GABRİEL GARCİA MARQUEZ – AŞK ve ÖBÜR CİNLER

Yoğun trafiğin içinde adım adım yol almaya çalışırken, kuzeybatıdaki bulutların güçlü bir rüzgara tutulmuş gibi savrulmaya başlaması ve alt uçlarından başlayarak önce pembe sonra açık bir kırmızı ve en sonunda mora dönüşmesini farketmemle birlikte radyoda haberleri sunan kadın Marquez’in öldüğünü söyledi. Tropikal iklime özgü küçük gövdeli, uzun, sivri ve eğik gagalı bir kuş sürüsü rengarenk kanatlarıyla arabanın üzerinde hızlı hızlı dönüyor, bir tanesi arada bir ön camın önünde duruyor ve yanda kalan gözüyle içeriyi görmek için kafasını yana çevirip bize bakıyordu. Yan tarafta sıkışıklığa daha fazla dayanamayıp arabalarından inen uzun boylu, uzun ve terli boyunlarını parlatarak akan tere aldırmadan tropikal sıcakta, kara ırktan güzel yerli kadınlar, sık bitki örtüsünün yanından yürüyorlardı. İlerideki köprünün üzerinde beyaz renkli keten takım elbisesinin içinde buram buram terlediği her halinden anlaşılan bir toprak sahibi, yine beyaz şapkasını hafifçe kaldırarak selam verdi ve atını köprünün öte yanına doğru sürerek uzaklaştı. Sonra bir sürü çiçek düştü ön cama. Yüzyıllık Yalnızlık’ta herkesin büyük ve gerçek yalnız olduğu o evin ilk babası öldüğünde günlerce yağdığı gibi değil ama bir serpinti gibi beyaz yapraklı zarif çiçekler yağdı bir süre. Güzel koktu sıcakta çiçekler ve geçti.

Üzülemedim Marquez’in öldüğünü öğrendiğimde. Büyülü gerçekçiliğe özgü bir şekilde her hafta yeniden öldüğünü radyodan dinlesem bile yine üzülemem. Çünkü Marquez’in ismi veya kitaplarının konusu geçen herhangi bir konuşma veya okuma sırasında ben Marquez’in kendini değil, ne yaptığını, neyi yapabildiğini düşünmeye başlıyorum.

İçinde nefes alabildiğim bir atmosferin varlığını sayfalarında yaşayabildiğim kitapların yazarıdır o. Güney Amerika denen yerin bütün o kendine özgülüğünü, iklimi, bitki örtüsü, insanı, sömürülmüşlüğü, bitirilememişliğiyle birlikte bütün o kültür birikimini böylesine içime anlatan bir yazar ölse ne ölmese ne.

Yüzyıllık Yalnızlık olarak bildiğimiz o kutsal kitabı okumaya başlayıp, neyin yazılabilir olduğu, gerçekliğin hangi şekillerde anlatılabileceği veya böyle yazmak için nasıl dinlenmesi gerektiği soruları beynimin içinde vızıldaşırken, bu kitabı her sene bir kez mutlaka okumaya karar vermiştim. Üçüncü senenin sonunda başka kitapları da olduğunu hatırlayıp, onlarında büyüsünü yaşamaya karar verdim.

Bugün şu kadar Marquez kitabı okuduktan sonra kavradığım mesele, Güney Amerika’nın eşsiz kültürünü kendi muhteşem gözlem ve aktarma yeteneğiyle sunabilmesi Gabo’yu başka bir yere yerleştiriyor. Onun bütün kitaplarında aynı insanları bulabiliyorsunuz. Güney Amerika yerlisi ve sömürgeci beyazın, ne eskisi gibi kalabilmiş ne gerçek anlamda asimile olmuş bir renkli kültürün bütün canlılığı içindeki sürüklenişi her kitabının fonunda rengarenk belli ediyor kendini. Gabo’yu çok değerli kılan ise, her toplumun içinde olan, gizemli ve açıklanması zor olayları aktarabilme yeteneği. İnanmakta zorlanacağımız çapta saçmaya yakın olaylar onun satırlarında arkasında yıldız tozu bırakarak parlayan ve hiç unutamayacağınız imge adacıklarına dönüşen gerçeklikler oluverir. Hiç unutamayacağım, hayatının son yıllarını bir ağaca bağlı olarak yaşayıp, iyice esrikleştikten sonra herkesin unuttuğu ve öldüğü bile çok sonra anlaşılan Jose Arcadio Buendia’nın arkasından günlerce çiçek yağmasını. Onu gömmek için mezarlığa giderlerken sokaklardaki çiçekleri küreklerle temizlemişlerdi. Yaşantısının kendine dönüklüğü ve kendi içinde yaşadığı dönüşümle farklı bir boyuta taşınan sevgili bir insanın ölümü için gökyüzünden günlerce ve sağanak şeklinde çiçek yağması benim için büyülü gerçekçiliğin tanımı olmuştur.

Yirmibir metre olarak ölçülen ve hâlâ uzayan canlı uçları bir küçük kafatasına bağlı olarak bir mezardan çıkan saçların sahibi ile bir rahibin imkansız aşklarının anlatıldığı bir kitap “Aşk ve Öbür Cinler”. İçinde kökleri Avrupa’ya dayanan ama Amerika’da doğmuş çok güzel bir kız çocuğu, onun aralarında büyüdüğü Afrika kökenli köleler, beyaz sömürgecilerle birlik olmuş yerli zenginler, kuduz hastalığı, kilise, skolastik zincirler, aşk ve cinler var. Gabo’nun her kitabında olduğu gibi, Güney Amerika var, sonsuz genişliği, bozulmuş ve kullanılmış saflığı içinde, katıksız ve insanı dönüştüren kültürü var.

Gabriel Garcia Marquez’in müthiş anlatım yeteneği ve okurken dinleyen, dinlerken gören ve görürken birdenbire gerçeğin büyülü dünyasına tanık olmanın gizini yaşayan sen varsın.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir