FEYHAMAN DURAN – İKİ DÜNYA ARASINDA

Eserlerimin böyle güzel bir sergi salonunda sunulması beni daha da mutlu ediyor. Boğazın akıntılı ve serin sularının kenarında Atlı Köşk olarak bilinen, Sabancı ailesinin sanata ayırdığı bu özel alanda açıklayıcı ve sadece eserlerimin ve benim değil, eser verdiğim dönemin özelliklerini de anlatan sergi gerçekten etkileyici olmuş.

 

Bu kapsamlı sergi için seçilen isim, (İki Dünya Arasında) dönemimin sadece aydın, sanatçı, siyasetçi, asker kesimini değil, bütün halkın yaşadığı hareketli, gerilimli bir dönemi anlatması bakımından açıklayıcı. 1886 doğumlu olan bendeniz, her sanatçının içinde yanan yaratım ateşinin ruhum, ellerim ve gözlerimde özelleşmesiyle resim sanatına meylettim. Aileden gelen hattatlıkla uğraştım, ilk gençliğimde ve sonrasında da. Galatasaray Lisesinde resim çevremi geliştirmeye, ülkenin önde gelen ressamlarıyla tanışmaya ve o günlerde bugüne kıyasla kültür seviyesi daha yüksek olan İstiklal Caddesi civarındaki resim atölyelerini, çeşit çeşit fırçalar, kalitesi farklı farklı boyalar ve resim malzemeleri satan atölyelerde, kırtasiyelerde dolaşmaya başladım. İnanır mısınız, Sabancı Müzesindeki bu sergide, o yıllarda ismi Cadde-i Kebir olan İstiklal Caddesi çevresinde bulunan bütün o atölye ve dükkanların ayrıntılı bir haritası da mevcut. Şuna da inanmayacaksınız ama, sayıları bugünkünden çok daha fazla.

Hıdiv ailesinin önemli üyelerinden Abbas Halim Paşa’nın güzel kızının resmini çalışırken, bu yaptığım resmin kaderimde böylesi bir değişiklik yapacağını düşünmemiştim ama resmi teslim ettikten sonra bir kese içinde sunulan onbeş altının şıngırtısı ve Paşanın daha dört kızının olması benim daha önce çok istediğim halde yapamadığım Avrupa eğitiminin hayalini canlandırdı gözümde.

Hayat hikayemi bilenleriniz Fransa seyahati ve orada aldığım eğitimin benim ressamlık kariyerimde nasıl bir değişikliğe yol açtığını bildiklerine göre, Paşanın diğer kızlarının da resimlerini yaptığımı tahmin ediyorlardır. Fransa’da 1914 yılındaki o acı savaş başlayıncaya kadar kaldım. Yepyeni bir dünyaydı benim için orası. Resim sanatı Monet ile izlenimciliği yaşamış ve bir akım olarak kabul bile edilmiş, hatta başka bir kanaldan kübik olarak akmaya devam ediyordu. Hayatımda ilk defa nü çalıştım, birçok sergi gezdim ve Fransa’da sosyal hayatın ve dokunun gözlemini yapabildim. Değişim sancılarının doruklarında gezen ülkemden ne kadar da farklıydı. O yılların Fransasının sosyal hayatını, mimarisini, resmini ve günlük yaşantısını anlatan bir video da gösteriyorlar sergide.

Yurda döndükten sonra bugün Güzel Sanatlar Akademisi olan Sanayi-i Nefise Mektebinde öğretmenliğe ve hızla resimler yapmaya başladım. Aldığım eğitim ve içimden gelen o yaratım yeteneğinin ruhsal yönlendirmesidir sanırım, yaptığım eserler daha çok empresyonizm akımına yakın görülmekte. Bugün ülkenin ilk ve en önemli portre sanatçısı olarak gösterilmem, sanıyorum yaptığım portrelere kişinin ruh durumunu da yansıtabilmem ve ifadeyi güçlendiren bu durumun tablolarımı daha gerçekçi bir görüntüye taşımasındandır. Dönemin akımına uygun resim yapan bizlere 1914 Kuşağı dendi ve bugün Türk resminde adımız, resmin gelişmesi, ülkede düzenli sergileri ilk olarak açmamız  ve arkamızdan gelen ressamlara bıraktığımız etki nedeniyle özel bir yere sahiptir.

Doğayı şimdi de çok seviyorum ama bütün hayatım boyunca İstanbul’un değişik ve çok güzel yerlerinde gezinir ve güneşin ışıklarıyla her an değişen manzaranın tuvalim için en uygun anını kovalardım. Zaten güneş ışınlarının manzara ve obje üzerinde bıraktığı gölgenin resmidir izlenimcilik. Güneş sürekli değiştirir ışığını ve şeylerin şekilleri ve ışıkları da ve dolayısıyla kendileri de değişir sürekli. Anlıktır resimlerim, o yerin o saatine özgüdür. Bini aşkın eserim sergileniyor Sabancı Müzesinde. Beni bile şaşırtacak kadar çok eserim varmış ve öyle güzel düzenlenmiş ki sergi…

1922 yılında öğrencilerimden Güzin ile evlendik. Aşk ile ve gönül gözümüzle sevdik birbirimizi. İç dünyamızın ve  sanat anlayışımızın yakınlığı bizi daha da çok bağladı birbirimize. Sergide, Güzin ile uzun yıllar yaşadığımız iki evimizin birer odası ve Beyazıtta, onun dedesinden kalan evin bahçesinde kurduğumuz atölyemiz bile var. Duvardaki tablolarımızdan, yerdeki halılarımıza, boya tüplerimizden, ışıklı radyomuza kadar. Nasıl güzel günlerimiz oldu bu kutu gibi evlerde. İki dünya arasında sürdürdüğüm sanat hayatımın muhasebesini yaptığım o koltuk ve Güzin’in yansımasının düştüğü ayna bile.

Ben 1970 senesinde öldüm ama arkamda hem doğu dünyasının hat sanatının güzel örneklerini, hem batı dünyasının resim sanatında önemli yeri olan portre, ve empresyonist manzara ile ölü doğa resimlerinden oluşan hatırı sayılır bir eser toplamı bıraktım.

İki dünyanın arasında sadece bir ressam olarak değil, çevresine duyarlı bir insan olarak da bulunmam ve o dönemin çalkantılı dünyasının, ülkemizde ve dünyadaki sanat anlayışının bu kapsamlı sergide açıklamalı olarak sunulması, bu satırların yazarını oldukça etkiledi. Uzun süre izleyicilerin dikkatine sunulmuş bu önemli serginin son gününde değil de daha önce ziyaret etme fırsatı bulamadığı için hayıflanıyor şimdi. Belki bu yazıyı okuyan birkaç kişi gider ve hem göz zevki için, hem bir dönemi daha iyi anlamak için ve hem de sanatın ufuklarını daha iyi kavrayabilmek için ziyaret edebilirdi. Artık çok geç ama sağlık olsun…

“FEYHAMAN DURAN – İKİ DÜNYA ARASINDA” için bir yanıt

  1. Bu sergiyi kaçıran üzgün bir insan. Ne yaza bilir ki? o devrin, tüm zaman akışını; ruh, kalp, mantıktan süzülerek tuvale yansımaları görmeden ne yaza bilir ki? Belki bir kere daha sergilenir? bir umut.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir