romanın tüm olanaklarıyla okurken, zaman zaman yazar söze karışarak, kahramanlarının kendi benlik sınırlarının ötesinde başladığını, kendi potansiyelinin yaşanabilir ya da yaşanamaz yanlarını onlarda gördüğünü bile söyledi. Bir anda romanın dışında ama hayatın kenarında kalakaldım o satırları okurken. Roman kaldığı yerden devam ederken, modern romanın üzerine, varoluşum, hayallerim, hayat ve kurmacanın ne olduğu üzerine pırıltılı ışıklar saçan küçük fiskelerden oluşan patlamalar yaşadım. Doruğundaydım keyfin. Bir roman olayının tanığı olarak, kitabı zamanında okuyup okumadığım sorusunun çengelindeki tatlı eğrinin kıvrımında esridim.

‘Körlük’ romanında Saramago’nun yaptıklarını hatırladım Kundera’yı okurken. Daha yüksek sesle, daha kararlı ve kendinden daha emin bir bilgi altyapısıyla anlattı yazar. Düşünce dünyasın derinliğini güçlü bir roman örtüsünün altından açık eden bütün o büyük edebiyatçılar gibi. Objektif bir kutsal kitaba dönüştü roman. Kitsch’i tanımlarken, hayvanların dostluğunu anlatırken, seks sahnelerinin pervasızlığında veya siyasanın yalanlarında o güçlü duruş hep oradaydı.

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, üzerimde edebi bir ağırlık bırakarak geçti ellerimden. Hayata dair bütün o tarihsel ağırlıkları da anımsatarak. Parmenides çiftleri yorumlarken ağırlığı olumsuz hafifliği olumlu olarak ayırmış. Hüzün biçim, mutluluk ise o uzamı dolduranmış Kundera’ya göre. Ben, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ni hüzünlü bir yaşamın büyük resmi içinde küçük mutluluk anlarıyla renklenen ve kendini gerçekleştirmeye çalışan insan hayatları olarak okudum. İyi ki.