Elyesa Karagöz – Yazılmamış Aşk Güncesi

Beğenmediğim bir kitap mı, iyi bir yazar olamayacağımı bir kez daha yüzüme vuran? Edebî lezzeti yüksek, içinde derin düşünce izleri taşıyan, zaten milyonların da okuduğu ve belli bir beğeni seviyesini yakalamış kitaplar hakkında, hem de kendi köşenden atıp tutmak kolay değil mi? Hoşuna gitmeyen, beğenmediğin ve üstüne üstlük yazarını da tanıdığın bir kitap hakkında yaz bakalım şimdi. Göster bakalım eğer varsa marifetini. Kırmadan dökmeden, eleştirini inceltip bir kitap yazısı inşa edebilecek yeteneğin var mı görelim.

Gerçeğin, nerede bulunduğumuza, etrafı nereden izlediğimize bağlı olarak değişebildigi post-truth çağında yazar olmanın tanımı da değişti. İçinde yazma dürtüsü uyanmış ve sadece okuma yaparak o dürtüyü ninni ile uyutamayan biz yeteneksiz ya da yarı yetenekli, ama çok hevesli kişiler, kendimize kendi çapımız kadarcık da olsa bir yer bulabildik bu garip çağda. Oysa daha bir kaç sene önce, okunsun ya da okunmasın insanlara hitaben, hem de bir takım önemli edebî eserler hakkında bazı fikirlerimi yazabileceğimi düşünemezdim. Yazarcılık oyunu kurdum şimdi kendi kendime, birkaç yıldır yorum yapabiliyorum o küçük oyun evinin içinde. Ancak, evcilik gibi sadece kurulan oyundakilerin inandığı bu sahte gerçekliğin farkında olmalıyım ki, bırakın yeni tanıştığım insanlara kendime ait bir sanal alanda-burada- okuduklarımdan bende kalanları yazdığımı söylemeyi, bazı pek yakın arkadaşlarım böyle bir alana sahip olup orada çiziktirdiğimi bilmez bile. Bu arada bilenlerin, yüzdesi pek çok kısmının bu yazıları okumadığını, okumayanların yüzdesi pek çok kısmının da genelde okumadığını söylemem gerek. “Son yazında bahsettiğin arkadaşlarından olmadığım için mutluyum!” diyecek bir arkadaşa ne çok ihtiyacım var!

(Şimdi, bulunduğum irtifayı iyice düşürdüğüme göre, nerede olursa olsun bu çizgiden yukarıda kalacak kişiler için biraz eleştiri oku gönderebilirim.)

Diyeceğim o ki, Elyesa Karagöz’ün de çokça hevesi ve bu hevesi fizikî dünyaya aktaracak ilişkileri, artı bir de azmi olmalı. İlk karşılaşmamızda bana iki kitabını birden hediye etmesi, benden çok daha fazla girişken, kendine güvenen ve okunmayı seven biri olduğunu hissettirdi bana-bunların tam tersi olduğum için de böyle hissetmiş olabilirim!?-. Kitaplarını okuduğum yazarlar arasında burada yazılanları okuma ihtimali en yüksek olan kişi kendisi olsa da keşke bu yazıyı okuma ihtimalini bilebilseydim.  Nedense Ferit Edgü’yü ya da Charles Dickens’ı üzmeyi, Elyesa Karagöz’ü üzmeye tercih ederim. Ama dedim ya iyi bir yazar değil, sadece heveslisiyim. O yüzden kitabı bitirdiğim birkaç gün öncesinden beri top çeviriyorum zihnimin içinde. Tıpkı şu an olduğu gibi.

Bu kitaptaki yapı, Unutmak İşime Geliyor isimli ve daha önce burada bahsettiğim kitabına nazaran daha güçlü. Anlatılmak istenen daha kararlı ifade edilmiş ama karakterleri yakından tanıyamıyor, sürekli diyaloglar halinde devam eden akışta, birbirine seviyeli şakalar yapıp takılan insanların karşılıklı rollerini okuyoruz. Sayfaları boş bir kitabın basılma aşamasına odaklanan hikayesi ile orjinal olan fikir, bir türlü derinleşemeyen, yüzeyde kalmış bir senaryo gibi devam ediyor. Okuma hızı o kadar yüksek ki, bittiğinde hiçbir karakteri tam anlamıyla tanıyamadığımızı anlıyoruz. Sanki bir okuma provasında hızlıca göz gezdiriyoruz metne. Sürpriz sayılabilecek son ise bütün bu yüzeyselliğin getirdiği sıradanlığı kıramıyor.

Yazdım işte. Kitap hakkında samimi düşüncelerimi belirttim. Şimdi Elyesa Hoca düşünsün. Kendisi şimdi eğer bu yazıyı okuyup bana bu şerefi bahşederse, “daha iyisini yaz da görelim Serkan Hoca!” diyebilir. Ezilip büzülerek ve biraz utanarak, çelimsiz bir savunmaya geçebilirim. İşte biraz okuma zevkinden, özel ilgilerden, beklentilerden bahsederek karşılık verebilir, belirgin bir mahcubiyetin arkasına gizlenip kem küm edebilirim. Bu durum iyi bir yazar olamadığım için gercekleşecektir ama yine de iyi bir okuyucu olduğumu değiştirmez. Ve bilirsiniz, bir kitap basıldığında artık yazarının değil okuyucularındır. Bir yazar heveslisi olarak da devşirdim işte, yazdıkları hakkında zihnimde dolaşan fikirlerden bazılarını.

Elyesa Karagöz ile belki edebiyat değil ama yazma konusunda aynı ateşi yüreğimizin bir yerinde beslediğimize inanıyorum. Farklı şekilde harlıyor olmalıyız ki onun alevi daha hırçın. Ben kendi yağımda kavrulurken o, açmış kendini. Okuruyla yarattığı kesişim, fiziksel bir objeye dönüştüğü için eleştiriye de daha fazla açık hale gelmiş. Önce bir edebiyat okuru, sonra da okuduklarını daha iyi anlamak için yazan biri olarak derinleşmesini isterim kendisinin. Karakterlerini daha içerden tanımak, olaylar hakkında kısa kısa ve yüzeysel değil, içimde bir anlam yaratacak, okuma emeğinin karşılığında ruhsal bir tatmin oluşturacak cümleler isterim.

Yazılanlar zaman zaman ve hatta çoğunlukla konunun dışında bir yerlere savrulsa da, nedenini bulmaya çalışırken bir boşalma yaşayıp çevresindekilere geçmişini anlatan birine, bağlamdan tamamen kopuk olarak ve durduk yere ‘salavat getir bacım!’ dedirtmek de nedir ayrıca?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir