DÜŞÜNCE SINIRLARININ VÜCUT SINIRLARINA TAKILDIĞI AKTİVİTE OLARAK MARATON KOŞUSU

Koşu yarışları kariyerime 10km koşarak başlamak istemiş ve dikkatsizlikle acemiliğin karışımı bir acelecilikle, kaydımı 21km’ye yaptırmıştım. Bozcaada’nın belki en güzel mevsiminde, koylarının gerisinde kıvrılarak ilerleyen inişli çıkışlı yolları, hazırlandığım 10km bitip de ne olursa olsun ayağımdaki çipin kayıtlı olduğu yarı maraton yarışını bitirmeye karar verip koşmaya devam ettiğim için bir türlü tükenmek bilmemişti. 15. km’den sonra vücudum ve düşünce sistemim arasındaki bağlantının da zayıflamaya başladığını çok iyi hatırlıyorum. Bu zayıflık şöyle gösteriyordu kendini: artık bir yarı maratoncu olmaya birkaç kilometre kalmışken ve bu kadar çok istiyorken bu yarışı bitirmeyi, özellikle bacak kaslarım ve sonrasında dizlerimde kasılmaya bağlı müthiş bir ağrı beni durdurmaya çalışıyordu. Şeker vücutta, düşünce sistemimizi de etkileyen bir metabolik etkiye sahiptir. Bir saat sürecek bir yarışmaya hazırlanıp iki saat sürecek bir efora kalkışırsanız  çok mekanik bir şekilde iskelet kasınızı bırakın beyin kaslarınız bile duvara tosluyor. Üst bacak kaslarım hissizleşip ben diz ekleminin üzerinde çatır çutur koşmaya başladığım son birkaç km düşünsel yapım da başka bir boyuta geçmişti. Bitmiş şekerin etkisiyle garip bir asabiyet ele geçirmişti beni.


Mücadeleyi vücudum kazandı. Ben finişe gelmeyi ve “half marathon finisher” olmayı başardım ama sınırları zorladığımın farkındaydım. Uzun koşulardan sonra zaman zaman dizlerimdeki ağrılar bana hep o ilk yarı maraton koşumu hatırlatır. 

Bir iki yıl daha sadece 10km yarışlarına katıldım. Ülkenin çeşitli yerlerinde derecemi de hep aşağıya çekerek bit sürü yarış bitirdim. Sonra, bilinçli bir şekilde hazırlanarak yarı maratonlar koşmaya başladım ve şimdi artık bir maraton bitirmek istiyorum. 


Bu yıl 39. kez düzenlenecek olan ve parkuru nedeniyle de özel bir ilgiyi hakeden Vodafone İstanbul Maratonu’na hazırlanırken anladım ki, bir maraton koşucusu olmak ile bir maraton koşmak arasında oldukça büyük bir fark var. 

Bozcaada da koştuğum o ilk yarı maratondaki gibi düşünsel bir kementle kendinizi finişe çekemezsiniz maraton koşusunda. Vücudunuzda biten ve sadece kırıntıları kalan enerji ile kendinizi en fazla birkaç km daha ileriye taşıyabilirsiniz. Oysa katılanlar der ki, maraton koşusu otuzuncu km’den sonra başlar. 


Eğer başlıca işiniz spor değilse, yani siz antrenmanınız kadar dinlenmenize ve dinlenmeniz kadar da beslenmenize vakit ve nakit ayıramıyorsanız 10km yarışları ve yarı maratonlar tam size göre. 

İki ay öncesinde bir açık deniz yarışına katılmak için Mayıs ayından beri antrenman yapmama ve o yarışın hemen ertesinde iki aylık bir süreçte haftada ortalama 25km’lik bir koşu programımla birlikte sporcu beslenmesine devam etsem de maraton koşusu beni düşündürüyor. 

Kendimi o yarışın sonunda finiş çizgisini geçerken ve artık bir “marathon finisher” olarak hayal etsem de Bozcaada‘daki ağrılar ve hazırlanılmamış bir yarışın düşünsel yıkımı, iyi hazırlandığımı hissettiğim bu yarışta bile mesafe anlamında beni biraz kasıyor.

Amacım tabi ki sizi koşu yarışlarından soğutmak ve korkutmak değil. Artık uzun koşuların insan vücuduna olumsuz etkileri çeşitli dergilerde ve internet adreslerinde kendilerine yer bulsalar da, kısa veya uzun bu şehir yarışları öyle bir sektör haline geldi ki insanlar koşmaya devam edecekler. Ancak maraton koşusu , diğer mesafe yarışlarından çok daha fazla emek ve zaman gerektiriyor. Çalışma temposu ortalama olan bir şehirli insanın maraton koşmak için ayıracağı zamanın yetersiz olacağını düşünüyorum.


 Peki bu koşuya neden katılıyorum diye sorduğumda kendime, yine o ilk Bozcaada koşusuna gidiyorum. O yarışın sonlarına doğru flulaşmış zihnimin içinde koşmayı ne kadar çok sevdiğimi, koşarken ne kadar mutlu olduğumu hissetmiş ve bir de ne kadar inatçı olduğumu anlamıştım. Uzun antrenmanlar boyunca hayatımı etkileyecek önemli kararlar aldım. Başta sağlık olmak üzere o kararlar bana hep iyi sonuçlar verdi. Bir maraton koşmaya karar verecek kadar hayatımın içinde artık koşu. Onu hayatımın içinden çıkarmaya niyetim olmadığına göre ve fena sayılmayacak bir hazırlık döneminden sonra Olimpik atletizm koşularının bu en uzununu da kariyerime eklemek istiyorum.

Maraton koşusu ile ilgili konuşulacak anlatılacak ve dinlenecek çok fazla konu var. İsmi nereden geliyor, mesafesinin anlamı nedir, koşanların deneyimleri, ayakkabı seçimi, beslenmesi, mesela katılımcılarının neden yaşlarının biraz daha büyük olduğu gibi onlarca mesele var. Bunları konuşmayı koşu sonrasına bırakalım.


Ben şimdi sadece yarışı bitirmeye odaklandım. Bu inatla eğer bitiremezsem başka bir maraton hazırlığı, beni hem fiziksel hem de düşünsel anlamda çok yoracak.

SWİMRUN CHALLENGE – Bir Yarışın Anatomisi

Günümüzde bütün insanlığın sağlıksız olduğu, her yıl düzensiz yaşam, fazla kilo ve zararlı alışkanlıklardan dolayı milyonlarca insanın risk altında yaşadığı bilgisinin üzerimize boca edilmesine rağmen, o kadar çok insan az veya çok spor yaparak kendini korumaya, vücudu hakkında daha fazla bilgiye sahip olmaya ve kendi sınırlarını tanımaya başlıyor ki, umutlanmamak elde değil. Bugün ülkemizde de sıklıkla yapılmaya başlanan koşu yarışlarına binlerce kişi katılıyor, açık su yüzme yarışları elemelerinde katılım bekleyen birçok kişi kalifiye olamayabiliyor. Sporun yayılması, insanların sportif bir yaşam için bir başlangıç yapıp bunu devam ettirmeleri tabi çok güzel ama ben size bu yazıda, ayağınıza geçirdiğiniz ultra rahat ayakkabınızla, asfaltın verdiği görece rahatlıktan veya boğazın serin sularında keyifle attığınız kulaçlarınızın haricinde, başka bir mücadeleden bahsedeceğim.


Zorlu etaplar, yıkıcı performans, macera, azim ve bütün bunları neredeyse kalp atış hızına kadar birlikte yaşamanız gereken bir takım arkadaşıyla birlikte yapmanız gereken: @swimrunchallenge.

Dinlerken yorulacaksınız,ama başalayalım; üzerinizde bulunması zorunlu olan wet suit’in içinde terlemeye başlamanız tabi ki sıkıntılı ama ellerinizdeki el paletlerinizi, yüzerken bacaklarınızın arasında bulunması zorunlu olan pull buoy’u ve kolunuzda yönünüzü bulabilmeniz için daha önceden parkuru dijital olarak yüklediğiniz saati düşünün. Bu arada wet suit ile yarışıyoruz diye sadece yüzeceğinizi sanmayın. Yarışmanın isminden de anlaşılacağı gibi yüzme ve koşu etapları arka arkaya geldiği için ayağınızda da ayakkabılarınızın olması gerekiyor. Doğada yarıştığınız, kolunuzdaki dijital haritayı takip ettiğiniz ve bazen yorgunluktan kafanız karışabileceği ve yönünüzü kaybedebileceğiniz için düdük bulundurmanız zorunlu. Bu arada takım arkadaşınızdan daha hızlı veya yavaş olmanız bir anlam ifade etmiyor, çünkü çoğunlukla bir çekme lastiğiyle birbirinize bağlısınız. Finişi beraber görmelisiniz.


Ürkütmek istemezdim, ama bu yarışmaya katılmaya karar verdiğinizde, trafiğe kapatılmış güvenli bir koşu parkuru, billur gibi koyların kenarından püfür püfür esen tatlı bir rüzgar ve her tür performans derecesinden binlerce kişi beklemeyin start çizgisinde, bunun adı mücadele.

Bu yarıştan haberdar olduğumda ve @arborganisation imzasını gördüğümde nedense şaşırmadım ve hatta yakışanın gerçekleştiğini, sıkı bir parkurun yanında, yarış öncesi, sırası ve sonrasıyla da başarılı bir organizasyonun yaşanacağını anladım. Anlatayım…


Bugün dünyanın en güzel şehirlerinden biri olan Barselona’yı bu haklı şöhretine kavuşturan, sanılanın aksine Barselona takımı ya da Messi değil, 1992 yılında düzenlenen Yaz Olimpiyat Oyunlarıdır. Bir okçunun ucu yanan bir ok atarak uzaktan ateşe verdiği meşaleyle unutulmazlar arasına giren o Olimpiyat Oyunlarında, Olimpiyat yemini eden sporcu ve aynı zamanda ülkemize kürek dalında ilk madalyayı aynı yıl Dünya Şampiyonası’nda üçüncü olarak getiren kişi, @swimrunriva ‘nın da organizatörü ve @swimrunchallengeturkiye olarak bu yarışı ikinci kez düzenleyen AliRıza Bilal’di.

Yönetici olarak bulunduğu, şehrin önemli spor merkezlerinden birinde kendisine asistanlık yaptığım yıllarda düzenlediğimiz yarışmaların bir kısmına hakem, bir kısmına yarışmacı olarak katılmış biri olarak, swimrun challenge yarışlarının onun ruhuna ve sportif hırsına çok uyduğunu söyleyebilirim. Davetini kıramayıp eşimle birlikte katıldığım yarışta da bu düşüncelerim pekişti tabi…

17 Eylül sabahının güneşli Riva’sı. Yarışın fuar alanında çeşitli markaların stantları arasında spor akademili gönüllü gençlerin arasında koşuşturan ARB. Parkurla ilgili son bilgiler, kontrol noktalarına yerleştirilen hakemler ve start hazırlıkları son sürat. Yarıştan bir iki gün önce hava şartlarının uygunluğundan dolayı wet suit zorunluluğu, ince ve havadar bir malzemeden oluşan tri suit ile değiştirildi. Katılım benim beklediğimden fazla ama asla şehrin caddelerinde yapılan konforlu bir koşu yarışının katılımcı sayısını beklemeyin. Son brifingde, mesafe 16,3 km olarak açıklandı. Bunun 4 km’si yüzme, ki içinde Riva deresi ve hafif bataklığımsı 15m’lik bir su geçişi var. Kalan 12 km ise koşu parkuru ama bir ARB organizasyonunda onun da asfalt olmasını bekleyemezsiniz.


Yüzme etabıyla sahilden verilen startla birlikte zaten hiçbir iddiamızın olmadığı yarışı bitirip bitiremeyeceğimiz konusundaki endişelerimin hepsi uçup gitti. Çok fazla antrenman eksiğimiz, tecrübesizliğimiz ve yıllardır emsalsiz bir aşk yaşamamıza ve iki tane muhteşem çocuğun pek uyumlu anne ve babası olmamıza rağmen bir swimrun challenge ekibi olarak berbat olduğumuzu anlamamız için yüzme etabının ilk 150m’si yetti. Bundan sonrası eşim için, yarışmanın neresine kadar gidebileceği, benim için de parkurun zorluk derecesini, nasıl bir antrenman programıyla hazırlanılabileceğini, organizasyonun kalitesini araştırıp değerlendireceğim bir aktiviteye dönüştü.


Sudan çıktıktan sonra GPRS özellikli saatime yüklediğim rota ile kısa bir koşudan sonra, bu sefer yine zorlu, dalgalı bir denizde, daha uzun bir yüzme parkuruyla yaklaşık 1km’lik bir efordan sonra zorlu koşu etabı başladı. Çalılıklar arasından, büyük iş makinelerinin tekerleklerinin toprak yolda açtığı derin yarıklar arasından, patikalardan, tam anlamıyla doğanın ortasından bazen koşarak bazen yürüyerek ilerlemek değil ama; Riva’nın o meşhur bungalov hotellerinin önündeki yaklaşık 300m’lik dereyi yüzerek geçmek biraz koydu. Çünkü yarışmacı gruplardan geride kaldığımız için o etabı yalnız geçmemiz gerekti. Tatilini yapan otel müşterilerinin, deniz bisikletine binerek çevremizde dolanan ve çoğunun anlam veremediği bakışlarının arasında bulanık sudan yüzerek geçmek pek de fazla motivasyon sağlamadı. Hele bir deniz bisikletli, göbekli, ukala, kendini beğenmiş vardı ki “abi su biraz pis değil mi?” diye gevrek gevrek sorarken, şu bisikleti devirebilir miyim acaba diye düşünmedim değil.


Sonra yine toprak ve dik bir yolda koş-yürü yaparken ARB cipiyle yanımızda belirdi ve canlandırıcı birkaç sözden sonra yarışın bizim için en zorlu etabı olan ve son 1800m’sini oluşturan dere geçişine başladık. Şemsinur’un vücudunda biten şekerden, onun hızında giderken benim üşüyen ve direnci düşen psikolojimden kaynaklı olarak Riva deresinin ortasında çok romantik bir kavga ettik. O gün o civarda bulunanlar ve yükselen seslerimize tanık olanların anlam vermekte zorlanacakları bir olaydı, ben de henüz pek anlam veremedim ama sanırım şeker ve psikoloji bağlantısı!! Üç dört dakika sonra yine yan yana yüzüyorduk ve yanımıza sup-kanosuyla bir beyefendi geldi. O kadar güzel sözler söylediki eşime bu yarışmayla ve onun başarmak üzere olduğu şeyle ilgili. Gerçekten de bu yarışma Şemsinur için sportif bir olay değil, bir azim ve kararlılık gösterisine dönüşmüş, herşeyden önce farkına varmadan geri dönülecek ya da vazgeçilecek çizgiyi çoktan aşmış olduğunu farketmişti. Buradan sonra asla bırakmayacağını, ne olursa olsun yarışı bitireceğini anladım. ARB kano üzerindeki adamı arıyor, mevkimiz ve durumumuz hakkında bilgi alıyordu. Son bir gayretle Riva deresinin Karadenize açılan ağzının sağ burnunu dönünce finiş kapısıyla, ARB, eşi Göksu ve bizi bekleyen spor gönüllülerinin alkışlarıyla karşılaştık. Rakiplerimize bozulmadık tabi bizi beklemeden ayrıldıkları için; çünkü hazırlıksız başladığımız bu yarış beklentimizin üzerinde bir zorlukla geçmiş ve biz ancak 5 saat 55 dakika gibi bir süreyle bitirmiştik yarışı. Ben sevgili eşim Şemsinur’un sportif olmayan, ama bir kararlılık abidesi gibi dikilen başarısı ve azmini tebrik ediyorum ilk önce. Bu yarış bana onun çok iyi bir sporcu, başarılı bir performans yarışçısı olabileceğini gösterdi.


Ve tabi, yıllar sonra bir spor adamının ruhundan katarak hazırladığı bu yarışta, yurt dışındaki örneklerinden hiçbir eksiğinin olmadığını, hatta parkur anlamında daha da görkemli olduğunu düşündüğüm swimrun challenge organizasyonunda bulunmanın hazzını yaşadım. ARB ve SwimRun Challenge’ın önümüzdeki dönemde daha da muhteşem parkurlar oluşturacağına ve katılabilirsek o yarışlarda mutlaka final fotoğrafının içinde bulunacağımıza inanıyorum…

BÜYÜK SULARDA YÜZMEK

Akademide öğrendiğim ve en çok sevdiğim bilgi, bugün spor dediğimiz kavramın özünde üç branşın olduğu ve sporun ana ve babası diyebileceğimiz bu branşların insan vücudu için ne kadar önemli olduğudur.

Bugün kendi içlerinde birçok dala ayrılan bu branşlar Atletizm, Yüzme ve Cimnastiktir. İnsan vücudunun yapabileceği bütün hareketler ve günümüzde çeşitli kurallarla zenginleştirilmiş bütün oyunlar, yarışlar bu branşların içindeki daha hızlı, daha ileriye, daha güçlü gibi ilkelerle hayat bulur ve insan vücudunun sınırlarını tanımamızı sağlar.


Bu yazı özelinde ve yaklaşan Çanakkale Boğazı Yüzme Yarışması etkinliği nedeniyle yüzme sporundan bahsetmek istiyorum.

Sporun kökenindeki branşlardan biri olan yüzmenin tarihi, yarışmalar olarak değil belki ama insanoğlunun suyla tanışması anlamında çok eski devirlere dayanıyor. Antik Yunan ve Roma uygarlıkları döneminde insanların eğlence ve sağlık amacıyla suyu kullandıkları biliniyor.

Saymakla bitmeyecek faydalarının arasında öncelikle sağlıklı bir vücuda sahip olmanın dayanılmaz cazibesini sayabiliriz. Spor yapıyor olmanın bilinen faydaları arasında da saydığımız, güçlü bir kalp ve dolaşım sistemi, formda bir vücut, su direncine karşı yapıldığı için güçlü kas ve eklem dokusu, kilo kontrolüne yardımcı olması gibi özelliklerinin yanında yüzme düzenli yapıldığında ruhsal gelişim ve kişinin kendine güveninin artması gibi olumlu gelişmelere yol açar. Bir öğretmen olarak şu bilgiyi vermek isterim. Bir kulübün sporcusu olarak düzenli yüzme antrenmanı yapan ve ders notları zayıf bir öğrencim olmadı, hepsi çalışkan ve başarılı öğrencilerdi. Kısa veya uzun mesafeli yarışların hazırlığı için yapılan uzun antrenmanlar kişinin sabretme gücünü ve başarma azmini de arttırır.

30 Ağustos 2017 günü dördüncü kez kıtalararası yüzücü olabilmek için Rotary Kulübünün düzenlediği yarışmada Çanakkale Boğazını geçmeye çalışacağım. Havuz yarışlarının aksine büyük su geçişleri ya da açık deniz yarışlarında psikolojik hazırlık önem kazanıyor. Çünkü bu yarışlarda zaman elbette önemli olmakla birlikte asıl mücadele doğa ile oluyor. Üç sene önce Çanakkale’de yüzerken birden sessizlik dikkatimi çekmişti. Sadece kulaçlarımın suya girerken çıkardığı ritmik ses ve suya üflediğim nefes. Bir an duraklayıp çevreme bakındığımda yakınlarımda kimsenin olmadığını farketmiş, uzaklarda bir motor görebilmiştim sadece. Sanıyorum boğazın ortasındaydım o sırada ve iki yaka bana çok uzak gelmişti. Büyük kanalın ortasında yapayalnızdım ve en yakın kıyıdan oldukça uzak. Mental hazırlığınız yoksa ya da karşılaşacağınız coğrafyanın büyüklüğüne hazır değilseniz duygusal bir kırılma ve panik yaşayabilirsiniz. Korkacak bir durum yok, her tarafımız güvenlik görevlileri ve cankurtaranlarla dolu ama suda yaşanan bu gibi ataklar performansı etkileyebilir. İstanbul Boğazında ise altına girdiğinizde suyu karartan ve soğutan bir ikinci köprü gölgesi sorunu var. Bir an önce kurtulmak isteyeceğiniz bu gölgelik alanın üç şerit gidiş üç şerit geliş bir otoyol olduğu ve o anda üstünde bir sürü araç bulunduğunu veya Boğaziçi Köprüsünün altında eğer bitiş noktasını kaçırır ve akıntıyla Marmara’ya doğru sürüklenirseniz, sizi balık gibi yakalayacak bir ağ olduğunu bilmek yarış için insanın kafasında heyecan ve küçük korkular yaratan unsurlar. Ben de bunların veya benzerlerinin kafamın içinde küçük girdaplar yaratmasına izin vermiyorum diyemem tabi ama düzgün bir rota tutturup aylarca yapılan hazırlıklardan sonra istediğim tempoyu yakalayıp, kulaçlar arasında gördüğüm uzaktaki kıyıların arasından geçip bir büyük suyu yüzerek geçmek paha biçilmez değerde benim için. 


Bu gibi uzun süreli ve doğayla girişeceğiniz zorlu yarışların manevi kazanımları yarışmaya girmeye karar verdiğiniz an başlar. Bana göre, yüzeceğiniz mayoyu seçmekten, beslenme programınızı değiştirmeye, antrenman saatlerinizi programlamaktan, yarışmanın yapılacağı şehre ulaşımınızı düzenlemek bile, bitiş çizgisini geçtikten sonra boynunuza taktığınız madalyanın keyfini veren gerçek haz süreçleridir. Sadece bitirmek değil, hazırlanmak bile hem düşünsel hem fiziksel anlamda kişiye çok olumlu katkılar sağlar. Kendinizi amatör bir sporcu gibi kurmanızı, belli bir sistem içinde disiplinle hedefe yol almanızı sağlar. 

Doğayı yenemeyecek, ama onun içinde ona karşı bir parkuru bitirmeye çalışacak olmanın heyecanını yaşıyorum şu an. Bu heyecan, aslında tamamen duygusal bir kıpırdanma değil. Hazırlık dönemi boyunca yaptığım antrenmanların vücudumda yarattığı kimyasal değişimlerin oluşturduğu bir çeşit bağımlılık. Bir doğa yarışçısı olabilirim uzun zamandır ama daha önce ben bir spor bağımlısı, delisi, çılgınıyım. Spor yaparken salgılanan hormonlar ve vücudumun bu hormonlara duyduğu ilgi, branş ne olursa olsun beni türlü çeşitli başka performanslara yönlendirecek. Herzaman bir sonraki yarışmanın hazırlığıyla, düzenli bir yaşam ve sıkı bir form için sağlıklı kalmak için müptezellik. Eh, herhalde dünyadaki en zararsız bağımlılıktır spor. 

Aslında doğanın bir parçası olduğumuza göre, yarış bizim içimizde. Kendimizle yarışıyoruz. Büyük sulardan, yüksek dağlardan oluşan bir parkuru değil, iç sınırlarımızı zorluyoruz. Kolay gelsin…

YARI MARATON – İÇİMİZDEKİ SÜPER KAHRAMAN 

Atletizm dünyasının en uzun, belki en yıpratıcı koşusu maraton’un kardeşi; yarı maratonu anlatacağım size. Bu yazı, uzun mesafe koşmayanların kaybettikleriyle değil, koşanların neler kazandıklarıyla ilgili daha çok.

Efsane değil bir gerçeğe dayanan, ani Pers saldırısı sonucu Marathon ovasında gerçekleşen savaş öncesi, bu ani baskını Atinalılara haber vermek için koşan askerin katettiği mesafeden geliyor yarışın uzunluğu( Akademi’de ki bir derste o askerin haberi yetiştirdikten sonra öldüğünü söylemişti bir hocamız).

Yarı maraton, 42,195 metrelik iddialı ve zor bir yarış olan maratonun daha şehirli bir uyarlaması. Sert zeminde koşulabilen bir branş olduğu için şehir içleri çok uygun bu koşuya. Aslında şehirli olan, iş veya günlük hayatımızda sürekli bir yerlere yetişmek için koşturmacayla arşınladığımız sokaklarda koşulan 5 ve 10km.’lik koşular, ancak bu nispeten kısa koşular bir süre sonra koşuculara yetmez oluyor ve koşucu gözünü bir yarı maratona dikiyor. İnsan vücudunun gelişme potansiyeli o kadar muazzam ki, kişi daha önce telaffuz etmeye zihinsel olarak  bile hazır olmadığı bir koşu mesafesine hazırlanırken buluyor kendini, 21.100m.

Koşmak, çok bireysel bir aktivite. Kendinizle başbaşa kaldığınız ve hayatınızda karşınıza çıkmış olumlu olumsuz herşeyin üzerinden gerçek anlamıyla sekerek geçtiğiniz bir durum (kim söyleyebilir bir spor yazısı edebi olamaz diye). Büyük kararlar alabilirsiniz koşarken, oksijenin yarattığı zihin açıklığı planlarınızı gözden geçirmenizi, revize etmenizi sağlayabilir. Koşarken ve koştukça kontrolü elinize aldığınızı hissedersiniz ve emin olun, sakatlanmadan bitirdiğiniz hiçbir koşudan sonra mutsuz durumda bir duş almayacaksınız.

Tabi bu anlattıklarımın bilimsel bazı açıklamaları da var. Vücudumuzda meydana gelen kimyasal değişiklikler bağlıyor bizi koşu sporuna (bu yazı özelinde koşudan bahsediyoruz, yoksa düzenli olarak yaptığımız her spor branşı, hormonal olarak olumlu gelişmeler sağlar). Öncelikle çikolata yediğimizde de salgılanan ve salgılanmaması durumlarında yoksunluk hissi uyandıran endorfin hormonu koşu sırasında ve bittikten sonra bir süre daha salgılanır. Bu hormon bir rahatlık, tamamlanmışlık, psikolojik bir tatmin sağlar. Spor yapmaya alışmış, hayatında efor dediğimiz olguya düzenli olarak yer ayırmış bir kişi, bu eforu sarfetmediğinde vücut bunu hormonal düzeyde algılar ve kişi kendini suçlu veya eksik, huzursuz hisseder. Bizi yağmurda, sıcağın altında veya sabahın kör saatlerinde ya da gece yarılarında sokağa atan dürtü yeni kararlar almak, hayatımızı düzene sokmak, şık koşu tekstillerine sahip olup bunları sergilemek değil, vücutta azalmış endorfin hormonuna duyduğumuz bağımlılıktır.

Bir yarı Maraton yarışının 16. kilometresinde yanımdan tempolu ve kendinden emin adımlarla geçen, yetmiş yaş ortalamaya sahip yaklaşık bir düzine amcanın davranışını başka nasıl değerlendirebilirim ki. Sanırım en faydalı bağımlılık, spor bağımlılığı. Ah, yazarken de gelebiliyor, bu akşam birkaç kilometrelik doz almalıyım!

Hepimizin içinde oturan, yatan, yürüyen adam ve kadınlar olduğu gibi, koşan adam ve kadınlar da var. Sürekli yatan ve oturanlar bizi sağlıksız yaparlar. Kilo almamıza, omurgamızın eğilmesine, tansiyonumuzdaki dengesizliklere ve şekerimizin bağımsızlık ilan etmesine neden olabilirler. Koşan insan ise bizden birazcık özveri ve disiplin ister ve karşılığında fit bir vücut, ağrısız sırt, düzenli kan basıncı, tıkır tıkır işleyen bir kalp ve ciğerler ve bir sürü faydalı gelişme verir. 

O koşan insanın ortaya çıkması için düzenli olarak yaklaşık on ile onbeş tane hafif tempoda olsa koşu antrenmanı yapmak gerekiyor. İnanın bana, sonrasında kendinizi koşu için antrenman saati planlarken, koşu yeri belirlemeye çalışırken, mağazaların spor kıyafetler satan bölümlerinin önünde daha çok vakit geçirirken bulacaksınız. Siz koşarak koşu adamınıza destek olursanız o size sadece sağlık, öz disiplin, dengeli bir psikoloji ve formda bir vücut verecek.

İçimizdeki koşu insanı en çok yarışmaları sever. Eğer profesyonel değilseniz, katıldığınız  yarışmalarda birinci olmak gibi bir takıntınız yoksa ve gerçek bir yarışa katılacak olmanın bilincine sahip bir kişiyseniz; koşu yarışları size çok iyi gelecek. 

Bir yarışmaya hazırlanma evresi, konsantrasyonumuzun vücudumuza ve yaşam şeklimize odaklanmasını sağlar. Uyku düzenimizden beslenmemize, antrenman programımızı kapsayan zaman yönetiminden, vücudumuzu tanımamıza kadar, disiplin gerektiren bir süreçtir bu. Yaptığınız antrenmanların karşılığını alacağınız, hedeflediğiniz bir mesafeyi bitirerek hazların en büyüğünü yaşayacağınız bir olay. Hazırlanırken öncelikle sağlıklı bir yaşama adım atmış olursunuz. Siz artık endorfin ve seratonin denen o iki sevimli haydutun vücudunuzda özgürce dolaştığı, en doğal yollarla psikolojik dengesini yakalamış,  fit vücuduyla çevresinde takdir gören ve özenilen, başarma azmini, kararlılığını en başta kendisine kabul ettirmiş bir sporcusunuz. Profesyonel olmanıza gerek yok, içinizdeki koşu insanının kostümüne bir gardrop kadar uzaksınız ve o kostümü üzerinize geçirdiğinizde artık sağlıklı yaşamın süper kahramanısınız! 

Sonrası size kalmış, herhalde bu kadar özveriden sonra beslenme alışkanlıklarınıza (beslenme konusu başka bir yazının konusu olacak çünkü çok önemli), vücudunuzu yormayan bir uyku düzenine kendinizi adapte edebilirsiniz. Süper kahraman olmanın da bir bedeli var tabi!

Başlıyoruz!

Şimdi yapacağınız, önümüzdeki hafta için iki kez en az yarım saatlik bir yürüme veya yürüme-koşma çalışması yapacağınız gün belirlemek. Bu programı yavaş yavaş sadece koşuya evrilterek (temposu size kalmış) 1,5 ay düzenli uyguladığınız takdirde bir dahaki sene sizinle bir 10 km. yarışında karşılaşabiliriz. Kimbilir belki de bir yarı maratonda.

 Ha sizi nasıl mı tanıyacağım?

Unutmayın süper kahramanlar birbirini tanır.

 

PİLATES İLKELERİ

Artık önlem alma vaktinin geldiğini düşünüyorsunuz. Çalışırken kendinizi öne eğilmiş buluyor ve sırtınızın çeşitli bölgelerinde inatçı olmaya aday ağrılar var çünkü.

Artık forma girmenin vaktinin geldiğini düşünüyorsunuz.  Giysilerinizde biraz daralma hissetmeye başladınız çünkü, durup dururken küçülmüşler sanki.

Artık uzun süre devam edebileceğiniz, tarzınıza uygun hatta yaşam stilinizde yerini kalıcı olarak alacak bir metod arıyorsunuz. Denediğiniz birçok spor çeşidi (fitness, zumba, ağırlık çalışmaları, aerobic) sizi hedefinize taşıyamadı çünkü.

PİLATES İLE TANIŞIN

Pilates bir egzersiz sistemidir. Kendi içinde çok tutarlı, bilimsel olarak kayıt altına alınabilen sonuçlar doğuran bir bütünsel beden eğitimi yaklaşımıdır.

Tabi ki her sağlam metod gibi, belirlenmiş prensipler üzerine kurulur ve sonuç alınabilmesi, bu prensiplerin her harekette ve her an uygulanmasıyla mümkündür.

Aşağıda anlatmaya çalışacağım Pilates İlkeleri’ni size öğretmeyen, uygulamanızı sağlamayan, sadece pilates hareketleri yaptırarak seansınızı tamamlayan stüdyolardan, eğitmenlerden uzak durun.  Bahsedeceğim ilkeleri kurum ilkeleri veya kişisel eğitmen ilkeleri haline getirmiş durumda olanlar biraz daha fazla para isteyecekler sizden doğru, ama vücudunuz için bu değer. Çünkü çok özel bir yöntem olan pilatesi öğrenmek ve hayatınıza adapte etmek vücut ve ruhunuz üzerinde kontrolü hızlıca ele geçireceğiniz paha biçilmez bir deneyim olacak.

Başlayalım,

1- NEFES

Zihin  ve  beden arasında kurabileceğimiz ilk ve tek köprü nefestir. Pilates yaparken sürekli olarak derin nefes alıp veririz. Bu nefesler her zaman ahenkli olur çünkü her hareketimizi tam ve eksiksiz yapabilmemiz için zihnimizde de o hareketi tasarlamamız ve görebilmemizin yolu düzenli nefestir. Pilates yaparken aklınıza cep telefonunuzun gelmemesi, dersten sadece uzamış olarak değil, tüy gibi hafif ve parlak bir zihinle çıkmanızın nedeni, başka hiçbir zaman yapmadığınız bu bir saatlik derin nefes alıp verme durumudur.

Şunu gözlemleyin: Hareketiniz nefesinizin hızını takip etmeli. Derin ve ahenkli nefesler. Nefes nefese kalmak yok.

2-KONSANTRASYON

Bütünsel yaklaşımı farketmeye başlayın! Düzenli nefes alıp vermek sizi, zihninizi arındırmaya, vücudunuza ve yaptığınız hareketlere odaklayacaktır. Buna konsantrasyon diyoruz. Pilates yaparken tv izleyemezsiniz, gazete okuyamazsınız ve cep telefonunuzu kurcalayamazsınız.

Şunu değerlendirin: Her hareketi eksiksiz bir özenle gerçekleştirmelisiniz, sizi buna yönlendiren bir eğitmen şansınızdır.

3-KONTROL

Bütün bir pilates seansı boyunca kontrolü elinize almalısınız, hiç bırakmadan. Bu, vücut parçalarınızın olması gerektiği gibi dizildiği, doğanın onları yerleştirdiği yerlerinde tutmak anlamına gelir. Kazanılması zaman alan ama vazgeçilmez bir prensiptir, çünkü zaten büyük ihtimalle omurganızdaki kontrol dışı eğilmelerden dolayı buradasınız.

Şu önemli:  Eğitmeniniz size doğal duruşu mutlaka öğretmeli ve bunu sürekli kontrol etmenizi sağlamalı.

4-MERKEZLEME

Şimdiye kadar yaptığınız bütün spor branşlarında hep büyük kaslarınızı, sizi hareket ettiren yüzeysel kaslarınızı kullandınız. Onlar zaten güçlü oldukları halde gelişmeye devam ettiler. Ama yine de kamburlaştınız, yine de beliniz veya boynunuz ağrıyor, kilo verdiğiniz halde formda görünmüyorsunuz ya da tıknaz bir tipiniz oldu.

Pilates sizi içeriden dışarıya doğru çalıştırır. Bu, vücudumuzun yüzeyinde değil, daha içinde omurgamıza sarılan merkez kaslarımızın çalıştırılması anlamına geliyor. Bunlar, iç ve yan karın kasları, bel bölgesindeki kaslar, diyafram ve pelvic taban kaslarından oluşur ve bir güç bölgesi oluştururlar. Core bölgesi diyoruz buraya.

Çok çok çok önemli:  Bir pilates dersi yaparken parmağınızı bile kaldırsanız nefes ve core bölgesi aktivasyonunu koordine bir şekilde kullanmanız gerekir. Böylece yaptığınız bütün hareketler omurganıza etki eder ve siz içerden, merkezden dışarıya doğru çalıştığınız için çok hızlı forma girersiniz. Hiç kilo vermediğiniz halde insanlar sizin kilo verdiğinizi düşünür.

5-RİTİM/AKIŞ

Geride kalan ilkeleri birleştirdiğinizde eğitmeninizin sizin için seçtiği hareketleri  bir bütünlük içinde uygulamanız gerekir. Vücudunuzun herhangi bir bölgesi ekstra bir zorlanma durumuna girmeden, akışı bütün vücuda yayarak ve gerginliği zarif bir şekilde yönlendirerek yapmalısınız egzersizleri. Metod dansçılar üzerinde oluşturulduğu için, belki onlardan kalan bir ritim hissi pilatesin kodlarına işlemiştir.

Unutmayın: Akışı kontrol edin ve  nefesinizin hızıyla sadık kalacağınız bir ritim oluşturun.

Gördüğünüz gibi, bir pilates eğitmeni değilseniz pilates dersini tek başına veya tv karşısında izleyerek yapmanız mümkün değil. Bütün bu ilkeleri içselleştirmiş ve öğretmekten keyif alan insanlarla çalışmanız önemli. Onlar size ders vermezler, size vücudunuzu nasıl kullanmanız gerektiğinin eğitimini verirler, daha önce orada olduğundan bile haberinizin olmadığı kasların yerlerini gösterirler. Size omurganızı geri verirler. Geçip giden yıllarla birlikte yerçekimine karşı koyamadığınız için üç santimlik boy kaybınızı verirler. İki üç beden önce giydiğiniz giysilerinizi geri verirler. Bunları verebilmeleri için yukarıdaki ilkeleri her ders size uygulatmaları gerekir. Siz tamamen öğrendiğinizde bile sürekli bunları kontrol ederler. Bu yüzden de sizden tamamen hakederek biraz fazla para alırlar.

Vücudunuz çok değerli. Onun ne kadar değerli olduğunu anlamak için küçük bir test öneriyorum: bir otobüs durağında bekleyin ve durağa yaklaşan otobüse binmeye çalışan yaşlı insanları izleyin. Kiminin çok rahat olduğunu, kiminin ise nasıl zorlandığını göreceksiniz. Hangisi olmak istiyorsunuz? Sağlam bir omurga için yapılan çalışmalar, sağlık sigortası gibidir ve pilates kendiniz için en iyi yatırımdır.

Abarttığımı, altı üstü sportif bir aktivite gibi görünen bu sistemi fazla içselleştirdiğimi düşünebilirsiniz. Ama ben çok uzun zamandır insanlarla bireysel olarak pilates metodunu çalışıyorum. İçselleştirdiğim doğru, çünkü sadece yaşanılan fiziksel ve ruhsal değişime tanık olmak bile beni bir eğitmen olarak fazlasıyla motive ediyor. Çalıştığım insanların vücutlarındaki değişimi görmeleri ve asla başaramayacaklarını düşündükleri hareketleri önce zihinsel sonra da fiziksel olarak gerçekleştirmeleri benim için çok değerli.  Metodun taşıyıcısı olmak ve aktarmak ruhsal bir tatmin ve ilerisi için kendini geliştirme arzusuda yaratıyor.

Ha bu arada, diyelim ki pilates yapmaya başladınız ve  başarılı bir şekilde devam ediyorsunuz; asla değiştiremeyeceğinizi düşüneceğiniz şey, pilates eğitmeniniz olacaktır.

İyi çalışmalar…

HAFTADA İKİ KEZ ANTONİO YAPMAK

Joseph Hubertus Pilates’ten bahsedeceğim size biraz. Onunla ilgili bilinen gerçeklerin üzerine, hak ettiği gibi bir kitap yazılsa ya da bir film çekilse benim kurgum nasıl olurdu onu anlatacağım. Tabi daha sonraki yazılarımda, geliştirdiği metodun ayrıntılarını, faydalarını ve nasıl yapılacağını da          anlatacağım uzun uzun.

Adamımızın soyadı iyi ki Pilates öncelikle. Düşünsenize biz Pilates eğitmenleri haftada onlarca kez Antonio yaptırıyor olabilirdik. Siz Pilates severler ya da bu yazıyı okuduktan sonra Pilates sever ve Pilates yapar olacaklar ise haftada en az iki kez Antonio, ya da kendisi bir Alman olduğu için Hans ya da Godfried yapıyor olabilirdiniz.

Şaka bir yana, yeryüzünde bütün insanlığa  yüzyıllarca, sadece sağlık verecek bir çalışma metodunun yaratıcısı olarak, ender bulunan soy ismi bu metoda isim babası olmuş çok değerli bir insandan bahsediyoruz. Joseph Hubertus Pilates.

Ben hikayemde küçük Joseph’i bütün çocukluk yılları boyunca Almanya’nın bir banliyö şehrinin mahallelerinden birinde pencereden dışarıda top oynayan arkadaşlarını izlerken görüyorum. Çünkü kas, kemik yapısı zayıf ve çok hızlı yoruluyor. Kendisini günlerce yatağa bağlayan ağrıları oluyor ve doktorlar pek de ümitli değiller onun diğer çocuklar gibi tamamen sağlıklı bir şekilde sağlam bir vücuda sahip olabileceğinden.

Yatağından kalkamadığı uzun günlerde, ağrılarıyla başetmeye çalışırken kaslarını zihinsel yöntemlerle hissetmeye başlıyor, çeşitli konsantrasyon ve nefes yöntemleriyle vücuduna hükmedebileceğinin farkına varıyor. Doğu felsefesi, zihin beden bütünlüğü konusunda yaptığı araştırmalar onu yoga ile tanıştırıyor. Hayvanların hareketlerini, denge mekanizmalarını inceliyor.

Genç bir adam olduğunda cimmnastik, boks ve sirklerde trapezci olabilecek kadar da iyileşiyor. Patlak veren I. Dünya savaşı sırasında bulunduğu İngiltere’de ki bir kampta savaşta yaralanan ve yatağından kalkamayacak durumda bulunan askerlere kendisini iyileştiren hareketleri yaptırıyor. Oradayken, daha sonra tek başına bütün bir spor salonunda bulunan aletlerin yaptırabileceği kadar hareketi yaptırabilen, bugün trapeze table dediğimiz yatağı tasarladı Joseph.

Savaştan nefret ediyordu. Savaşın insanı düşürebileceği durumları yakından görmüş ve tüm insanlığın savaşın etkilerinden korunabilmesini sadece beden eğitimiyle değil zihin yoluyla da engelleyecek bir sistemin hayalini kuruyordu. Kişi beden bütünlüğünü sadece kas sisteminin kuvvetiyle değil, eşit oranda zihnini de kullanarak ve bir bütünsellik içinde sağlayabilirdi. Beden, düşünce sisteminin devamı olarak kontrol edilebilirdi.

Savaş sonrası siyasi ve ekonomik dengesizlik bütün dünyayı ikinci bir savaşın eşiğine getirirken, geleceğini yeni dünyada gören Joseph uzun süren bir gemi yolculuğuyla Amerika’ya göç eder. Gemide kendisi gibi disiplinli, çalışkan ve insanın iyileşme, konsantrasyon ve odaklanma gücüne inanmış ve savaş görmüş bir hemşire olan Clara ile tanışırlar. Çok sürmez evlenmeleri, Amerika Joseph’e kendini geliştirebileceği, düşündüklerini hayata geçirebileceği bir ortam sunar. New York’ta aynı zamanda evleri de olan ilk stüdyolarını açarlar ve daha sonraları Pilates adını alacak olan Kontroloji metodunu burada daha da ileriye taşıyarak, ayakları yere basan, bilimsel olarak ispatlanmış prensipler haline getirir.

Joseph, kendi vücudu üzerinde deneyerek oluşturduğu yüzlerce hareket tasarladı. Trapeze table denen yatağı, o zamanların en konforlu ve güzel arabası olan Cadillac diye isimlendirdi. Sadece vücut ağırlını kullanarak yapılan hareketlerin yanında, vücuda yardım ederek hareketlerin doğru yapılmasını da sağlayan reformer aletini geliştirdi. Bugün bu alet aynen onun tasarladığı gibi üretilmekte  ve genel olarak onun hareketleri binlerce pilates severe yaptırılmakta.

Kendisinin haricinde ilk öğrencileri hızlı bir sahne sanatları performansına sahip şehirde dans ederken sakatlanan dansçılar oldular. Sanılanın aksine erkekti birçok öğrencisi. Tekrar sahnelere dönmek isteyen, bir gösteriye hazırlanırken kuvvetlenmek isteyen pek çok dansçı stüdyosunun müdavimi olmuştu. Dansı bırakıp yanında bu metodu öğrenenler oldu ve onlar daha sonra ülkenin çeşitli yerlerinde kendilerinden de birşeyler katarak çeşitli Pilates ekollerini yarattılar.

Bugün dünya üzerinde Pilates yapan insan sayısı çok fazla. O kadar çok insan bu metodu uygulayarak sağlığına kavuştu ki, sonunda çok büyük bir sektör haline gelmiş ve her sene yeni bir antrenman sistemi keşfetmek zorunda kalan spor ve antrenman sektörü, yıllar önce oluşturulmuş ve sağlam prensiplerle donatılmış bu sistemi bünyesine almak zorunda kaldı. İsim yapmış bütün büyük antrenörler, spor salonları, şampiyonlar, çalışma yöntemlerinin bir yerinde merkez kuvvetlenmesinden bahsediyorlar. Her branştan çok büyük başarı yakalamış sporcular antrenmanlarını pilates ile destekliyorlar.

87 yaşında  bir yangında duman zehirlenmesi sonucu hayatını kaybettiğinde Joseph, yaşına rağmen muhteşem bir postüre sahipti. Sadece kas yapısının değil, o kas yapısının omurgayı sararak kuvvetlendiği bir sistemi ancak zihin beden bütünlüğüyle sağlayabileceğimizi gösteren çok değerli bir metot bıraktı arkasında.

Pilates hareketleri yaparak sağlık kazanan, zihnini temizleyip kaslarını kontrol edebilen, bazı kaslarının varlığını Pilates dersi yaparken farkeden insanların yanında kendisine minnet duyan başka bazı insanlar da olmalı. Biz Pilates eğitmenleriyiz onlar.

Metodu anlayıp, içselleştirip bir de yaptırmak; ve değişimi görmek. Üstüne üstlük bundan para kazanmak. Kendi adıma her zaman iyi dileklerde bulunarak anıyorum Joseph’i. Çocuklarımın bir çeşit dedesi olarak görüyorum onu. O kadar iyi bir sistem ki herhalde yaklaşık üçbin saatlik bir özel Pilates dersi tecrübesinden sonra şunu gördüm, vücudunda değişiklik olmamış hiçbir müşterim olmadı ve tamamı ders süresi boyunca cep telefonunun varlığını unuttu. Vücutlarında olduğunu bilmedikleri kasları keşfedenler, bir saat boyunca düzenli nefes alıp vermekten kaynaklı rahatlıkla daha önce hayal edemeyecekleri esneklik ve kuvvete ulaştılar.  Pek çoğu artık Pilates müdavimi.

Belirli ilkeleri bulunan ve uygulandığında başarı oranı yüzde yüz olan bir anlayış.

Ne kadar doğru söylediğini kendi gözlerimle gördüm:

“On derste farkı hissedeceksiniz

yirmi derste farkı göreceksiniz

otuz derste farklı bir vücudunuz olacak”