Gustav Mahler – Essential Works

Çalışma tempomun yüksek hızında küçük soluklanmalara izin verecek, tatlı esintilerle ruhuma iyi gelecek müzikal adacıklar, melodisi ahenkli haz veren bahçeler arıyorum müzik dinlerken. Ama o yoğun koşturmalar arasında ,sinir sisteminin üzerine binen gerilimin yükü nasıl da dengelenir, büyük sanatçıların onlarca, çoğunlukla yüzlerce yıl öncesinden gelen, ustalıkla işlenmiş notalarıyla örülü melodileri kulağımdan zihnime akarken.

Müziği zihinle de duymayı öğreniyorum klasik müzik dinlerken. Köklerini duyumsamadığım, bestecisini, icracısını bilmediğim müziği anlamakta ve duymakta zorlanıyorum ve bunların bir sonucudur mutlaka; dinlemek güçleşiyor. Müzik sadece notalarıyla değil, kendisini oluşturan daha büyük bir hikayeyle de dahil olur hayatımıza. Onunla ne kadar ilgilenir, ona özenir, daha yakından tanımaya çalışırsak, o bize daha çok açar içini. Söyleyecekleri incelir, verdiği haz artar.

Şehrin bitmeyen karmaşası, çapraşıklığı içinde, armonik yapısı güçlü, melodisi akışkan ve tonal eserler dinlemek ruhsal ritmi düzenleyen, vücut gerilimini azaltan bir etkiye sahip oluyor. Dinlediğinizde dolaşım sistemine bile iyi gelen, duyularınızı içe döndüren ve o insan kalabalığının içinden sizi yukarıya çeken bir duyguyla sarmalanırsınız sanki.

mahler

Mahler’i yakalamakta, kalabalık ve çoğunlukla yüksek sesli orkestrasyonunu hissetmekte zorlandım. Bir gün tam anlamıyla yakalamak benim açımdan ne kadar mümkün olacak bilemiyorum ama, onun müziğindeki iç çarpışmaları, belki hesaplaşmaları, çekişmeleri, ancak yaşam serüvenini araştırıp, hayatı boyunca yaşadığı zorlukları öğrenince ve müzikte gerçekleştirmek istediklerini okuyunca zihnimde görmeye, müziğinin içine sızmaya başladım. Bir kez melodinin içinde yol almaya başlamak demek, notaların açtığı o dar patikadan ilerlemek, belki geri dönüşü olmayan o evrensel ve devasa ormanda yok olmak demektir.

Gustav Mahler, ormanlarınızda kaybolmanıza izin vermez. Sizi endişeler, acılar ve kayıplarla dolu kendi hüzünlü ormanlarına çeker ve orada bahseder kendinden. Müthiş bir orkestrasyon, şimdiye kadar duymadığım kadar çok ve şenlikli bakır üflemeliler, aniden durulan ve ardı arkasına yükselebilen tempoyla sizi şaşkına çeviren eserler.

Tersten bir yaklaşımla bakacak ve Mahler’in müziğinin 1950’ler ve sonrasında hak ettiği gerçek değerine ulaştığını göz önüne alacak olursak; o yıllarda dünyanın, düşünce ve kültür sistemlerinin, modernite sonrası bir aşamaya geçtiğini ayrımsarız. Gerçekten de Mahler’in yaptığı müziğin bu dönemden sonra daha iyi anlaşılmaya başlaması, onun aslında bir geçiş dönemi müziği yaptığını gösteriyor. Döneminde anlaşılamaması ve zaman zaman eserlerinin aşırı bireysel bir anlatımla suçlanması bu yüzden olmalı. Ancak şu da unutulmamalı ki, geçiş döneminin bu tarafında bir bestecinin zorluklarla geçmiş yaşantısını en bireysel çalkantılarla ifade eden müzik anlayışı varken, geçmişe dönük diğer yanında ise büyük senfoni geleneğinin devamını ve belki son halkasını oluşturan bir müzik dehası vardı.

1860 yılında Bohemya’da doğan Mahler, daha sonra altısını kaybedeceği oniki kardeşten biriydi. Sorunlu bir aile yapısının içinde, Almanya ve Avusturya’da günden güne yükselen bir Yahudi karşıtlığı ile yaşamak zorunda olduğu Viyana’ya göçen aile, sıkıntılarla dolu hayatına orada devam etmiştir.

Müziğinin içinde belirgin bir yer tutan üflemeli ve vurmalı çalgıların ağırlığı, küçücük bir çocukken evlerinin yakınlarındaki bir askeri birlikte sürekli çalınan marşların bilincinde kapladığı yerin büyüklüğünü gösteriyor. Gerçekten büyük bir yer bu enstrümanlara ayrılan alan ve bunun böyle olduğu daha ilk eserlerinden itibaren yoğun şekilde hissediliyor. Müziğe ve özellikle piyanoya olan yeteneği küçük yaşlarda keşfedilmiş ve henüz on yaşındayken ilk piyano resitalini vermiş Mahler. Aile içi sorunların da üstü örtük bir nedeni olan, kültür seviyesi babaya göre daha yüksek olan anne, oğlunu müzik konusunda desteklemiş ve onun serüvenlerle dolu müzik yaşantısına atılmasında önemli bir etken olmuştur.

Bugün birçok müzik otoritesi ve önemli besteci tarafından müziğin tarihsel yolculuğunda önemli ve haklı bir yer edinmiş olan Mahler, yaşarken önemli bir opera ve senfoni orkestraları şefi olarak ünlüydü. Viyana Opera Evi’nin başına geçtiğinde otuzyedi yaşındaydı ve bu önemli kurumun yöneticiliğine gelişi, sıradışı bir olayın gerçekleşmesinden sonra yaşandığı için kendi içinde soru işaretleri veya küçük gizemler barındırır. Kimi müzik yorumcuları ve bestecilere göre eserlerinde yoğun bir dini motifler dizisi, sığınma ve kurtuluş kompozisyonları bulunan Mahler, dini görüşleri ağır bir kişi olarak tanınmasına rağmen Yahudiliğinden vazgeçmiş ve Hıristiyanlığı kabul etmiştir. Viyana Opera Evinde yöneticiliğe getirilmesi bu radikal değişiklikten sonra gerçekleştiği için, eserlerinde bulunduğu iddia edilen dini yükseliş veya kurtuluş ögesi, çeşitli olumsuz yorumların gölgesinde kalmıştır.

Bu bilgiye ulaştığım sıralarda izlediğim bir konserde yaşananlar ise, insanın içinde yanan ve vazgeçemeyeceği ateşe sahip çıkıp onu besleyerek büyütmesiyle, üzerinden sadece zayıf bir  duman tüten köz yığını arasındaki farka dikkatimi çekti. İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın Cumhuriyet Konseri’nde devlet sanatçısı solist viyolacımız konserde mavi renkli, çizgili bir kazakla yer aldı. İngiltere’de uzun yıllar Londra Yaylı Çalgılar Dörtlüsü’nde çalmış bu yaşı ilerlemiş beyefendi esere başlamadan önce hasta yatağından kalkıp geldiğini söyleyerek özür diledi. Gözlerime inanmakta zorluk çektiğim bu sahne sonrasında oldukça kötü çaldığı esere de odaklanamadan, Gustav Mahler’in belki sanatının zirvesi olarak gördüğü konuma gelebilmek için din değiştirmek gibi o devirler için inanılması güç bir davranışta bulunmasını, dolayısıyla içinde yanan müzik ateşinin devasa boyutlarını düşündüm.

mahler 1

Mahler müziğinden yayılan ateş, bundan üç yüzyıl sonra dahi, bir işaret fişeği gibi çevresini aydınlatmaya devam edecek. İnançlarına takılıp kalacak olursak, hem armonisiyle hem süresiyle, dinlerken hissettirdikleri, karmaşayı çağrıştıran ama bütünlüğü elden bırakmayan kompozisyonuyla; daha çok bir geçiş dönemini simgeleyen müziğini arka plana itmiş oluruz. Evet zorluklarla başlayan bir yolculuk onun müziği. Zahmetsizce kulağınızdan girip haz verecek bir olaya dönüşmesi biraz zaman alacak o müziğin. Sonunda onun kişiliği, geçmişi, eser verdiği dönem ve yaşamı hakkında belirli bilgilerle karşılaşınca, o sarsıntı yerini ağırbaşlı bir kabullenişe, tıpkı çocukluğundaki gibi sorunlu bir evlilik hayatının içinde iki kızından birini kaybetmiş bir müzik dahisine duyulan saygılı ve hüzünlü bir hayranlığa dönüşecek.

Gustav Mahler, daha önce kendisini birkaç kez yoklayan kalp rahatsızlığının en son ve en etkilisinden bir öncekini Amerika’da atlattı. Newyork Metropolitan Operasını kurmak ve yönetmek için bulunduğu ülkede olmasının gerçek amacı tabi ki herzaman içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılardı.

Değerinin ileride anlaşılacağı üzerine kesin bir kanaate sahipti. Viyana’da ellibir yaşında kalbinde gerçekleşen son atakla dünyadan ayrıldığında, müziğin unutulmazlarına katılmaya, o büyük bestecilerin yanına gidiyordu belki de.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir