Charles Dickens – İki Şehrin Hikayesi

Kitabımızın arka kapağında yazılanları okuduktan sonra bir an önce sessiz bir köşe, bir iki saat sürecek bir görünmezlik, belki birkaç yudum kahve arayacak; sessiz ve gönüllü bir tanık olarak tarihin belki de en önemli dönemeçlerinden birine düşünsel bir seyahate çıkmanın hevesine kapılacaksınız.

Öyle ya, Fransız devrimi ve onun, o güzel şehrin sokaklarını kana bulayan terör dönemi var kitabın başrolünde; tabii tarihin seyrini değiştiren o dönemin Dickens’ca anlatımı da diğer başrolde yerini alıyor ve siz bir tiyatrodaymış gibi sahne sahne izliyorsunuz yazılanları.

Dickens, yazdığı romanları büyük kalabalıklar önünde okumuş, çok büyük bir hayran kitlesine birinci ağızdan iletme başarısını göstermiş bir yazar. Sinemanın, radyonun olmadığı bir dönemde özellikle bu roman haber değeri de taşımış ve insanlar, kanla yazılan yakın tarih hakkında da bu roman sayesinde bilgilenmiş olmalı. Kendimi o okumanın yapıldığı kalabalık ve büyük salonda hayal ediyorum şimdi; önce dünyanın içinde sürüklenip yavaş yavaş anafora dönüşen siyasi atmosfer, Avrupa’nın, İngiltere’nin ve nihayet Fransa’nın durumunu anlatan ironi yüklü, ince bir alay ve keyifle okunan başarılı bir çeviri ile tarihin akışına kapılıyorum. Gerilimin yükseldiği sayfalarda, halkın aristokrasi yaşasın diye sürdüğü sefaleti izliyorum; açlığın kokusu, rengi satırlar arasından donuk gözleriyle süzüyor beni. Birazdan başlayacak ve önünde ne varsa sürükleyecek haklı bir ayaklanmanın yaklaşan gürültüsünü duyuyorum.

Dickens, romanını bir klasik haline getiren aşk ve fedakarlık duygularıyla örmüş haklı olarak ama ben, devrimcileri de biraz derinden traş etmeye başlayan ve bayan giyotinle biten terör dönemine, haklı ile haksızın,  adalet ile hesaplaşmanın birbirine karıştığı sürece odaklıydım bütün okuma boyunca. Anlatı zaman zaman melodrama dönüşse de devrimi hazırlayan sürecin kaçınılmazlığı, sefaletin acıtan gerçekliği bir çocuk piyesinde bile sert görünecektir haliyle. Gerçekten de, Fransızların belki de bir zamanlar kullanmış olmaktan utanç duydukları o canavar makinenin susuzluğu bitmek bilmemiş, zamanla kendisini ilk besleyenleri bile keskin kenarıyla parçalamaya başlamıştır. Meşhur Concorde meydanından Seinne nehrinin kıyılarına doğru bir kan selinin aktığı ifade edilir pek çok kaynakta. Büyük bir gururla, icat ettiği ölüm makinesine ismini veren adamın ailesi, kötü ünlerinden kurtulmak için soy isimlerini değiştirmek zorunda kalmışlardır daha sonra. Ancak Fransa dünya tarihine geçmiş en önemli devrime ev sahipliği yapmanın onuru yanında, o insafsız makineyi uzun süre kullanabilmiş olmanın kara lekesini de sonsuza kadar taşıyacaktır.

Sarayları, hapishaneleri basarak yüzyıllarca kendisini sömürenlere karşı halkın kustuğu şiddet sahnelerini, giyotinde bitecek hayatının son saniyelerini yaşayan insanların ürkek gözlerindeki ifadeyi okurken, ister istemez Zola’nın Germinal’indeki isyanı düşünüyorum. İşte o zaman Natüralizm’in ne olduğu daha da belirginleşiyor zihnimde. Zola’nın romanı da ezilmiş, sömürülüşmüş insanın patlama anına odaklanır ama orada gerçeğin önüne, anlatıma dair hiçbir süs konmaz. Germinal’de kırılan kemiklerin sesini duyar, tırnakların içindeki pisliği, taşmış öfkenin hıncını görür, insanların ayaklarının altındaki toprağın tozuna bulanırız.

İki Şehrin Hikayesi’nde şiddet vardır, kan vardır bolca evet ama bir tiyatro sahnesinde izlenecek ölçüde sterilize edilmiş, hafif bir ironinin izleri hissedilir. Gerçek ve örneği olmayan kanlı bir devrim, usta bir İngiliz yazarın kurduğu bir kurguya bulanır. Ayrıca Dickens, başlangıçta ezilenlerin içinde bulunup devrim için çalışan, hayatını tehlikeye atan halktan insanları, devrim sonrasında kişisel hınçlarını masum insanlardan çıkartan ve terör kanunları döneminde bu masumları da giyotine göndermeye çalışan gaddar katillere dönüştürür.

Bütün bu düşündüklerimin yanında bir edebiyat klasiği okuyor olmanın bilinciyle, Italo Calvino’nun ‘Klasikleri Niçin Okumalı?’ adlı değerli kitabını da anımsadım. Orada Calvino, aynı klasik eserin farklı yaşlarda farklı mesajlar ilettiğini, vereceği keyfinde başka başka olacağını yazar. Başka bir yaşta acaba ne alırdım İki Şehrin Hikayesi’nden? Dünyada gerçekleşmiş belki de en büyük devrimin çevresinde geçen melodramatik anlatı, hayatımın başka bir evresinde nasıl bir anlam uyandırırdı bende? Sanıyorum ‘Kasvetli Ev’ gibi kalabalık kadro ve olaylar zincirini muhteşem bir kurguyla işleyen yazarın o kitabını, başrolünde tarihin en önemli dönemeçlerinden biri bulunan ve yazarın en çok sevdiği hikayesi olarak sunduğu bu önemli eserine tercih ederdim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir