HASAN ALİ TOPTAŞ – KUŞLAR YASINA GİDER

Kendisini taklit ederek anlatmaya çalışırsam eğer; Hasan Ali Toptaş bir kış günü penceresinden dışarıyı izlerken, gökyüzünden minicik boşluklar halinde damlayıp, büyük boşluk içinde küçücük sessizlikler yaratarak büyük boşluğun kocaman sessizliğinde yerini alan yağmuru izlerken; buğulanmış cama bir kelime yazsa, bir işaret koysa; onu bile okumak isterim…

Hiçbir zaman onun gibi yazamayacak olmanın tesellisi, en azından yayınladığı her eseri okuyabilme şansımın olmasıdır. Kendisini okumak su içmek gibi, sabah uyanmak gibi, koşarken terlemek veya buz gibi bir havada kalın bir paltonun yakasını kaldırıp içinde dertop olmak gibi. Öyle doğal. Bu doğallık onun kitaplarında karşılaştığımız doğaya yakın olan insan yaşantısının doğallığı değil ama sadece. Kendi içinde parlamadan belirginleşen, yaşamın aldırmaz, etkilenmez, değiştirilemez doğallığı. Sözün sihirbazı gibi Hasan Ali Toptaş. Cümlelerin efendisi gibi değil de, samimi bir arkadaşı sanki yazdıklarının. Bu yakınlıktan kaynaklanan bir doğal akış var okuduğum kitaplarında.

Kitaplarımı sipariş ettiğim sitede bu kitabın yazar tarafından imzalı olduğu söyleniyordu ama unutmuşum. Hoş bir sürpriz oldu, hemen iç sayfada onun ‘iyi dileklerle’ yazan imzasıyla karşılaşmak.

Kuşlar Yasına Gider isimli romana başlamadan önce aklımın bir köşesiyle daha önce okuduğum iki eleştiri yazısındaki olumsuz yaklaşım vardı. Bu kitabın diğer eserleri gibi olmadığını ima eden iki yorum. Okumaya başladıktan sonra ise onların sadece kişisel yorumlar olduklarını, herkesin her yazılanı beğenmesi gerekmediğini ve bunun zaten imkansız olduğunu düşündüm. Belki abartıyor gibi görünmekle birlikte ben dünyanın Hasan Ali Toptaş’ın yazdıklarından sonra daha güzel bir yer olduğunu düşünüyorum. Belki sonra yazacaklarıyla da daha güzelleşir kim bilir.

Yaşlanmış babasının tekrar sağlığına kavuşması için Ankara ile Denizli’nin bir kasabası arasında mekik dokuyan bir yazarın yaşadıklarından oluşuyor bu roman. Yazar olan kahramanımızın ve onun kentteki kendi küçük ailesiyle, doğup büyüdüğü yerdeki anne, baba ve büyük ailesinin çevresinde, onları da tanıyarak dokunaklı, samimi, sahici bir yaşantı.

Romanda baba figürü ön planda ve kahramanın kendi babasından izler taşıdığı muhakkak olan önemli bir figür bu. Sanki Hasan Ali Toptaş’ın babasıyla vedalaşması gibi kitap ama dil anlamında yerelden beslense de modern bir yazar olan Toptaş şu ayrımı roman içinde çok net belirtiyor. ‘Roman kahramanı ile yazar aynı kiş değildir’.

Edebiyat sever arkadaşım Hüsnü Adalı, Hasan Ali Toptaş okurken Marquez’in Kırmızı Pazartesi’sinin tadını aldığını söylerdi ve bunu düşünürken muhteşem bir sonla biten Heba ile Gölgesizler’in biraz tekinsiz atmosferini düşünürdüm. Haddim olmayarak da olsa söylemeye çalışırsam, Hasan Ali Toptaş bu eserinde büyülü gerçekçilik denen o gözü açık rüyalar diyarına iyice giriyor. Ben o kır atı arabanın arkasında koşup her seferinde kasabaya biraz daha yaklaşırken, ‘mezarlığın kenarından akan dereye inen sokakta’ ansızın karşımıza çıkan, gömleğinin beyazı dalgalanan çocuk her karşıma çıktığında gerçekliğin sihirli tarafında olduğumu düşündüm. Toptaş’ın dil büyücülüğüyle oldu bu.

Kitabı okurken baba figürünü, kişilikten ziyade bir rol olarak varlığının toplumsal anlamını, karakterin aile kurmak ve çocuk yetiştirmek konusunda ne kadar belirleyici olduğunu düşündüm. Bir baba olarak kendi babamı, yakın zamanda büyük üzüntüyle ve romandakine benzer süreçleri yaşayarak kaybettiğimiz eşimin babasını düşündüm.

Babalar, ileride hayat ile yapacakları muhasebe sırasında, kendileri ile ilgili verecekleri hükmün ne olmasını istiyorlarsa ona göre çocuk yetiştirmeliler. Babalar ve çocuklarının vedasının acısız olmasını beklemek anlamsız olur ama hayata anlam katarak ve iyi insanlar yetiştirerek ayrılmak buradan bir baba için herhalde geçişi kolaylaştırır.

Bütün o kırsala özgü dilin okurken damağınızda bıraktığı tadın yanında, kasaba ve kalabalık aile çevresinin anlatımı kendi doğallığı içinde öyle bir akıyor ki kitabın nasıl bittiğini anlamıyorsunuz.

Kitap okurken güldüğüm olur benim, Deniz Gezmiş’in son anlarını okurken ağladığımı da hatırlıyorum. Ama yakın zaman önce yaşadığımız hassasiyetin de etkisi ile belki, kitapta bir teşekkür ve veda sahnesi var ki hüngür hüngür ağlattı beni. Bunu roman kahramanının mı gördüğünü yoksa yazarın böyle olmasını istediği için mi yazdığını bilmiyorum ama çok dokunaklıydı.

Bir Hasan Ali Toptaş kitabında daha kendi düşünsel ve düşsel dünyamdan çıkıp, onun şeylere verdiği renkler, sesler ve kokular dünyasının sihirli sokaklarında, onun uzak gökyüzünde ve zihninin içinde yuvarlanan sevecen sözcükleriyle tinsel bir yolculuk yaptım; nasıl desem… mutlandım.

Not: Umarım gerçekte bu kadar çok sigara içmiyordur. Roman boyunca o kadar çok sigara içti ki, bu sayıda sigara insanı hasta eder. Sadece kurgunun bir parçası olmasını dilerim ama bu sefer de bir örnek ve model oluşturma durumu var.

Uzun yıllar okumak istiyorum sizi Hasan Bey, bütün bunların eşsiz değerlerine rağmen, daha en güzel yazılarınızı siz yazacaksınız ben okuyacağım…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir