CHARLES DICKENS – KASVETLİ EV

Gün geçtikçe büyüyen bir kitaplığa sahip olmanın kuşkusuz pek çok güzel yanı var ama diğerlerinden öne çıkan bir özelliği, zamanla birbirinden uzak raflarda bulunan kitaplar arasında bir bağlantı oluşması ve kitaplardan kitaplara bir köprünün gözle görülür inşası. Kitaplarını okumaya, okuduğu diğer kitapların yönlendirdiği-çoğunlukla- bir okurum ben. İlgisi çok sınırlı da olsa başka başka kitapların içinde yeni okuma yolculukları, dingin ya da atılgan, lirik ya da epik yeni okuma maceraları yaratırım kendime. Kendi içimde yarattığım okuma krallığının tek hakimi olarak, yeni fetihlerle genişletiyorum sınırlarımı.

Nabokov’un hayat hikayesinden önce Lolita isimli kitabı gelir benim için. İster istemez Lolita gibi bir kitabın yazılış hikayesi, yazılışı ve bir yazın olayı olarak Lolita’nın kendisi, sizi yazarının inanılması güç hayat hikayesine ulaştırır. Mesela yazarının anadili Rusça olsa da, İngilizce yazılmış ve o dildeki en güzel romanlardan biri olmasına rağmen, siz onun Türkçe çevirisini okusanız dahi, hâlâ yazılmış en güzel romanlardan biridir.

Hayatının önemli bir kısmını geçirdiği Amerika’da bir üniversitede verdiği ve altı tane klasiği incelediği “Edebiyat Dersleri” kitabı da beni Kasvetli Ev’e ulaştırdı. “Büyük Umutlar” orada öylece ve bütün haşmetiyle beklerken neden Kasvetli Ev sorusunun cevabı çok karmaşık değil. Charles Dickens’ı tanımam pek çok insan gibi bir romanının sinema uyarlamasıyla olmuştur. Meşhur, “Büyük Umutlar” filmini o kadar çok beğenmiştim ki merak etmeme rağmen filmdeki tadı bulamayacağımı düşünmüştüm kitabında-şimdi işgüzarlık diyorum bu yaptığıma. Ethan Hawk, Gwyneth Paltrow, Robert de Niro’lu ve o gizemli kadının kalın perdeler ardındaki karanlık ve kasvetli odada besame mucho’yu çaldığı efsane film. Meğer film bile Dickens dünyası için bir işaret fişeği yakıyormuş.

Yaşarken şöhretinin tadını alan ve çevresinde kendisine bağlı bir takipçi kitlesi oluşturabilmiş, rating’i yüksek bir yazar Dickens. Birçok romanını kitlelere kendisi okuyabilmiş ve bunu İngiltere’den Amerika’ya kadar sürdürebilmiş bir adam. Kasvetli Ev romanı okunduğunda bunun nedeni kolaylıkla anlaşılıyor.

Kitapta bulunan otuz’a yakın kişi için ikişer cümlelik tanıtım yazısı var kitabın başında. Filanca kimdir, ne yapar veya karakteri nasıldır sorularına cevap olarak. Bu karakterlerin sosyal statüleri, toplumsal ve duygusal durumları birbirlerinden o kadar farklıdır ki, nasıl olur da geç Viktoryen bir dönemde bu kadar farklı karakter aynı kitabın içinde buluşabilir diye düşünmeden edemezsiniz. Kitap açılır, açılır ve konu bu farklı statüler arasında öyle bir genişler ki artık birbirinden farklı hikayeleri okuyor olmanın şüphesi karşısında çaresiz hissettiğimiz an bütün o farklılıklar yavaş yavaş birleşmeye, aynı yöne akmaya ve birleştikçe de gürüldemeye başlar roman. En alttakilerle en üsttekiler, şeytan kadar kötülerle tanrısal iyiliktekiler, en güçlülerle en zayıflar kanlı canlı ve parlak, derinlemesine karakterlerle bir klasik içinde buluşurlar.

Dickens gerçek bir ironi ustası-sanatlı okumanın keyfi en çok bu tarz anlatımlar sırasında yükseliyor- ama romanın çevirmeni Aslı Biçen’in önünde, dil hakimiyeti ve bu ince alaylı üslubu o taraftan bu tarafa nasıl böyle ustaca döndürebildiği konusunda saygıyla eğilebilirim sadece ve kabul ederse teşekkür ederim.

Sosyal bir roman Kasvetli Ev. Bitmek bilmeyen bir hukuk davasının çevresinde toplumun her kesiminin gerçek renkleriyle aktarıldığı panoramik bir roman. İçinde soy kütüğü neredeyse Yunan tanrılarına varan soylular da, Kimsesiz Tom diye bir mezbelelikte kir pas içinde yuvarlanıp debelenen Jo gibi kader yenikleri de var. Sanayi devriminin öncesinde geçmesine rağmen, o dönemin gelişmeleriyle beraber, özellikle çocukların başına gelen sosyal felaketlerin şafak öncesi solgun ışığı gibi ayrıca roman.

Alışıldık tabiriyle anageldiğimiz bir “klasik” gibi değil Kasvetli Ev. Bir İngiliz melodramı gibi de bir yandan. Birbiriyle bağı bilinmeyen birkaç ev, malikane, işyeri, kamu binası ve sonra birbiri içine geçmeye başlayan , birbirlerini geçmişte ve şimdi de etkileyen davranışlar, olaylar. Sıcak ama kapalı veya açık iğnelemelerle zaman zaman süslü bir anlatım; sanatsal dozu hafif ve ilgi çekici bir konu. Bir konağın veya büyük bir şirketin çevresinde geçen, bütün kadınların bütün gücü elinde tutan tek bir adama aşık olduğu Türk dizileri için çok kaliteli bir senaryoyla alternatif olabileceğini düşündüm nedense hep okurken.

Evlatlık bir kız, hamisinin evinde bitmeyen bir miras davasının tarafı olarak yaşayıp giderken, başka bir sosyete konağındaki bir leydinin kızı olduğunu öğrenir. Baronlar, leydiler, kâhyalar, sisli kasvetli gökyüzü, avukatlar, birkaç tane aşık ve gözüpek askerler; mahkeme sonucu beklerken delirenler, bakımsızlık ve pislikten pörsümüş çocuklar ve hepsinin aynı roman içinde böyle ustaca birleştirilmesi sanırım Dickens’a özgü bir dehanın ürünü.

Bin sayfayı aşan ve anlattığı hikayenin yanında cüssesiyle de dev romanın sonunda esas kız ve çevresindeki tüm iyi insanların mutlu olduğu, mutlu olmayan iyi insanların ölü olduğu ve onları hatırlayanlara güzel anılar bıraktığı, eğlenceli bir roman Kasvetli Ev. Halkın her kesimini anlattığına şahit olurken, romanın bir burjuvazi ürünü olduğunu hiç de alttan alta değil, belirgin olarak hissettiren bir roman olduğunu ise belirtmeden geçmemeliyim. En güçsüz karakterin aramızdan ayrılışının ardından duygulanırken biz, anlatı o ölüyü usul usul ötekileştirmektedir. Kitabın kendi büyük dili, yazarının dilinin de ötesinde bir İngiliz soylu büyüklenmesinin de dili oluverir.

Nabokov’da da vardır bu. Hiçbir zaman gizlemediği ve anılarından okuduğum kadarıyla yaşantısının her anında kendisine eşlik eden soylu yanı. Kimbilir, belki de Dickens’a onu yaklaştıran bu ortak özellikleriydi.

Renkli olmadığı söylenemez. Adaletli midir bilmem?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir