Edip Cansever – Seçme Şiirler (Doğan Kardeş)

İlk önce ince, kenarları yıldız tozuyla kaplı, açıkça şöhret meraklısı bir heves büyüyor kalpte. O heves, ilham yardımıyla bize bir iki tane derme çatma şiir yazdırabilir en fazla. Kendini bilen bir okursan çapaklanır dizeler, kursağına kadar yükselir en fazla hevesin. Sonra gerisin geri döner, yerleşir kalbindeki konforlu yerine. Valery, ilham ile gelen o ilk iki dizeyi, şiir bittikten sonra atarmış.

Kalpte iyidir o çaresiz eğilim, arsız istek, kendini unutturmayan yarım kalmış atılım. Hevesin yanında azim gerekir sonra, süresiz çalışmak, ömür harcamak gerekir şair olmak için. Hele ki büyük şairlik!

Şiir okuyan herkeste uyanıyordur o heves. İnsan, benliğinin derinliklerine mısra boyu mesafelerden, mısralara sığmış başka duygu dünyalarından sezgi yoluyla seslenen şair gibi yazabileceğini, o mesafeleri tıpkı onun gibi sıçrayabileceğini sanıyor, hevesleniyor. Şiirde okuduğunu hissetmekle, o okudukların gibi bir şeyler yazabileceğini sanmanın safdilliği.

Şimdi soruyorum kendime, Edip Cansever’in seçilmiş şiirlerinden oluşmuş bir kitabını okuduktan sonra. Daha önce kaç bira içmişimdir? Yaşıma, aile yasaklarına, içki kaldıramayan bünye sınırlarına aldırmadığım o küçüķ yaşlardan itibaren hem de, kaç bira içmişimdir? Binlerce bira şişesini, buz gibi dikip kafama ve dudaklarımın kenarından sızdırarak belki, belki buğulanmış bir Arjantin kupanın dibinden yükselen küçük kabarcıkları izleyerek, belki bir mecliste kopamayarak muhabbetten ve bir tane daha söyleyerek; ne kadar da çok mesaimiz var birayla.

Önümdeki masaya biranın şişesini, bardağını, sarhoş ettiği kafamı, öfkeyle yumruğumu, hesap için paramı koydum şimdiye kadar. Ama bir biranın dökülüşünü koymamıştım hiçbir masaya. Bir biranın dökülüşü, içimde şiiri heves olarak mühürledi. Umutlanmıştım çok zaman ama bir masanın üzerine koymamıştım umudumu, aklımda olup bitenleri ise masanın üzerine koyabilecek kadar bile toparlayamamıştımki daha. Bir şiir okuru olarak kalmanın, insanı yerine mıhlayan dizelerin, geçmişin salt zihnimizde canlanan görüntüleriyle değil, sesleri ve sessizlikleriyle de içimizden geçen bütün o güzelliklerini hissetmenin mühürlenmiş hevesine dönüştü Cansever şiiri.

Onu okumaya devam ettiğim bütün o dizeler boyunca şiir yazma hevesini zaten yavaş yavaş kovmuş, şiir okuru kalmanın tenha durağında gelip geçenleri izlemeye karar vermiştim ben. Biranın dökülüşünden ne kadar sonraydı bilmiyorum ama aynı seçmeler kitabında Ben Ruhi Bey Nasılım şiirinin içindeydim. Evdeydim hatırlıyorum, sabahın erken bir saatiydi, uyku sessizliği vardı insanlarda ve eşyalarda, hatta gün bile sessizce yükseliyordu. Sonra bir an, yani o dizeyi okuduktan sonraki sessizlik başka bir boyutta yeniden anlamlandı. “Göğe bırakılmış bir balon sessizliği”. Bütün çocukluğumun yarısı, bayram yerleri, mahalle, bileğime bağlanmış diğer ucu balonda bir ip ve göğe doğru yükseldikçe küçülen, yalnızlaşıp sonunda yok olan bir balon. Pembeye yakın bir renkte ve tepesi bordo boyalı onlarca balon, her an uçacakmış gibi satıcısını da tedirgin ederek çıktı kitabın arasından, bütün o hüzün kokulu geçmişi de sürükleyerek peşinden bir iki tur attı salonda sessizce. Ardında o sessizliği bırakarak, dinlenmek, zaman zaman hatırlanmak istenen bir uçan balon sessizliğiyle yükseldi gitti. Zaman zaman gökyüzünde toplu iğne ucu kadar bir karaltı görür gibi oluyorum. Bütün o çocukluk boyunca bıraktığım balonların sessizliğiyle gülümsüyorum biraz hüzünlü.

Benim balonum yükselmeye devam eder ve sessizliği bende çoğalırken şunu anlamış bulunuyorum. Belki diğerleri de öyledir ama bir Edip Cansever bütünlüğü ve şiirinin lezzeti için kitaplarını okumak gerekiyor sanırım, seçme şiirlerini değil. Sadece İkinci Yeninin içinde kalmamış, oradan şiirin bütün olanaklarına kendi açtığı pencerelerden bakabilmiş, şiirini sürekli geliştirmiş o da diğer büyükler gibi. O bakış kendi içinde o kadar uzaklara kanatlanmışki yayınladığı ilk kitabını reddetmiş.

Yani demek istediğim, o bira dökülüşü benim yetenek acizi kalbime yalnız bir küçük heves bırakmak için bile ne kadar çok çalışılmış. Yani mesele değil aslında çocukken elinden uçtu uçacak bir balonla oynamak, elinden kaçtığında da salya sümük ağlayıp, kırkbeş yaşında hatırlamak. Mesele, bütün o anıları, çocuk burukluğunu, hüznün kokusunu hatırlatan dizeyi bulmak, sadece biraya değil dökülüşüne de çalışmak.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir