Gökhan

Ağustos’un ortasında kasvetli bir gün. Gece inen yağmurun nemi yeryüzünde asılı daha. Doğanın, sadece bize önemli ve büyük görünen, ama kendince çok sıradan bir kararı işte. Ağustos’un onaltısında yağmur yağar mı?

Aynı doğa, beni yaşlılığıma götürürken yavaş ve kararlı adımlarla, Ağustos’un onaltısında doğan senin ellerini bir gün ansızın bırakıverdi. Severdin oysa yaşamayı. Bütün varlığınla teslim olmayı seçmeden, yaşamın armağanlarını izlemeyi, onlara kendi içinden gelen bir değerle şükran duymayı sevdiğini bilirdim. Sırtında bir güneşin izi, arslanlara özgü bir karakterin bütün davranışlarıyla aramızda yürüdün bir süre. Seni tanıyan kimsenin uzun bir yürüyüş olduğunu söyleyemeyeceği kadar bir süre.Tüm otuzdörtlere düşman eden, tüm otuzdörtlerin boğazıma koca düğümler bıraktığı kadar bir süre.

Her onaltısında Ağustos’ların, hatırlayabildiğim en erken yıllarıma, geriye sarıyorum kişisel tarihimi. Garip bir bütünlük duygusu içinde sen de o kişisel tarihin birinci tekilisin benimle. Aslında çok da güzel geçmediği sonradan anlaşılmış bir çocukluğun fotoğrafındayız seninle, elele tutuşmuş, omuz omuza.

Ne kadar geç bıraktık oyun oynamayı? Hatırlayacaksın, ortaokul çocuğuyduk ama kovboy olup banka soyardık, derslerden sonra evde. Orta sehpa at arabamızdı, bankayı patlatıp koşarak kaçar, arabamızın arkasından, olmayan tüfeklerimizle dışınn dışınn şerifle savaşırdık. Bazen rehin alınırdın, seni şerifin elinden, kızılderililerin çadırından kurtarırdım. Sonra gün geldi kurtaramadım. Yeltenemedim bile. Güçsüzlüğümün, acizliğimin ortasında küçücük bir çakıl taşı gibi kaldım. Çaresizlik bedenlendi ve kocaman olup karşıma geçerek ana avrat sövdü, birbuçuk gün. O zaman sordum, ölümün olduğu yerde daha önemli ne olabilir? Beni kurtar dememiş olman için yalvarıyorum, dediysen affet.

Arwen’de ellerini seviyorum, bize onunla bıraktığın ince uzun, güzel parmaklarını. Şan’ı seninle dost yapacağım. Çok sevdiği dedeleriyle birlikte anıyor seni şimdilik. Onların yanında sanıyor seni. Bir iki fotoğrafımızı göstermiştim, hani birbirimize sarıldığımız ben ilkokul birdeyim, sen de iki yaş küçüksün işte. Bir de Fenerbahçe formasıyla olan, gözlerin mutluluktan kısılmış, yine sarmaş dolaş. ” O benim kardeşim, senin Gökhan Amcan” dememle birlikte başlayan yakınlığınız kısa sürede sağlam bir akrabalığa dönüştü. Ben anlattıkça seni ona, o gördükçe bende seni; tıpkı seni herzaman samimi dostluğunla, güzel gülüşünle hatırlayan gerçek arkadaşların gibi sevecek. Bir ilişki, bir bağlantı bulma, o ilişkiyi sağlam köklerle geleceğe aktarma konusunda şimdi bile yeteneklisin dostum. Senden bahsederken duysan Şan’ı, seni çok seven o güzel arkadaşlarından biri sanırsın.

Şakaklarım zonkluyor. Ne zaman yüreğim yırtılmaya başlasa yazarken, parmaklarımdan kan damlar kâğıda. Birazdan bir yerlerden çıkıp gelecekmişsin de, sanki senin mezarının başında değil, ağır ve dumanlı bir muhabbetin ortasında, seyrek kutladığımız o eski doğum günlerinden, doğanın akıl sır erdiremediğimiz güçlerinden, müziğin sağaltıcı etkisinden konuşacak gibiyiz. Yaşamı çözmeye, anlamını kavramaya çalışırdın. Kendine ait bir pencereden izleyerek hayatı ve hiç eğilmeden, bükülmeden, çoktandır bende saygı uyandıran bir ağırlıkta geçip gittin.

Büyürken, beraber öğrendiğimiz onca şeyin yanında, acı da olsa ben hâlâ öğreniyorum senden. Özlemin ne kadar büyük olursa olsun, bazen kavuşamayacağını öğreniyorum, insanın, kalbinin yarısı mühürlüyken nefes alabildiğini, yemek yiyebildiğini, uyuyabildiğini, sevebildiğini yeniden, çocuk yetiştırebildigini öğreniyorum.

Birazcık daha kalayım yanında kardeşim. Serin bir akşam inerken yavaş yavaş, hışırdayan ağaçların altında ve denizi görebiliryorken yattığın yerden, anlat bana. Varlığın erken bitti, yoklugun bari bırakmasın beni.Seninle birlikteyken bir kardeş olmanın tadına doyulmaz keyfini yaşıyormuşum; gittiğinden beri sensizligin yakıcı özlemini.

16 Ağustos 1978
03 Eylül 2012

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir