Hasan Ali Toptaş – Beni Kör Kuyularda

Bir Hasan Ali Toptaş romanı okumaya başladığınızda dünyanın değişik köşelerinden, gizli saklı bilinmeyen yerlerinden kelimeler, o kelimelere eşlik eden yeni anlamlarla birlikte yanınıza yörenize doğru hareketlenir. Bir bulutla, küçük bir esintiyle, bazen şekilsiz bir gölge, bazen uğultulu bir boşlukla binbir duyguya taşır sizi o kelimeler. Bir araya geldiklerinde bir romandan fazlasını oluştururlar. Bir roman gerçekliği de olsa o kelimelerden oluşmuş renklerle, seslerle, sadece müziğin verebileceği hisler ya da harflerden oluşmuş bir takım resimlerin yer aldığı roman sonlarına ulaşırsınız ama sarsılırsınız. Bir gerçeklik olarak acı ile karşılaşmanız, edebiyatın içinden geçerek ulaştığınızda oraya daha da can yakıcı olur. Mutluluk da yolu üzerinde kesişirse edebiyat ile anlamı büyür.

Herşey politiktir. Son yıllarda ülkemizde yaşanan pek çok olay gibi, bu yargıyı doğrulayan bir roman Beni Kör Kuyularda. Körlük karanlığının yozlaşan bir grubu, kitleyi, toplumu hatta yaşamın kendisini teslim alışına usta yazarın yorumudur roman. Heba ve Gölgesizler kitaplarının şaşırtıcı, beklenmedik, akılda kalan sonları kadar olmasa da, bu kitabın sonu yazarın vermek istediği siyasi mesajı neredeyse yüksek sesle haykırır.

Sözü geçen diğer kitaplara ait sonlar, romanların akışına uygun, edebi dozu yüksek anlatıya yakışır ve kitaplarla bütünleşen bir artistik değere sahiplerdi. Ayrıca yazarın edebiyat ortamında edindiği yeri haketmesini sağlayan önemli eserler olarak anılmaya devam ediyorlar. Zihnimde büyülü bir perde arkasından izlediğim gerçekliklerini, uyarıcı bir hisle hâlâ koruyorlar. Toptaş’ı, gerçeğe takla attırıp, okurken zihnimizi bulandırsalar da bıraktıkları tatla edebiyat zevkini dudağımızın kenarından sızdırma yeteneğine sahip bütün o büyük yazarlarla akraba yapan unsurlar, Beni Kör Kuyularda romanında da var, fazlasıyla. Bu yüzden, sayfalar boyunca gerçeğe dönüşüp üzerimize boşalan acı ve çaresizlik hissi, bir beklenti yaratıyor. Vücutlanamamış ama yine de satırlar arasında bulabildiği her boşluğun şekline bürünmüş çaresizliğin, türlü çeşitli anlamlarla kalbimize saplanan cam kırıklarına dönüşmüş acının çözülme anını bekliyoruz kitabın sonunda. Gölgesizler’deki gibi bir berber koltuğu ya da Heba’daki gibi kayalar arasında parlayan, çağrılı bir geçit bekliyoruz. Çıplak acının duvarlarında parçalarına ayrılan vicdanımızı rahatlatacak bir finalle kötüler cezalarını bulsun, iyiler bir rahat nefes alabilsin istiyoruz. Böyle etkileyici sonlara hazırlayan pek çok Hasan Ali Toptaş işareti barındırsa da roman, sonu ülkemizin yıllardır içinde bulunduğu sorunların başlangıcı sayılabilecek bir duruma bağlanıyor. Büyücü yazar, edebiyatının zengin çağrışımlarla yüklü ve keyif veren lezzetini, vermek istediği mesaja feda ediyor. Bir sanatçı sorumluluğu olarak adlandıramaz mıyız bu tercihi? Yeteneğiyle çok daha fazla sürprizli ya da ses getirebilecek bir final yerine, yaşadığımız toplumsal sorunların en önemlilerinden birine getirdiği kendi öznel yorumunu koyması, aydın duyarlılığı değil midir?

Romanın sonu, yaşamak için asgari şartları sağlanmış insanların, düzen çarklarının şu anki haliyle dönmesine nasıl katkıda bulunduklarını, o çarklar arasında sıkışıp ezildiğinin farkına varamayacak kadar zihinsel bir kuraklık içinde bulunduklarını söylüyor bize. Nefes alıp vermenin yeterli sayıldığı vurdum duymazlığın, vasatın bile altında seyreden bir kültürel iklimin artık olağanlaştığını söylüyor. Etrafımızdaki acının görsel bir durum ve seyir zevkinden fazla bir değere sahip olmadığını, değiştirmeye değecek ya da kıt kanaat de olsa konforumuzu sarsacak bir hareketlenmeden nasıl da imtina eder bir zavallılıkta bulunduğumuzu hissettiriyor.

Hasan Ali Toptaş, diğer romanlarından daha da fazla etkili olabilecek bir sondansa, vermek istediği mesajı aktarabileceği bir sonla noktalamış romanını. Siyasi iktidarın yaptığı yardımlarla yaşamaya çalışan, yaşadıkları yokluğu, kullanılabilir bir artı değere çeviren ve bu yokluk çarkının değirmenine bilerek veya bilmeyerek su taşıyan kitleyi düşündüm kitap bittiğinde. Bütün dünyada yükselen bir fırtına olarak değersizleştirmeyi, basitleştirmeyi, anlamsızlaştırmayı, çarpıtmayı düşündüm.

Toptaş’ta öyle düşünüyor olmalı. Çünkü tüm çıplaklığıyla sayfalar boyunca, büyücülüğünün olgunluğa yürüyen evresinin içinden, canlandırdığı acıyı ve çaresizliği, sadece izleyen insanları anlatmış. Daha dokunaklı olanı ise, insanların birbirlerinden uzaklaşması, ayrımın derinleşmesi ve zor durumda olanın içinde bulunduğu çaresizlikten bir çeşit haz duyulması. Reyting rekorları kıran senaryo fakiri bir yerli dizi izlerken alınan keyfe eşdeğer bir sanrının hazzı. Toplumu oluşturan ve yaşamı paylaşan insanların arasında derinleşen uçurum bir kırılma anına doğru ilerlerken, işin ciddiyeti hakkında düşündürücü bir parantez açıyor kitap.

Parantez kapanmıyor. Romanın sonunda da, yaşadığımız ve gitgide kâbus benzeri bir hâl alan gerçekligin içinde de.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir