Gabriel Garcia Marquez – Yaprak Fırtınası

Çocuklarımızı yalnız bırakıyoruz çizgi filmlerinden bile şiddetin fışkırdığı, körüklendiği küçük büyük ekranların karşısında. Daha önce başkaları tarafından görülmüş rüyaları, başkalarınca yaşanmış yaşamları görüyorlar, öğreniyorlar masumca. Hayal dünyalarının güdülmesine izin veriyoruz büyük kalabalıklarla aynı renkler, duygular, davranışlarla birlikte. O güzel çocuklar, Gabriel Garcia Marquez’in büyükannesi gibi, yaşandığını kimsenin hatırlamadığı ama gerçekleştiği bir şekilde bilinen olağanüstü olayları büyük bir ciddiyet içinde anlatmadığı için torunlarına artık çoğunlukla, o tatlı küçük torunlar biraz büyüyünce, Jose Arcadio Buendia öldükten sonra neden gökyüzünden günlerce küçük sarı çiçekler yağdığını, adamı gömmek için evden çıktıklarında mezarlığa gidebilmek için o çiçekleri yollardan küreklerle temizlemek zorunda kaldıklarını anlayamıyorlar. Yazık.

Gabriel Garcia Marquez, çocukluğu boyunca özellikle Büyükannesinin anlattığı Latin Amerika’nın tarihi ve kültüründen beslenen bütün o esrarengiz hikayeleri dinlemiş, o hikayelerde yaşanan ve gerçekleşmesi mümkün görünmeyen olayları iç dünyasında bir gerçeklik perspektifine oturtmuştur. Bizler, onun anlattığı olayların bazılarının gerçekleşmesinin mümkün olmadığını biliriz ama gerçeklik algımızın açıldığı pencereden görünen manzarada o anlatılana yer açar ve kabulleniriz. Çok iyi bir insandır ölen. Belki gökyüzü, belki dünya, belki tanrı arkasından çiçek yağdırır günlerce.

Marquez’i konuşmaya başladığımız zaman yazınının büyük eksenlerinden birini oluşturan Büyülü Gerçekçilik akımına değinmeden geçemeyiz. Çünkü bu akımın en güzel örneklerini veren, büyük kitlelerce okunmasını ve anlaşılmasını sağlayan en önemli yazarlardan biridir. Ancak Marquez ile başlamaz Büyülü Gerçekçilik. Asturias, Borges gibi büyük yazarlardan da önce, Latin Amerika’nın acılarla doldurulmuş tarihiyle başa çıkabilmek için sözlü kültürüne de yerleşmiş bir mücadele yöntemidir.

Medeni(!) insanın kıtaya ayak basmasıyla başlayan ve sömürülmesinin önünde insan da dahil hiçbir engelin tanınmadığı Güney Amerika, vahşetin tecavüzüne uğramış kanlı tarihini ve yokedilmeye çalışılmış kültürünü aktarabilmek için doğaüstü olaylarla süslemiş ve aktarmıştır yaşadıklarını. Masallarına, mitlerine, efsanelerine işlemiştir başına gelen medeniyet kaynaklı korkunçlukların gerçekliği. Büyülü Gerçekçilik bir tepkisidir Latin Amerika dünyasının. Borges kitaplarının kapakları Hieronymus Bosch’un resimleri ile kaplanmıştır bir yandan da. İnsanın gerçeği bükmesi evrenseldir, yazıyla, resimle veya müzikle.

Yaprak Fırtınası, Marquez’in daha çok sayıda insan tarafından okunmuş ve dikkatleri üzerine çekmiş ilk kitabı olmasının yanında, sonraları anlatacağı birçok hikayenin geçtiği, büyülü olduğuna inanıp gerçek olarak okuduğumuz birçok olayın gerçekleştiği efsanevi kasaba Macondo’nun da ilk kez sayfalarında yer bulduğu eserdir. Macondo önemlidir, çünkü Latin insanının kültüründen kaynaklı karakterini, biz o kasabada yaşayan, oraya göç ederek yerleşmiş, oradan kaçmak üzere olan, oradan geçmekte olan ya da orada okuduğumuz romanlara öykülere konu olan insanların olaylara tepkilerinden tanırız. Ayrıca Macondo’nun tarihi Latin Amerika’nın çalkantılı ve halk mücadeleleriyle dolu tarihinin minyatürü gibidir. Küçük Latin Amerika’dır Macondo Marquez için. Bizler Macondo’da geçen ve satırları arasında tropik sıcağın kokusunu, okyanusun esintisini, bir konağın loş salonlarında gezen hayaletlerin dansını, bir çingene kumpanyasının gösterilerini, aşkı için seksen yıl bekleyenleri okurken, Gabo’nun kurduğu büyülü bir dünyanın içine çekiliriz. Ben bu düşsel yolculuğa o kadar gönüllüyüm ki, Marquez kitapları okumaya ara verir, sonra içimde bir Marquez kitabı özlemi büyütür ve vuslat sonrası keyiften, omuzlarımın arkasından çıkıveren ve sonra büyüyüp tüylenen, eklemlenen kanatlarımla uzak ve sessiz bir doğa köşesine uçarak, orada yalnız başıma okurum o kitabı. Büyük beyaz kanatlarım sadece Gabriel Garcia Marquez okurken çıkar. Uzaktan süzülerek alçaldığımı görenler benim çılgın bir Macondo macerasından döndüğümü bilirler, pek kurcalamazlar ne kanatlarımı ne beni.

Yaprak Fırtınası, adından da anlaşıldığı gibi, bir muz şirketi ile birlikte ekonomik bir fırtına sonucunda Macondo kasabasına üşüşen ve istila bittiğinde sadece fırtınanın süprüntülerinin kaldığı bir dönemde geçen, verilmiş bir sözün gerçekleştirilmesi için gerçeklerştirilen yarım saatlik bir mücadelenin öyküsünü anlatıyor. Kasabada kimsenin sevmediği ve öldüğünde çürüme kokusunun bütün kasabaya yayılmasını bekleyecek kadar nefret duyulan bir doktor, kendisine söz veren emekli bir albay tarafından kokuşmadan gömülebilecek midir? Doktor ne yapmıştır da albay ona yaşarken, hiçkimsenin yapmayacağı, yapmak isteyene de engel olabileceği bir görevi yerine getirebilmek için söz vermiştir?

Ölüsünün kokusu bütün kasabaya yayılmadan önce cenazesini kaldırmaya hiçkimsenin yeltenmeyeceği doktor nasıl bir adamdır? İşte burada da Marquez’in karakter yaratmadaki ustalığına şahit oluruz. Kişilerin kötü ya da iyi olmaları önemini kaybeder okurken. Biz onların güçlü karakterlerini görürüz. Yaşıyor olmalarından, o toprakların sıcağında büyümelerinden, bazen bencilliğe varan varoluş farkındalıklarından buram buram bir tekillik yükselir. Roman kahramanları iyi ya da kötü olarak anlatılmalarının yanında güçlüdürler. Kişiliklerinin merkezinden kaynaklı bir güçtür bu. Doktor, bütün kasabanın bedduasını alacak kadar kötüdür belki ama bütün geçmişi ve göze alabildiğini yaşadığı şimdisiyle güçlüdür.

Ben artık kanatlarımı toplamaya başlayıp, başka bir Gabo kitabına özlem biriktiriyorum içimde. İnsanları loş oda boşluklarına hapseden kavurucu sıcakların kokusunu tekrar duyuncaya, okyanus mavisinin binbir tonunu tekrar gözlerimin önünde canlandırıncaya kadar bekleyip sonra kanatlanacağım.

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir