Philip GLASS

Philip Glass dinlemeye başladıktan sonra, Debussy dinlerken ortaya çıkan müzik anlayışımdaki kırılma, artık eminim ki yoğun bir eğilime dönüştü. Arkadaş çevresinin etkisi olmadığını düşünmek mümkün değil tabii ama izlenimciliği müziğine taşıyan Debussy hem piyanoda hem de günün müzik anlayışında Chopin’den sonraki devrime soluk veriyordu.

Debussy’den sonra müziğin içindeki hafif düzensizlikleri, düzen bozucu nüveleri, nüvelerin bağımsızca nota yazısını ele geçirebildikleri anları arar oldum.

Uzunca bir dönemini klasik müziğin 17. ve 18. yüzyıllardaki, huzurlu, keyif veren, zahmetsizce dinlenirken bir haz unsuruna dönüşen güvenli sularında eğlenmiş birinden, Glass ve onun “The Essential Philip Glass” albümüyle, günümüzde yapılan müziğin anlamını kavramaya, alışıldık ahenkli ritmin dışında tekinsizlik hissi veren bir modern zaman labirentinde çıkış arayan bir tecrübesize dönüştüm. Usta’nın müziğinden etkili kesitler sunan, ama bir ustalık dünyasının azimle, cesaretle ve her bir sanatçının kendine özgü o iç gücüyle örülmüş sağlam kapılarına fırlatılarak çarpan bir hevesli kalbe dönüştüğümü de anladım Glass dünyasına giriş yaparken.

Kendisi için söylenen Amerikan minimal müziğin en önemli temsilcisi yorumunu pek kabul ettiği duyulmamışsa da, sadeciliğin müziksel dünyasına güçlü örnekler bırakmıştır.

O yaptığı müziği daha çok, “yinelenen yapıların müziği” olarak açıklamış, tekrarların bazen düzensizleşerek, bazen düzenli bir şekilde düzensizleşip ve bazen düzensizlikte düzen bulup yayıldıkları, kendilerine hacim bulup üstüste de katlanan dinlenmesi zor -benim için “Einstein on the Beach” imkansız oldu- eserler yazmıştır.

Glass yazısındaki bu sürekli kendinden beslenen tekrar yapılarının bir keyif unsuru olup olmadığına dair şüphelerle, bestecinin yaşamını incelerken “the hours” filminin müziklerini yaptığını öğrendim.

Şu ikilemeyi bilirsiniz, kitap okunduktan sonra mı film izlenir, film izlendikten sonra mı kitap okunur? Mantıksal bir çıkarımla, başrollerinde Merly Streep, Julian Moore, Nicole Kidman ve Ed Harris’ın oynadığı bir filmde ünlü bir bestecinin çok uçmayacağını düşündüm. Doğru bir çıkarım yaptığımı albümü dinlemeye başlayınca anladım. Eğer Glass dinlemeyi bırakamayacaksam- ki öyle görünüyor-, Glass’ın biraz daha melodiye yaslanan eserleriyle vakit geçirmeliydim, onu daha yakından tanımak için bu filme nasıl bir ruh verdiğini anlamalıydım. Böylece, ikilemeyi üçlemeye dönüştürmüş oluyorum, önce müzik, sonra film, sonra kitap mı? Film, kitap, müzik; kitap, müzik, film ve uzayan bir sıralama.

Ben filme müziklerinin çağrıştırdıklarından sonra girdim. Kasveti, iç sıkıntısını, kıstırılmış ruhların varoluş çığlıklarını duyabilirdiniz notalarda. Filmi soluksuz izlerken, bir yandan Glass ile aynı filmi izlediğimizi de düşünmeye çalıştım. Virginia Woolf’la açıldı film, onun Mrs. Dalloway’i yazarken yaşadığı, yakasını bırakmayan ruhsal rahatsızlıklarına, geçirdiği buhranlara; eşinin incelikli yaklaşımına, karısını hayatta ve sağlıklı tutabilmek için verdiği desteğe tanık oluyoruz. Yıllar sonra Mrs. Dalloway’i okurken evli ve herşeye sahip bir Amerikalı kadının varoluş sıkıntılarına dönüşen, Woolf gibi intiharla mı yoksa buhranı çözecek gerçek bir kaçışla mı biteceği belli olmayan bir atmosferi izliyoruz küçük, masum, saf bir çocukla birlikte. Paralel akan ve günümüzde geçen üçüncü öyküde ise muhteşem oyunculukları ve eserin üzerindeki son derece kişisel ve ağır melankolik havayı izlemiyoruz sadece, hissediyoruz.

Saatler kitabı da buradan açıldı önüme. Filmdeki oyuncuların ya da senaryonun başarısı mı görmem gerekiyor bu filmi böyle iyi yapan. Ruhsal dünyaların cinsel tabuları yıkacak kadar özgürleştiği ama içsel varoluş sıkışmışlığının, intihara kadar sürükleyebildiği yaşantılar kitapta da böyle mi anlatılmış, okumam gerek.

1937 yılında doğmuş Glass’ın yakın bir çocukluk arkadaşım olduğunu kuruyorum. O 6 yaşında başladığı kemanı, 8 yaşında flütle değiştirirken, 19 yaşında felsefe ve matematikle olan ilgisini lisans düzeyinde tamamlarken, ben dünyanın başından geçenleri anlamaya çalışıyorum. Endüstri sonrası toplum, çok kutuplu, çok kültürlü, parçalı, sofistike, simulakrum çağına ilerlerken, arkadaşımın bu çok katmanlı yapıyı müziğinde gerçekleştirdiğini, sosyolojik bir kesinlikle ifade edebilirim. Dağılma, onun eserlerinde de çok parçalılık olarak yer buluyor kendine. Onun çocukluk arkadaşı olduğum için, müziğindeki ritmin anlamını biliyorum, post-modern insanın içinde debelendiği, farklı görünümler altında yinelenen aynılıkların sürekli tekrarlandığı ve insanoğlunu büyük duvarlar altında kalacakmış hissiyle korkutan çağımızın müziği bu.

Onun çocukluk arkadaşı olmadığıma sevindiğim tek nokta “Einstein on the beach” eserine beni davet etmemiş olmasıdır. 1976 yılında ilk kez sahnelenen ve vermek istediğini henüz kimsenin çok net açıklığa kavuşturamadığı bu eser, çağımızın sosyopsikolojik açılımını da yapar gibi. Yalnızlıklar üzerine açılmış kolektif bir şemsiyenin altındayız. Toplum, ruhumuz gibi paramparça. Glass eserlerindeki gibi, birleşemeyiz; ancak gruplaşıp yükselebiliriz, düşene kadar.

Büyük sanatçıların yaşamları takip edilmeye değer çoğunlukla. Felsefe ve Matematik’ten sonra müzik okumaya karar verip Chicago’ya gelerek burada çok iyi çalabildiği enstrümanlara piyanoyu da ekler. Sonra Paris’te kendisini büyük eğitmenlerin yanında geliştirir. Hindistan ve civarında yaptığı gezintiler kendisini kadim Tibet öğretileriyle tanıştırır ve Uluslararası Tibet Bağımsızlık Hareketi için çalışır. Birçok muhteşem filmin müziğini yapar ve seksenini geçtiği şu günlerde bile aktiftir.

Artık yaşlanıyoruz dostum. Dünya ise giderek senin müziklerinde anlattığına dönüşüyor.

 

 

 

 

 

Tchaikovsky – Symphonies & Orchestral Works

Klasik müzik bilgisi bu müziği sadece dinleyerek gelişmiyor ve dinlerken aldığımız keyfi arttırmanın yolu da araştırmak ve okumakla birlikte gelişen bir bilgi türüne sahip olmak.

Beethoven’ın son eserlerini, özellikle anıtsal 9. senfoniyi, kulaklarının duyabileceği son ses kırıntılarını da kaybederken yazdığını biliriz ama onun yedinci senfoniden sonra bestelediği eserlerinde farkında olarak ya da olmadan, yazdığı notalarda ses frekansının yükseldiğini ve bunun aslında yavaş yavaş duyma yetisini kaybetmeye başladığı döneme denk geldiğini bilmeyiz. Bu bilgileri birleştirdikten sonra, o devasa müzik, kulaklarımızda büyük bestecinin duygularına yönelik daha farklı hisler geliştirmemizi, iç dünyasına başka bir pencereden bakmamızı sağlar. Müziğin tanrısal temsilcisinin insani özelliklerini, kırılmaya başlamış vücudunun kendisine yaşattığı zorlukların izini notalarında yakalamaya başlarız.

Sekiz Oscar ödülü sahibi Amadeus filminde, başka birçok derdinin yanında senaryo gereği can düşmanı Salieri ile de mücadele etmek zorunda olan Mozart’ın, aslında bir saray müzisyeni olarak görev yapabilip, düzenli olarak para kazanmasını sağlayan kişinin aynı Salieri olduğunu okuyarak öğrenebiliriz.

Öldüğünde cebindeki metal bir kutudan, son nefesine kadar hasretini çektiği ama dönemeden can verdiği ülkesinin bir avuç toprağı çıktığını öğrendiğimizde, ruhumuzu titreten o noktürnleri Chopin’in hangi duygu ikliminde yazdığını, ruhsal çalkantılarının devasa boyutunu notalarındaki yansımalardan duyumsarız. Kendi cenaze töreninde gizemli ve birçok insanda ürkmeye, ölüm hakkında derin bir tefekküre neden olan kendi bestesi cenaze marşını değil Mozart’ın Requiem’ini çaldırmıştır.

Klasik müzik ve onun anlattıkları, çoğunlukla sadece notalar, kulağımıza gelen tatlı melodiler değildir. Klasik müzik eserinin belirleyicisi bestecidir. Seyirci besteciyi bilmek, onu tanımak ve esere onun aracılığıyla girmek ister. Yaşantısı boyunca karşılaştığı ve ince ruhunda çeşitli izler bırakan duyguların izini, ardında bıraktığı notalarının peşinde süreriz. Bizler için onların hayatlarının, yaşayışlarının böyle önemli olmasının nedeni, eserlerindeki duyguya, neşeye, hüzne; bütün inişler ve çıkışlara o biricik hayat sayesinde, o hayat hakkında elde edebileceğimiz bilgi sayesinde ulaşabilecek olmamızdır.

Klasik müzik konserlerinde karşılaştığımız izleyicinin genel olarak rafine olması, görünen veya görünmeyen konser kurallarına muhafazakar yaklaşımlar sergilemesi eser ve besteci hakkında bir altyapıya sahip olup, doğal bir saygı duygusu beslediği içindir. Sadece kulağımızla işittiğimiz ve parmaklarımız veya ellerimizin hafif vuruşlarla tempo tutarak keyifle sonlandıracağı bir aktiviteyi değil, eserin gerçek sahibini, yaratıcısını onurlandıracağımız, bir toplaşmayı ifade eder bir konser.

Başka bir açıdan yaklaşarak Tchaikovsky’nin hayatı ve müziğini, nihayetinde bu iki olgunun birleşiminden kaynaklı izleyicide oluşan zihinsel durum çerçevesinde anlatmaya çalışacağım.

Tchaikovsky bir müzisyen değil de, hayat hikayesi okunmaya değer başka herhangi bir mesleğe mensup bir karakter olarak karşımıza çıksaydı şüphesiz ki yine de okuduklarımızdan etkilenirdik.

Çok bağlı olduğu annesini ondört yaşındayken koleradan kaybeden ve zaten içine kapanık şahsiyeti o günden sonra onulmaz yaralarla hırpalanan müzisyen, ailesinin baskısıyla hukuk eğitimi almış, memuriyette önemli terfiler elde etmiş ama yirmiüç yaşında ruhunun derinliklerinden gelen ve küçük yaşlarından beri içinde sönmek bilmeden yanan ateşe karşı koyamayarak müzik hayatına başlamıştır. Rus müziğinin büyük ismi Anton Rubinstein’in öğrencisi olmuş, daha sonra kendisiyle Moskova’ya giderek konservatuar eğitmenliği yapmış ve giderek, müziğini önce Rusya’ya daha sonra bütün dünyaya kabul ettirmiştir.

Tchaikovsky’nin depresif kişiliğini besleyen unsurlardan birinin de cinsel eğiliminden kaynaklanan ve toplumda bu davranışın kabul görmemesinden dolayı yaşadığı baskılar olduğunu biliyoruz. Eşcinsel olduğunu gizlemek için yaptığı ve bitirilmese de hüsranla sonuçlanan, yaşadığı depresyonun artmasına neden olan bir evlilik yaşamıştır. Ardında bıraktığı mektuplarda, yaşadığı duygusal çöküntüleri, aşk, sorumluluklar, müzik hakkındaki görüşlerini takip edebiliyoruz.

Kesin bir şekilde bildiğimiz başka bir konu ise, büyük bestecinin hayatında çok önemli bir yer tutan Nadezhda von Meck’tir. Biz müzikseverler bugün dünyanın her yerinde Uyuyan Güzel, Fındıkkıran, Kuğu Gölü, Phatetic Synphony, 1. Piyano Konçertosu, 1812 Uvertürü ve niceleri gibi zTchaikovski eserlerini, içimizde titreyen hislerle, kulağımızda tınlayan kimi duygusal kimi neşeli ezgilerle dinleyebiliyorsak, bu kadının sanat aşkı ve büyük bestecideki ışığı, onun yaratıcılığını ve azmini görmeyi başarması sayesindedir. Onüç yıl boyunca diğer bütün işlerini bırakıp rahatça müzik yapması için büyük besteciye hamilik yapmıştır. Kendi isteğiyle hiç yüzyüze görüşmeden ve sadece mektuplaşarak birbirlerini tanımışlar, birbirlerine arkadaş, sırdaş, dost olmuşlardır. Bugün bu mektuplara sahibiz ve bestecimizin ruhundaki incelikleri, kırılganlıklarını, yaratım sürecini ve daha birçok özelliğini daha yakından görebiliyoruz.

İşte burada bestecinin hayatı ile ilgili bilginin müziğini duymadığımız takdirde bizi eksik bırakacağını vurgulamak istiyorum. 2011 yılında Neeme Jarvi şefliğinde Göteborg Senfoni Orkestrası’nın doldurduğu 7 saatlik kayıtta bestecinin senfonik eserleri, bir takım uvertürleri ve balatları var. Meşhur 6. Senfoni haricinde, kitleler tarafından bilinen bale ve operaları, efsanevi 1812 Uvertürü bu albümde yok.

İki ay boyunca dinlediğim bu güzel ve temiz kayıttan benim öğrendiğim ise, Tchaikovsky’nin asla tam olarak mutsuz, hayatını kapkara bir ruh haliyle, bedbaht ve çöküntüler eşliğinde yaşayan bir insan olmadığıydı. Bayan von Meck aracılığıyla elde ettiği bolluk dönemlerinde Avrupa’ya ve Amerika’ya yaptığı geziler, ruhuna iyi gelmiş, belki oralarda kendini gerçekleştirebilmiş, nefes alabilmiş ve bunu müziğine yansıtabilmişti. Bunu duydum.

Yaşadığı dönemde kendi ününe tanık olabilmiş sanatçılardan biri Tchaikovsky. Kendi eserlerini orkestranın önünde yönetebilmiş, sergilemiş. Gizemli ölümü kimilerine göre ihmalin ve bir bardak mikrobun neden olduğu kolera; kimilerine göre ise yasak bir aşkın, siyasi sonucu olarak intihar.

Artık önemli değil. Biz hayatıyla ilgili edindiğimiz bilgileri, bestecinin notalarından kulağımıza gelen melodilerle birleştiriyoruz. Depresyonunu da yakalıyoruz orada, sıkıntılarından kaçabildiği, kendini kurtarabildiği ve içinden taşan hislerini dilediği gibi yaşayabildiği zamanlardan notalarına düşenleri de.

Gustav Mahler – Essential Works

Çalışma tempomun yüksek hızında küçük soluklanmalara izin verecek, tatlı esintilerle ruhuma iyi gelecek müzikal adacıklar, melodisi ahenkli haz veren bahçeler arıyorum müzik dinlerken. Ama o yoğun koşturmalar arasında ,sinir sisteminin üzerine binen gerilimin yükü nasıl da dengelenir, büyük sanatçıların onlarca, çoğunlukla yüzlerce yıl öncesinden gelen, ustalıkla işlenmiş notalarıyla örülü melodileri kulağımdan zihnime akarken.

Müziği zihinle de duymayı öğreniyorum klasik müzik dinlerken. Köklerini duyumsamadığım, bestecisini, icracısını bilmediğim müziği anlamakta ve duymakta zorlanıyorum ve bunların bir sonucudur mutlaka; dinlemek güçleşiyor. Müzik sadece notalarıyla değil, kendisini oluşturan daha büyük bir hikayeyle de dahil olur hayatımıza. Onunla ne kadar ilgilenir, ona özenir, daha yakından tanımaya çalışırsak, o bize daha çok açar içini. Söyleyecekleri incelir, verdiği haz artar.

Şehrin bitmeyen karmaşası, çapraşıklığı içinde, armonik yapısı güçlü, melodisi akışkan ve tonal eserler dinlemek ruhsal ritmi düzenleyen, vücut gerilimini azaltan bir etkiye sahip oluyor. Dinlediğinizde dolaşım sistemine bile iyi gelen, duyularınızı içe döndüren ve o insan kalabalığının içinden sizi yukarıya çeken bir duyguyla sarmalanırsınız sanki.

mahler

Mahler’i yakalamakta, kalabalık ve çoğunlukla yüksek sesli orkestrasyonunu hissetmekte zorlandım. Bir gün tam anlamıyla yakalamak benim açımdan ne kadar mümkün olacak bilemiyorum ama, onun müziğindeki iç çarpışmaları, belki hesaplaşmaları, çekişmeleri, ancak yaşam serüvenini araştırıp, hayatı boyunca yaşadığı zorlukları öğrenince ve müzikte gerçekleştirmek istediklerini okuyunca zihnimde görmeye, müziğinin içine sızmaya başladım. Bir kez melodinin içinde yol almaya başlamak demek, notaların açtığı o dar patikadan ilerlemek, belki geri dönüşü olmayan o evrensel ve devasa ormanda yok olmak demektir.

Gustav Mahler, ormanlarınızda kaybolmanıza izin vermez. Sizi endişeler, acılar ve kayıplarla dolu kendi hüzünlü ormanlarına çeker ve orada bahseder kendinden. Müthiş bir orkestrasyon, şimdiye kadar duymadığım kadar çok ve şenlikli bakır üflemeliler, aniden durulan ve ardı arkasına yükselebilen tempoyla sizi şaşkına çeviren eserler.

Tersten bir yaklaşımla bakacak ve Mahler’in müziğinin 1950’ler ve sonrasında hak ettiği gerçek değerine ulaştığını göz önüne alacak olursak; o yıllarda dünyanın, düşünce ve kültür sistemlerinin, modernite sonrası bir aşamaya geçtiğini ayrımsarız. Gerçekten de Mahler’in yaptığı müziğin bu dönemden sonra daha iyi anlaşılmaya başlaması, onun aslında bir geçiş dönemi müziği yaptığını gösteriyor. Döneminde anlaşılamaması ve zaman zaman eserlerinin aşırı bireysel bir anlatımla suçlanması bu yüzden olmalı. Ancak şu da unutulmamalı ki, geçiş döneminin bu tarafında bir bestecinin zorluklarla geçmiş yaşantısını en bireysel çalkantılarla ifade eden müzik anlayışı varken, geçmişe dönük diğer yanında ise büyük senfoni geleneğinin devamını ve belki son halkasını oluşturan bir müzik dehası vardı.

1860 yılında Bohemya’da doğan Mahler, daha sonra altısını kaybedeceği oniki kardeşten biriydi. Sorunlu bir aile yapısının içinde, Almanya ve Avusturya’da günden güne yükselen bir Yahudi karşıtlığı ile yaşamak zorunda olduğu Viyana’ya göçen aile, sıkıntılarla dolu hayatına orada devam etmiştir.

Müziğinin içinde belirgin bir yer tutan üflemeli ve vurmalı çalgıların ağırlığı, küçücük bir çocukken evlerinin yakınlarındaki bir askeri birlikte sürekli çalınan marşların bilincinde kapladığı yerin büyüklüğünü gösteriyor. Gerçekten büyük bir yer bu enstrümanlara ayrılan alan ve bunun böyle olduğu daha ilk eserlerinden itibaren yoğun şekilde hissediliyor. Müziğe ve özellikle piyanoya olan yeteneği küçük yaşlarda keşfedilmiş ve henüz on yaşındayken ilk piyano resitalini vermiş Mahler. Aile içi sorunların da üstü örtük bir nedeni olan, kültür seviyesi babaya göre daha yüksek olan anne, oğlunu müzik konusunda desteklemiş ve onun serüvenlerle dolu müzik yaşantısına atılmasında önemli bir etken olmuştur.

Bugün birçok müzik otoritesi ve önemli besteci tarafından müziğin tarihsel yolculuğunda önemli ve haklı bir yer edinmiş olan Mahler, yaşarken önemli bir opera ve senfoni orkestraları şefi olarak ünlüydü. Viyana Opera Evi’nin başına geçtiğinde otuzyedi yaşındaydı ve bu önemli kurumun yöneticiliğine gelişi, sıradışı bir olayın gerçekleşmesinden sonra yaşandığı için kendi içinde soru işaretleri veya küçük gizemler barındırır. Kimi müzik yorumcuları ve bestecilere göre eserlerinde yoğun bir dini motifler dizisi, sığınma ve kurtuluş kompozisyonları bulunan Mahler, dini görüşleri ağır bir kişi olarak tanınmasına rağmen Yahudiliğinden vazgeçmiş ve Hıristiyanlığı kabul etmiştir. Viyana Opera Evinde yöneticiliğe getirilmesi bu radikal değişiklikten sonra gerçekleştiği için, eserlerinde bulunduğu iddia edilen dini yükseliş veya kurtuluş ögesi, çeşitli olumsuz yorumların gölgesinde kalmıştır.

Bu bilgiye ulaştığım sıralarda izlediğim bir konserde yaşananlar ise, insanın içinde yanan ve vazgeçemeyeceği ateşe sahip çıkıp onu besleyerek büyütmesiyle, üzerinden sadece zayıf bir  duman tüten köz yığını arasındaki farka dikkatimi çekti. İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın Cumhuriyet Konseri’nde devlet sanatçısı solist viyolacımız konserde mavi renkli, çizgili bir kazakla yer aldı. İngiltere’de uzun yıllar Londra Yaylı Çalgılar Dörtlüsü’nde çalmış bu yaşı ilerlemiş beyefendi esere başlamadan önce hasta yatağından kalkıp geldiğini söyleyerek özür diledi. Gözlerime inanmakta zorluk çektiğim bu sahne sonrasında oldukça kötü çaldığı esere de odaklanamadan, Gustav Mahler’in belki sanatının zirvesi olarak gördüğü konuma gelebilmek için din değiştirmek gibi o devirler için inanılması güç bir davranışta bulunmasını, dolayısıyla içinde yanan müzik ateşinin devasa boyutlarını düşündüm.

mahler 1

Mahler müziğinden yayılan ateş, bundan üç yüzyıl sonra dahi, bir işaret fişeği gibi çevresini aydınlatmaya devam edecek. İnançlarına takılıp kalacak olursak, hem armonisiyle hem süresiyle, dinlerken hissettirdikleri, karmaşayı çağrıştıran ama bütünlüğü elden bırakmayan kompozisyonuyla; daha çok bir geçiş dönemini simgeleyen müziğini arka plana itmiş oluruz. Evet zorluklarla başlayan bir yolculuk onun müziği. Zahmetsizce kulağınızdan girip haz verecek bir olaya dönüşmesi biraz zaman alacak o müziğin. Sonunda onun kişiliği, geçmişi, eser verdiği dönem ve yaşamı hakkında belirli bilgilerle karşılaşınca, o sarsıntı yerini ağırbaşlı bir kabullenişe, tıpkı çocukluğundaki gibi sorunlu bir evlilik hayatının içinde iki kızından birini kaybetmiş bir müzik dahisine duyulan saygılı ve hüzünlü bir hayranlığa dönüşecek.

Gustav Mahler, daha önce kendisini birkaç kez yoklayan kalp rahatsızlığının en son ve en etkilisinden bir öncekini Amerika’da atlattı. Newyork Metropolitan Operasını kurmak ve yönetmek için bulunduğu ülkede olmasının gerçek amacı tabi ki herzaman içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılardı.

Değerinin ileride anlaşılacağı üzerine kesin bir kanaate sahipti. Viyana’da ellibir yaşında kalbinde gerçekleşen son atakla dünyadan ayrıldığında, müziğin unutulmazlarına katılmaya, o büyük bestecilerin yanına gidiyordu belki de.

 

 

Kurt Elling – The Questions

Günün ilk dersi için saat 05:25 alarmı çaldığında, uyku mahmurluğunu atmaya çalışırken üzerimden; günün sonunda o ilk dersi vereceğim kişinin bana hediye edeceği bir konseri izleyip çok seveceğimi ve sonraki iki ay boyunca Kurt Elling dinleyeceğimi bilemezdim. Keşke günlerim böylesi erken başlayıp, keyifle çalışmanın verdiği yüksek motivasyonla devam ederek, böylesi kaliteli aktivitelerle nihayet bulsa.

Ne tesadüf son izlediğimiz caz müzik konserinin de yine bir hediye olması ve ne güzel bize böyle güzel konser aktiviteleri hediye eden dostlarımızın bulunması. O konser santralde açık havada, tatlı esen yaz rüzgarının esintisiyle birlikte dinlediğimiz çok güzel bir konserdi. Ama beni Kurt Elling kadar etkilememiş olmalı. Çünkü salondan çıkar çıkmaz iki cd satın alıp imzalattık, ertesi gün de konserde seslendirdikleri son ve turneye de adını veren The Questions albümlerini telefonuma indirdim.

Eşim ve ben, İstanbul Kültür Sanat Vakfı üyesi olarak bu kuruma küçük bir katkı yapıyor ve bu kurumun bize sağladığı küçük avantajları kullanarak sanata duyduğumuz ilgiyi geliştirmeye, sanatın yaşamlarımıza verdiği manevi desteği iç dünyamıza bir yatırım gibi kullanmaya, sanat ve kültür olaylarını takip etmeye ve çocuklarımıza bu konuda örnek olmaya çalışıyoruz. Bütün sanatsal aktivitelerimizin büyük bölümünü bu kurumun etkinlikleri dolduruyor.

İKSV’nin büyük keyifle takip ettiğimiz etkinlikleri, kendimizi klasik müzik ve sinema dallarında geliştirmemize büyük katkı sağladı. Sanat okumaya ve araştırmaya olan yatkınlığımız yıllar süren devamlılığımızla birlikte bu türlerde bir seyir zevki geliştirmemize neden oldu. Şimdi bir klasik müzik programı gördüğümüzde değerlendirebiliyor, dönemleri, bestecileri ve eserleri hakkında yorumlarda bulunuyor ve etkinlik programlarını yorumlayabiliyoruz. Sinemada aynı şekilde yönetmenleri, dünya festivallerini, ülke ekollerini takip edebiliyoruz.

Neden caz müzik, bizim kültür-sanat takvimimizde yer bulamıyordu? Yaz dönemine denk geldiği için mi, ekonomik nedenlerden mi yoksa konser verecek sanatçı ve grupların arasından doğru seçimi yapacak caz müziği birikimine sahip olmadığımızdan mı? Hepsinin de payı var gibi görünüyor şimdi.

Kurt Elling Quintet ve onların The Question albüm turnesinin ilk konseri, İstanbul Caz Festivali’nin önemli bir aktivitesi olarak bu sene 6 Temmuz’da Uniq Hall’deydi. Klasik müzik dinlerken aldığım keyif bir yana, Elling ve arkadaşlarının yaklaşık birbuçuk saat boyunca sahnede gösterdikleri performansa tanık olmak çok keyifliydi. Sahneye çıktığı andan itibaren gerçek bir yıldız olarak sesinin zengin tonlarını her notada cömertçe sergiledi. Bir şair, başka şairlerin kitaplarının hangi sıralamada okunması gerektiğini söylerken, “tabi ki sondan başa” demişti. Haydar Ergülen’i sevgiyle anarak ben de Kurt Elling’i son konserinden başlayıp hikayesini geriye doğru takip etmeye karar verdim. 1967 doğumlu ve cazın ev sahibi Chicago çıkışlı bir sanatçı Kurt Elling. Milyonlarca albüm satmış Grammy ödülüne uzanmayı başarmış. Konser sonrası iki albümünü alıp imzalattık ve özellikle The Gates adlı albüm gerçekten The Questions’dan daha büyük. Altyapı, özen, müzikalite olarak. Sahnede izlemek, diğer türlerde de olduğu üzere bir icracıyı tanıyabilmek için çok önemli ve evet Kurt Elling büyük bir icracı. Sesinin tonlarının şaşırtıcı derinliklerini, tiz yükseltilerini ve yaptığı müziğe hakimiyetini hiç kaybetmeden söylediğine tanık oluyorsunuz. Ekip arkadaşlarıyla uyumu yüksek düzeyde ve orkestra üyelerinin yetenekleri de doğaçlama çaldıkları sırada iyice belirginleşiyor.

Kurt Elling konseri bizde gelecek yılın programını ve İKSV’yi beklemeden caz müziği konser planları yapmak için bir kıvılcım çaktı. Ama bu gelecek konserlerden bağımsız olarak, dinlendirici ve derin sesiyle, aşktan, rüyalardan, dostluktan bahseden şarkılarını herzaman dinleyebilirim Elling’in.Konser sonrası tebriğimi kabul edip fotoğraf çektirdikten sonra bana söylediği gibi, “thank you, my friend” diye geçirebilirim içimden.

Samson François & Debussy

Müziği de okuyarak anlayabilmek.

Dinlediğimiz eserler, içimizin derinliklerinde bir yerde, o güne kadar varlığından bile haberdar olmadığımız güzel ya da çirkin çeşitli duyguların olabileceğini kavramamızı da sağlar. Sanat bizim arayışımızdır. Kendimizde dahil bilinmeyenlerimizin en birincisinden  başlayıp en büyük bilinmeyenlerimize doğru bir yolculuk, anlamlanmayı bekleyen ve isteyen.  Sanatçı kendi dünyasının karanlığını veya parlayan aydınlığını, sevincinin her anını ya da sıkıntılarının onulmaz çaresizliğini bize tıpkı resimde veya şiirde olduğu gibi müzikle de aktarabilir. Ruhunun derinliklerinden dışarıya yansıttığı dünyasını notalar aracılığıyla  kalıcılaştırır ve içinin güzelliği, kötülüğü, iyiliği veya çirkinliğinden bağımsız olarak, başarılı bir eser yüzyıllar sonraya kalabilir. Sevilerek, özenle, dikkatle, yıllarca sonra bile coşkuyla veya hüzünle, yürekten taşan sevinç veya gözlerden akan bir damla yaş ile alkışlanabilir.

Teknik olarak müzik bilgisine sahip olmayanlar, müzik tarihi ve bestecilerinin hayatları hakkında okuyarak ulaşabilirler buna, müzik dinlemeye devam etme mecburiyetinin yanında. “Neden Debussy?” diye sorulduğunda bana, biraz modern müzik dinlemek istediğimi düşünmüştüm. Klasik veya romantik dönemde yapılan müziğin o armonik, düzenli havasından sıyrılıp belki yakın geçmişin sesine kulak vererek öğrenme ihtiyacı. Haz veren yönü yüksek güzel duyu müziğinden, düzeni bozmasa da yıpratan, bağlamı kopuk, zor bir müziğe merak. Açıklamam bu olabilirdi eğer Debussy’yi okumayıp, müziğinde ne anlattığını öğrenmeye çalışmayıp ona modern deyip geçseydim.

Dünyanın yaşadığı değişimin kaçınılmaz olarak sanata da yansıdığı ve bu yansımanın en hızlı, en köklü olarak yaşandığı, dünyanın kalanına yol gösteren bir yıldız olan Paris’te 1862 yılında doğdu Debussy. Edebiyat merakı onu dönemin şairleriyle bir araya getirdi, yazma tutkusuna da sahip bir gençti ve bunu istiyordu. Özellikle şiir ile resimde uygulanan empresyonizm (izlenimcilik), bütün dünyada olduğu gibi diğer sanat dallarını da hızlıca etkilemeye başladı bu dönemde. Kendisi kabul etmese de, ünlü şair Mallarme’nin bir şiirinden esinlenerek bestelediği bir eser onun, izlenimci bestecilerin birincisi olarak adlandırılmasına neden olur. Kendisi kabul etmez etmesine ama Paris Konservatuarında okuduğu yıllarda piyano öğretmeni olan Chopin’in öğrencisi Madame Maute başta olmak üzere birçok öğretmeni kendisini ayrıksı bulur. Daha iyimser olanları onu çağının ötesinde diyerek işaretler. Bugün birçoklarına göre Chopin’den sonra piyano müziğinde çok büyük bir eşik olarak tarihteki yerini almış ve yeni piyanistliğin teknik olarak en büyüklerinden bir olmuştur.

Müziği zamanının ötesinde bir anlayışa sahip olan bestecinin aşk hayatı, kendisini besleyen, faydalandığı bir kaynak oluşturur ama fırtınalı geçen ilişkilerinin aksine eserlerinde sessizliğin yeri ve anlamı büyük olmuştur. Sessizliği, her türden eserinde bir anlatım aracı olarak kullanmış ve bu özelliğiyle sembolist akımın etkilerini yansıtmıştır. İçindeki yaratma itkisi müzikten değil edebiyattan gelir ve notalarında sembolik olarak dinleyicilerine aktarılır.

Chopin, Ravel ve Debussy yorumlarıyla ünlü ve 1970 yılında ölen Fransız piyanist Samson François’i dinlediğimiz bu albümde Debussy’nin çok önemli piyano yapıtlarından Preludes, Images,Arabesques, Children Corner, Suite Bergamasque dinliyor ve bestecinin piyano için dünya müziğine katkısını görüyor, hissediyorsunuz.

“Neden Debussy?” sorusunu ciddiye alıp, onun aslında ne yapmak istediğini, kim olduğunu öğrenmeye çalışmasaydım, Suite Bergamasque’ını duyduğumda biraz kulak kesilecek, Claire de Lune’da hüzünle yüklü bir duygu hissedecektim sadece. Müzik bilgisine teknik olarak hakim olamayanlar için söylemiştim en baştaki, müziği de okuyarak anlayabilmek sözünü.

Müziğinin değişik olduğunu, yer yer hüzünle doldursa da içimi, sessizliğin ve onun içinde kendine yer bulan izleklerle işlediğinin birazcık farkına varabilirdim belki ama , yasak aşkıyla İngiltere’ye gittikten sonra orada chouchou (çuçu) diye seslendiği bir kızı olduğunu, belki de Almanlar tarafından bombalar altında kalan Paris’te hasta yatağında kanser hastalığından ölmeden hemen önce bir sene sonra difteriden ölecek bu güzel kızı düşündüğünü bilemeyecektim. Şimdi Children’s Corner’dan La neige danse (The Snow is Dancing)’i dinleyip ikisini düşünüyorum ve müzik büyüyor. Kar taneleri ve notalar yer değiştiriyor, gece.

 

 

 

GABRİEL GARCİA MARQUEZ – AŞK ve ÖBÜR CİNLER

Yoğun trafiğin içinde adım adım yol almaya çalışırken, kuzeybatıdaki bulutların güçlü bir rüzgara tutulmuş gibi savrulmaya başlaması ve alt uçlarından başlayarak önce pembe sonra açık bir kırmızı ve en sonunda mora dönüşmesini farketmemle birlikte radyoda haberleri sunan kadın Marquez’in öldüğünü söyledi. Tropikal iklime özgü küçük gövdeli, uzun, sivri ve eğik gagalı bir kuş sürüsü rengarenk kanatlarıyla arabanın üzerinde hızlı hızlı dönüyor, bir tanesi arada bir ön camın önünde duruyor ve yanda kalan gözüyle içeriyi görmek için kafasını yana çevirip bize bakıyordu. Yan tarafta sıkışıklığa daha fazla dayanamayıp arabalarından inen uzun boylu, uzun ve terli boyunlarını parlatarak akan tere aldırmadan tropikal sıcakta, kara ırktan güzel yerli kadınlar, sık bitki örtüsünün yanından yürüyorlardı. İlerideki köprünün üzerinde beyaz renkli keten takım elbisesinin içinde buram buram terlediği her halinden anlaşılan bir toprak sahibi, yine beyaz şapkasını hafifçe kaldırarak selam verdi ve atını köprünün öte yanına doğru sürerek uzaklaştı. Sonra bir sürü çiçek düştü ön cama. Yüzyıllık Yalnızlık’ta herkesin büyük ve gerçek yalnız olduğu o evin ilk babası öldüğünde günlerce yağdığı gibi değil ama bir serpinti gibi beyaz yapraklı zarif çiçekler yağdı bir süre. Güzel koktu sıcakta çiçekler ve geçti.

Üzülemedim Marquez’in öldüğünü öğrendiğimde. Büyülü gerçekçiliğe özgü bir şekilde her hafta yeniden öldüğünü radyodan dinlesem bile yine üzülemem. Çünkü Marquez’in ismi veya kitaplarının konusu geçen herhangi bir konuşma veya okuma sırasında ben Marquez’in kendini değil, ne yaptığını, neyi yapabildiğini düşünmeye başlıyorum.

İçinde nefes alabildiğim bir atmosferin varlığını sayfalarında yaşayabildiğim kitapların yazarıdır o. Güney Amerika denen yerin bütün o kendine özgülüğünü, iklimi, bitki örtüsü, insanı, sömürülmüşlüğü, bitirilememişliğiyle birlikte bütün o kültür birikimini böylesine içime anlatan bir yazar ölse ne ölmese ne.

Yüzyıllık Yalnızlık olarak bildiğimiz o kutsal kitabı okumaya başlayıp, neyin yazılabilir olduğu, gerçekliğin hangi şekillerde anlatılabileceği veya böyle yazmak için nasıl dinlenmesi gerektiği soruları beynimin içinde vızıldaşırken, bu kitabı her sene bir kez mutlaka okumaya karar vermiştim. Üçüncü senenin sonunda başka kitapları da olduğunu hatırlayıp, onlarında büyüsünü yaşamaya karar verdim.

Bugün şu kadar Marquez kitabı okuduktan sonra kavradığım mesele, Güney Amerika’nın eşsiz kültürünü kendi muhteşem gözlem ve aktarma yeteneğiyle sunabilmesi Gabo’yu başka bir yere yerleştiriyor. Onun bütün kitaplarında aynı insanları bulabiliyorsunuz. Güney Amerika yerlisi ve sömürgeci beyazın, ne eskisi gibi kalabilmiş ne gerçek anlamda asimile olmuş bir renkli kültürün bütün canlılığı içindeki sürüklenişi her kitabının fonunda rengarenk belli ediyor kendini. Gabo’yu çok değerli kılan ise, her toplumun içinde olan, gizemli ve açıklanması zor olayları aktarabilme yeteneği. İnanmakta zorlanacağımız çapta saçmaya yakın olaylar onun satırlarında arkasında yıldız tozu bırakarak parlayan ve hiç unutamayacağınız imge adacıklarına dönüşen gerçeklikler oluverir. Hiç unutamayacağım, hayatının son yıllarını bir ağaca bağlı olarak yaşayıp, iyice esrikleştikten sonra herkesin unuttuğu ve öldüğü bile çok sonra anlaşılan Jose Arcadio Buendia’nın arkasından günlerce çiçek yağmasını. Onu gömmek için mezarlığa giderlerken sokaklardaki çiçekleri küreklerle temizlemişlerdi. Yaşantısının kendine dönüklüğü ve kendi içinde yaşadığı dönüşümle farklı bir boyuta taşınan sevgili bir insanın ölümü için gökyüzünden günlerce ve sağanak şeklinde çiçek yağması benim için büyülü gerçekçiliğin tanımı olmuştur.

Yirmibir metre olarak ölçülen ve hâlâ uzayan canlı uçları bir küçük kafatasına bağlı olarak bir mezardan çıkan saçların sahibi ile bir rahibin imkansız aşklarının anlatıldığı bir kitap “Aşk ve Öbür Cinler”. İçinde kökleri Avrupa’ya dayanan ama Amerika’da doğmuş çok güzel bir kız çocuğu, onun aralarında büyüdüğü Afrika kökenli köleler, beyaz sömürgecilerle birlik olmuş yerli zenginler, kuduz hastalığı, kilise, skolastik zincirler, aşk ve cinler var. Gabo’nun her kitabında olduğu gibi, Güney Amerika var, sonsuz genişliği, bozulmuş ve kullanılmış saflığı içinde, katıksız ve insanı dönüştüren kültürü var.

Gabriel Garcia Marquez’in müthiş anlatım yeteneği ve okurken dinleyen, dinlerken gören ve görürken birdenbire gerçeğin büyülü dünyasına tanık olmanın gizini yaşayan sen varsın.

Varlık-Mayıs’18

Ateizm’de, misal, iman süreci adına muhakeme/akıl çerçevesinde şüphe ve sorgulayışın bir eseri olmak suretiyle, samimi ve makul bir muhataptır (“Zira aklı kullanan samimi bir ateizm, aklı kullanmayan samimi bir Müslümanlıktan daha İslamidir. İnanamamak, inanmayabilmek, inanmanın, inanabilmenin imkanıdır, ön koşuludur. Şüphe yoksa iman da olmaz. Yanlışı terk eden bir şüphe, doğruya, imana doğru atılmış bir adımdır. Başa kakılmış bir doğru,rıza ve iradeyle ulaşılmış bir yanlış kadar saygın değildir.”)

Tevhid, Ruhban, Kamusal Alan ve Demokrasi

Halûk Sunat

Parantez içindeki alıntı, Sunat’ın incelediği, Mücahit Bilici’nin kitabı

İslamda Savaş Bitmiştir’den alınmıştır.

ARWEN’in KEHANETİ

Şok anında, yani söylediğini idrak edebildiğim ilk an; bir süper kahramanın babası olmanın üzerimde nasıl duracağını hayal etmeye çalıştım. Arwen’in seçilmiş olduğu, üzerindeki yükün ağırlığı ve tabi onun veya herhangi birinin bu yükü asla kaldıramayacağının kafama dank etmesi ise nefesimin daralmasına, heyecanlanmama ve öfkelenmeme neden oldu.

Karşıma çıkmış, uyarıcı madde kullanan insanlara özgü, çukurlarında yuvarlanan gözleri, gizemli ve pek gizlemediği alaycı ses tonuyla söyledikleri, o kadar yıpratıcı ve yıkıcıydı ki; sonunda bütün bunlara kendimin sebep olduğunu anlamış ve kendime kızmaya başlamıştım. Çünkü Arwen ismini ona ben vermiş, başına gelecek olan o kehanetin inanılmaz ağırlıktaki yükünü onun omuzlarına ben yüklemiştim. Babası olarak hayatta en çok sevdiğim insanın, en değerlimin kıyamadığım varlığına sırf kulakta güzel tınlayan anlamlı bir isim vereceğim diye nasıl yapabilmiştim bunu, nasıl sebep olmuştum buna.

Olaydan 9 yıl önce

O kadar yalnızdım ki. Yalnızlığımla birlikte eve çıkmıştık. Aslında evi ben tutmuştum, o ise çok geçmeden yanıma taşınmıştı. Geceleri biraz sohbet ederdik, sonra ben kitap okurken izlerdi. Yalnızlığımda benim gibi sokulgan değil, sıkılgandı. Onunla ilgilenmemdense kitaplarıma gömülmemi daha uygun bulurdu. Benim yalnızlığımdı ama bana sanki ben onun yalnızlığıymışım gibi davranırdı.

Anton Çehov’un sekiz ciltlik Bütün Öyküleri’ni bitirdiğim günün ertesinde sokağa da tezgah açan kitapçımda Hobitler diye bir kitap buldum. Ertesi sabah aynı tezgahın başında Yüzüklerin Efendisi-Yüzük Kardeşliği’ne sahip olmak için ödeme yapıyordum. Ertesi sabah ise İki Kule ve Kral’ın Dönüşü’nü de alıp hemen eve koştum. Evde yoktu ve hatta o bir hafta boyunca yalnızlığımla hiç karşılaşmamış, onun kayıtsız ve somurtkan suratını hiç görmemiştim.

Çehov’un yeni bileylenmiş bıçak sırtı keskinliğindeki gerçekliğinden, fantastik dünyanın buçukluklar, elfler, entler, orklarla dolu gerçekliğin sınırlarını zorlamayı geçtim, kuralları yepyeni bir dünyanın içine girmiştim. Benim de içinde bulunduğum ama sonunda beceremeyip yalnızlığımla başbaşa kaldığım bilindik sıkıcı dünyadan çıkmıştım Yüzüklerin Efendisi ile. Kurtarıyordu beni yalnızlığımdan Orta Dünya’nın kadim sakinlerinin maceraları.

Hele o elflerin en güzeli, uğruna gökte parlayan bir yıldız bile yapılmış, ölümsüzlerin dünyasının akşam yıldızı Arwen. Hikayedeki küçük ama önemli yeri beni öyle etkiledi ki! Sevdiği insan için ölümsüz hayatını bitiriyor ve insanoğlu gibi ölümlü olmayı, orta dünyada kalmayı ve sevdiğinin yanında normalden uzun sürmüş hayatı boyunca çevresindekileri kaybettikten çok sonra ölmeyi tercih ediyordu.

Olaydan 5 yıl önce

Yapılamaz diye düşündüm ilk duyduğumda. Yüzüklerin Efendisi’nin filmi çekilemez. Nasıl çekilebilir ki, ben okumayı yaptığım kendi gözlerimde, kendi iç dünyamda Sauron’u canlandıramıyorum, Gollum için zorluyorum kendimi, şekilsiz birşey canlanıyor ama ya entler ne olacak ağaç çobanları? Ağaç çobanı gibi eşsiz bir fikir nasıl canlanacak sinemada?

Peki ya Arwen? Filmin çekileceğine ikna olduğum zaman, o günlerde aşık olduğum, aramızda bir telepatinin olduğuna ve bir gün bir yerde karşılaşsak sırf bu telepatiden dolayı beni tanıyacağına kendini inandırmış bir hayalperest olarak Arwen rolünün sadece Liv Tyler tarafından canlandırılabileceğini söylemiştim sesli olarak. Saflığının ifadesini Liv Tyler’ın yüzünde bulmuş, ona yakıştırmıştım. Yine sesli olarak, eğer söylediğim gerçekleşirse ve ileride bir kızım olursa adını Arwen koyacağımı da eklemiştim.

Mucizevi bir şekilde ilk gösterimine bilet bulabildiğimiz ve Liv Tyler’ı Arwen Undomiel rolünde izlediğimiz günden iki yıl sonra Liv Tyler’dan ve masal kahramanı Arwen’den daha güzel kızıma Arwen adını verdim. O günler için uçuk sayılabilecek, hiç kimsenin ilk kez duyduğunda tam anlayamadığı ve anladıktan sonra da mutlaka anlamını sorduğu bu ismi memnuniyetle kabul eden eşimin anlayışı ve kabullenişi de tüm ailenin bu isme ısınmasında etkili oldu.

Olay Günü

Hızlı, etkili ve katılanları mutlu eden bir dersin sonunda duşumu almış, hazırlanmış ve otelden ayrılmak üzere lobiye inmek için asansör bekliyordum. Antrenmanlarını bitirmiş üyeler tatlı yorgunlukları yanlarında yavaş yavaş ayrılıyorlar ve kapanış için hazırlıklar başlıyordu. Bir iki gün önce dersime giren kadın belirdi yanımda ve tekrar gelmek istediğini ama thai-bo’nun kendisine biraz hızlı geldiğinden, kendisinin daha yavaş aktivitelerden hoşlandığını söyleyerek bir sohbet açtı. Bu otelin çok eski müşterilerinden biriydi. Ben burada ders vermeye başlamadan çok daha önceleri burada spor yapan, yalnız, çok düzenli ve kendine özgü bir karizmaya sahip enerjisi enteresan bir kadındı.

Konuşmanın bir yerinde kızımın olduğunu öğrenip adını sordu ve “Arwen” i duyunca belirgin bir şekilde şaşırdı. Akşam Yıldızı anlamına geldiğini söylediğimde artık heyecanladığını hissediyordum ve bu beni de etkiledi. Asansöre binmiş ve lobiye iniyorduk. Sesinin tonu değişmiş bir şekilde ve almak istediği bilginin çok önemli olduğunu sezdirerek “Aramice biliyor musunuz?” diye sordu. Kadının varlığından yayılan enerji, loş asansör ve gizemli ses tonu, beni biraz tedirgin etti ama kontrol bendeydi henüz. “Hayır, bilmiyorum tabi ama soyadım Arman” dedim. Bundan sonra söyledikleri

1. Tüylerimi diken diken etti.

2. En çok sevdiğim insana yanlış isim seçtiğimi ve bu işi beceremeyip batırdığımı düşündürttü.

3. İslam inanış ve yaşayışını hayatlarında önemli bir yere koymuş annem ve kayınvalideme bu durumu nasıl açıklamam gerektiğini bilemedim.

4. Arwen’i kehanet gerçekleştikten sonra nasıl bir hayatın beklediğini, onun bu zor görevi yerine getirdikten sonra ruhundaki radikal değişkliğe nasıl cevap vereceğini düşünerek üzüldüm. Hem de çok.

Asansörden indikten sonra ağır adımlarla kapıya doğru ilerlerken aynı gizemli ses tonuyla açıkladığı ve daha sonra yaptığım araştırmalara rağmen doyurucu bir bilgiye hâlâ ulaşamadığım kehanete neden o kadar güçlü bir şekilde inandığımı ve günlerce etkisinde kalıp korktuğumu, endişelendiğimi bilemiyorum. Fantastiğin etkisinde kalmaya olan doğal eğilimim, hayal gücümün sınırlarına yolculukları yapmaktan hoşlanmam veya belki bilginin verilme şekli ve havanın bir anda böyle bir bilgiye elverişli bir elektriğe bürünmesi neden olabilir buna. Kadının kişiliğinden ve varlığından yayılan ve bugün hâlâ hissedebildiğim tuhaf dalganın beni buna sürüklemiş olması da ihtimal dahilinde.

Neyse ki Arwen büyüdü artık ve o gizemli kadının bana verdiği ezoterik bilgideki küçük kız çağlarını geride bıraktı. Belki başka bir kız çocuğu başka bir zamanda gerçekleştirecek bu kehaneti. Ama benim Arwen’im olmayacak bu.

Gizemli kadının söyledikleri

Biliyorsunuz İsa Aramice konuşurdu. Arwen Aramice bir kelimedir ve Akşam olduğunda gökte, kuzeyde parlayan kutlu yıldız demektir. İsa’nın tekrar dirileceği akşam gökyüzünde bir yıldız parlayacak ve İsa Mesih’in döndüğünü küçük bir kız çocuğu haber verecek. Kızınıza çok ağır bir isim vermişsiniz.

Varlık – Nisan’18

… Yazı denilen büyük zihin bükücü, gözün gördüğü dünyayı okunabilir kodlara dönüştürene, bütün diğer duyuları kendi bağlamında çözene kadar ölçer biçer. Kartezyen dünya bu yönüyle bir matbaa icadıdır. Psikologlar der McLuhan, “hipnozu dikkat alanını tek bir duyu ile doldurulmak olarak tanımlar. Böyle anlarda ‘bahçe’ ölür. Yani, bahçe, bütün duyuların tam bir uyumla etkileşimi anlamına gelmektedir. Yalnızca tek bir duyuya yönelen ilginin artmasıyla birlikte, mekanik soyutlama ve tekrar ilkesi belirgin bir şekilde ortaya çıkar. Teknoloji, Lyman Bryson’ın dediği gibi, belirginliktir. Belirginlik ise, bir kerede tek bir şeyi, bir kerede tek bir duyuyu, bir kerede tek bir zihinsel ya da fiziksel işlemi dile getirmek anlamına gelir.”

Emrah Pehlivanoğlu

Anlatabilmek Üzerine Brikolaj

Varlık Mart’18

…tarihsel bir gerçeklik ve belli bir evrede yaşanan bir pratik durum olarak ve başka uluslarla eşitliği gözeterek ‘ulusallık’a, ‘ulusal’ olana sahip çıkmak ve onu yaşatmak ayrı bir şeydir, ‘ulusalcılık / milliyetçilik’, başka deyişle ulusal olanı, milli olanı araçlaştırmak, popülist bir kullanıma açmak, kategorik değerinin ötesinde çatışma unsuru haline getirmek, şovenizme vardırmak, ‘sevgiden öldürmek’ ayrı bir şeydir.

Tahir Abacı

Bir “müstesna” Enver Ercan