Gabriel García Márquez – Anlatmak İçin Yaşamak

Yazmaya mecbur ve bu mecburiyeti daha çocukluğunda, Karayipli kemiklerinin iliğinde hisseden bir adamın hikayesi Anlatmak İçin Yaşamak. Ancak biz o kitabın adının, okumaya başladığımız ilk andan itibaren aslında Yazmak İçin Yaşamak olduğunu anlıyoruz. Márquez’in bu kitabında, dünyaya yazmak için fırlatılmış ruhani ve kusursuz bir yazı tanrısı ile, yazabilmek için dünyevî çamurlar içinde ızdırap çekmiş ve çok çalışmış bir adamın iki kimliğini buluruz. Gabo, hiç de bizim düşündüğümüz gibi bir gün daktilosunun başına oturmuş ve bir kağıdı makinenin rulosuna yerleştirerek kafasından uydurduğu Macondo’da yaşayan çılgın bir ailenin uzun sürmüş yalnızlığını anlatan Nobel ödüllü adam değildir. O, geçirdiği ilk çocukluk yıllarının ardından elle tutulur ve keskin bir yoksulluğun içinde adeta bir içgüdü ile hissettiği yazarlık duygusunu uzun sürmüş mücadelesinin sonunda gerçekleştirmiş biridir. Biz kitapta genç bir adamın can yakan sefaletini okurken, içindeki edebiyat tutkusunun sönmeyen ateşini de adeta tenimizde hissederiz.

Bir kere, böylesi büyük yazarlar, mesela benim gibi yazma heveslisi amatör insanların içinden gelen ve işte kendilerininkiyle neredeyse aynı olan o yazma dürtüsünü acımasızca yok ediyorlar. Çünkü o şehvetle süslenmiş dürtü, kendilerinde adeta tanrısal bir dokunuşla, yetenekle destekleniyor. Anılarını okurken anlıyorsunuz ki eğer Márquez yazmasaydı bütün dünya Buendia ailesine özgü bir kalabalık ve soğuk bir yalnızlığı yaşayabilirdi. Ya da büyük yazarların yazmadığı bir dünya düşünün; okumasaydık çıldırabilirdik.

Albay dedesi ve ninesinin himayesinde büyüdüğü, romanlarında bahsettiği bütün o renkli olayların zihninde küçük fikirler olarak parıldadığı Aracataca’daki evi satmak için annesiyle beraber çıktıkları yolculukla başlar kitap. Eski bir nehir teknesiyle başlayan yolculuk, hemen romanlarının havasını hatırlatır. Yaprak Fırtınası’nda, Yüzyıllık Yalnızlık’ta okuduğumuz, hayalî Macondo kasabasının da nereden filizlendiğini, orada bahsedilen insanların, evlerin, bunaltan sıcağın, bir şekilde gerçekleşmiş ama ancak bir büyünün yardımıyla anlatıldığında gerçeğe dönüşebilen olaylarının, muz plantasyonlarının ve Karayip insanının garip sıcaklığının, Márquez’in dehasında daha küçücük bir çocukken nasıl yeşerdiğini görürüz. Öyle ki, bazen düşünürsünüz; acaba okuduklarımın ne kadarı gerçek bir anı? O şüphe anlarında işte parlar deha, gerçekle büyünün kalın sandığımız çizgisi usta yazarın satırlarında incelir.

Kendine özgü kadınların belki de en kendine özgüsü olan annesi ile geçmişine doğru çıktığı bu yolculuk, hatıralarla, anımsanan acı tatlı olaylarla dolu olsa da kendisi için bir dönüm noktasına işaret eder. Aslında bu sadece kendisi için değil, içinde edebiyat denen ateşin kıvılcımları saçılan herkes için de bir dönüm noktasıdır. Çünkü, yaşamaya çalıştığı şehre döndüğünde ilk romanını yazmaya karar verir ve daha da önemlisi bundan sonra yazdıklarının omurgasını, büyürken yaşadığı yerler ve orada yaşananlar, kendisine anlatılan masallar, anılar, gerçekleştiğinden kimsenin emin olmadığı ama yaşandığına inanılan olaylar oluşturacaktır.

Sonrasında da müthiş bir anlatım temposuyla, Kolombiya’nın iç savaşlarla, muhafazakâr ve liberaller arasındaki kanlı savaşlar tarihiyle, içinde bulunduğu edebiyat ortamının renkleriyle, çıkarmak için çok uğraştıkları edebî dergiler, öğrencilik hayatının zorlukları, yazarlığıyla destekleyerek geliştirdiği gazeteciliği, kadınlarla ilişkileri ve en önemlisi, merkezinde her zaman yazmanın olduğu bir hayat kesitini okuma şansı buluruz. Gerçek bir şanstır bu, çünkü bütün o muhteşem kitapların yazarı kendi anılarını yazarken de satırlarının arasında anlatım yeteneğindeki kendine özgü ustalığını sergiler. Bütün romanlarında yaşadığımız o teselli edilemez hain tatmin, anılarıyla da çevremizi kuşatır.

İçinde bulunduğu edebiyat çevresi çok renklidir Gabo’nun. Salâh Birsel’in Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu kitabında anlattıklarına şaşılacak benzerliğiyle dikkat çeken bu çevreler kahve ve meyhane toplantılarında okunan şiirler, yapılan söyleşiler ve çıkartılan sayısız edebiyat dergisiyle pek hareketlidir. Edebiyat, Kolombiya’da da dergilerle ve onlara can vermek için çırpınan edebiyat severlerle nefes alır. Sömürge dönemiyle İspanya’dan gelmiş klasik şiire açılan yenilikçi savaş tıpkı bizde yaşanan hececilerle garip arasındaki çetin mücadeleye benzer. Márquez’in en yakınında bulunan arkadaşlarından oluşan çekirdek kadroyla yaşadığı anılar, ancak okunarak ulaşılabilecek bir keyfi saklar içinde.

Bütün çocukluğu boyunca bir para sıkıntısı vardır çevresinde ancak Aracataca’daki evden taşınıp babasının bilmem kaçıncı eczanesini açmak için şehir degiştirdiklerinde bu sıkıntı elle tutulur bir halde on bir kardeşiyle birlikte tüm ailesinin peşini hiç bırakmaz. Şaşırtıcı derecede gerçek, acımasız ve neredeyse açlık sınırında bir fakirliktir bu. Ancak yazma, okuma isteği ve edebiyat tutkusu bütün dünyevi ihtiyaçlarından önde ve önemlidir. Çalışmak, yazmak ve edebiyat yapmak için Hukuk Fakültesini bırakır üçüncü sınıfta. Gabo, yetmiş yaşında yazdığı anılarında, örneğin yirmi bir yaşındayken şehirde meydana gelen bir önemli olay sırasında, ya da diğer bir deyişle dünya yıkılırken köşesine çekilip okuduğu yazarın ismini ve hangi kitabını okuduğundan bahseder. Dünya edebiyatının çok önemli isimlerinde bir okur olarak buluşmak ve sadece böyle ortaklaşmak bile ne keyiflidir ustayla. Ayrıca müziğe yeteneği derindir ve gençken çalıp söylediği Karayiplerin kendine özgü müziğinden çok zaman sonra klasik müzik konusunda da kendini geliştirmiştir.

Kitapta çok etkileyici bölümlerden biri 9 Nisan 1948 tarihinde muhalif bir liderin uğradığı suikastla alevlenen olayların anlatıldığı bölümdür ve gerçekten Bogota sokaklarında isyancı halkın arasında askerin yaylım ateşinden kaçmak icin ara sokaklarda koşar, yağmalanan dükkanları ateşe veren kalabalığa karışırsınız. Sonradan sıkı dost olacakları Fidel Castro bir öğrenci olarak Kolombiya’yı ziyarete gelen bir heyettedir şans eseri ve aniden karşınıza çıkar. Márquez’in kendine özgü gazeteciliği yazarlığından beslendiği için özeldir ve en çok bu sayfalarda kendini hissettirir. Büyülü gerçekçilik ustasının anlattığı gerçeklik ustura keskinliğinde hissedilir.

Hakkında yazmayı hiçbir zaman bitiremeyeceğim bir kitap Anlatmak İçin Yaşamak. Okuduğum İçin teşekkür ederim kendime. Her satırında parıltıyla akseden bir özel ruhun, hayatının bir parçasında kendini var etme savaşını yanından, en yakınından izlemenin keyfi, okumanın kendisinin bile değerini yükseltiyor. İnsan, Márquez okuyabildiği için bile övünebilir kendiyle. Edebiyat ise onun tüm yaşamından taşanlarla daha da renklenir.

“Gabriel García Márquez – Anlatmak İçin Yaşamak” için 3 yanıt

  1. Serkan Bey , merhaba ;

    Bir ; Yüz Yıllık Yalnızlık değil , bir Albaya Mektup Yok değil , bir Kırmızı Pazartesi değil elbette . Ama yine , yeni , her zaman GABO sonuçta

    elinize sağlık
    aydınlık günler

  2. Serkan Bey , yeniden merhaba

    Doğan Cüceloğlu hakkında yorum ve değerlendirme yapmanızı beklemekteyiz.

    syg .

  3. ” Mükemmel değil merhametli çocuklar yetiştirin ” sözünü nasıl buluyorsunuz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir