HAVA CİVA

Anlatacağım olaylardaki kişi ve kurumları korumak umurumda değil ama biraz eğlenmek için isimlerini değiştiriyorum.

Ben izlerim. Çevremi izlerim. Ne kadar küçük olursa olsun. Parkta birbiriyle oyun oynarken birden kızışıp yumuk ve toparlak  parmaklı bir küçük elin aniden arkadaşının burnunun ortasına inenene kadar bir şamarı izlerim örneğin; ya da koskoca gezegenin ikliminin nasıl bozulduğunu, kuraklığın, yangınların, sellerin nasıl da geliyorum derken, insan denen zavallı türün kendi ahmaklığıyla bunu hazırladığını… 

Büyük çözümler önermem, katıldığım öneriler vardır, katılamayacaklarım da. Ama ben izlerim, hareket etmeden önce.


Anlatacağım hikayede de sadece olayın içinde, olayın gerçekleşmesine katkı sağlayan biri olarak bulunup, nedenini nasılını hiç tartışmayacağım. İçinde devlet kurumları, bir okul, o okulun müdürü, o müdürün yardımcısı, bir iki öğretmen, komple okulun ve hikayedeki herkesin idari olarak bağlı olduğu bir vali ve onun kalem görevlilerinden birinin -ki ben onun  yaptığı bir telefon aramasından sonra insan cildinin sırlarına biraz da olsa tanıklık ettim- olduğu biraz eğlenceli biraz düşündürücü bir hikaye. 

Söylediğim gibi, ben düşündürücü kısmını size havale ediyorum, isterseniz düşünün ya da tersini yapın. Ben içeriden izledim – biraz sebep de oldum- ve anlatıyorum. 

Okullarda derslikler zaman zaman yer değiştirirler. Zamanın şartları, derslerin değişen içerikleri, öğrenci nüfusu gibi nedenlerle sınıflar, laboratuvarlar, öğretmen odaları kadın-erkek öğretmen ve öğrenci tuvaletleri yer değişirler.

Okulumuzun, diğer okulların bileğini büktüğü spor karşılaşmalarından sonra – hiçbir müdüre bir şampiyonluk yetmez, onlar önce şehrin şampiyonluğunu, sonra ülkenin, kıtanın ve nihayet dünyanın da okullar arası şampiyonu olmak isterler – Beden Eğitimi ve Spor dersi, öğretmeni ve malzemeleri için bir oda tahsis edilmesine karar verildi.

 Yer değiştirmesi gereken oda bu sefer Fen Bilgisi laboratuvar malzemelerinin bulunduğu küçük bir sınıftı. Tarihi eskiye dayanan, ismi vatan şairlerimizden Şakespeare’nin adıyla şereflendirilmiş bu okulun artık kullanılamayacak duruma gelmiş Fen Bilgisi deney malzemelerinin, bir zamanlar eğitimin uygulamaya yönelik olduğunu gösterir düzeyde zengin, ama artık eskimiş, pislenmiş ve kullanılamaz duruma gelecek kadar da atıl olduğunu belirtmeliyim. Üzerinde düşünmek size kalmış, ben izlerim. 

Okulu sportif olarak başarıdan başarıya koşturmuş, o güne kadar hiçbir Spor Öğretmeninin başaramadığı bir şampiyonluğu bu okula getirmiş olabilirim ama sakarım ben. Mikroskoplar, deney tüpleri, küçük terazi ağırlıkları, lamlar, böbreği başka bağırsağı başka yerden çıkan, iç organları öğreten küçük plastik, karnı açık insan maketleri arasında rafları boşaltırken küçük siyah bir şişeyi elimden düşürdüm. Beton zemine düşmesiyle birlikte parçalara ayrılan şişenin içinden gümüş renkli, avuç içini dolduramayacak kadar bir sıvı etrafa saçıldı ve parlak bilyeler gibi sanki kendi içlerinden gelen bir enerjiyle hareket ettiklerini gördüm. Hatta birbirine yakın kalan parçaların yavaş yavaş hareket ederek birbirlerine yaklaştıklarını, küçücük bir temastan sonra da ayırt edilmesi mümkün olmayacak şekilde kaynaştıklarını, gümüşi renklerinin parladığını izledim. Odanın toparlanması biraz daha bekleyebilirdi şüphesiz, çünkü manzara pek eğlenceliydi. Hemen eğilip T-1000’i yerden almak için küçük parçaları da daha büyükçe olan diğer birikintiyle birleştirip elime aldım. Niye bu civaya T-1000 ismini verdiğimi ya da zemine dağılan civayı görür görmez imaj olarak neden zihnimde bu ismin canlandığını ikinci Terminatör filmini izleyenler -iyi bir aksiyondur- anımsayacaktır. Filmin kötü karakteri civa adam temas ettiği her nesnenin şeklini alabilen bir suç makinesiydi.


İçinde, özünde bir soğukluk, donuk donuk parlayan gümüş gri bir rengi vardı. Yine içinden geliyormuş gibi görünen hareket etme güdüsünü hissetmeye çalışarak sanki canlıymış gibi oynadım onunla. Yere koyup dağıttım, birleştirdim; küçük parçaların büyüklere doğru yavaş ama kararlı hareketlerini, büyüklerin o ufarak parçaları içlerine aldıktan sonra nasıl güçlendiklerini izledim bir süre. Sonra da başka bir şişenin içine koyup kaldırdım. 

Teneffüste durumu, o malzemelerden sorumlu Fen Bilgisi öğretmenimize anlatırken bize kulak misafiri olan ve pek çok takdir ve teşekkür belgesi aldığı halde, renkli el işi kağıdı, oluklu karton ya da maket bıçağını derse getirmeyi unuttuğu için hem o başarılı öğrencilerin, hem de onların velilerinin karne dönemlerinde uykularını kaçıran İş Eğitimi Öğretmenimiz Leydi Tantan, olayın seyrini bambaşka boyutlara taşıyan, memur zihniyetinin ve zihinlerin gerisinde saklı ahmakça korkuların pazar tezgahı gibi ortalığa serilmesine neden olan muhteşem çıkışını yaptı, “Ay o çok tehlikeli ve zehirli bir maddedir!!”

Kısa bir internet araştırmasından sonra, civanın cilde teması sonucunda hücre zarından geçebildiği ve çekirdeğe zarar verdiği, kötü sonuçların temasa maruz kalınan süreyle, yaşla ve başka başka nedenlerle değişebileceğini okuyup hafiften terlemeye başlarken, başka öğretmen arkadaşların “öğretmen ilkokulda elimize civa bırakıp  oynatırdı bize, hiçbirşey olmaz” yollu rahatlamaları arasında kendimi 114 alo zehir hattını ararken buldum. 

Açıklayıcı bir şekilde karşımda sakince beni dinleyen görevliye durumu anlattım. Beni bir yere bağladı ve kader ağlarını daha da sıkı örmeye başladı. Görevli, dökülen civaya asla dokunulmaması gerektiğini, elli metre mesafeye kadar kimsenin yaklaştırılmaması gerektiğini söyledi. Sesinin tınısı telefonuma cevap veren ilk görevlinin soğukkanlılığına sahip değildi ve hatta biraz gergin olduğunu hissedebiliyordum, “Bir ekip yönlendiriyoruz” dedik. Ne? Ekip mi? Ne ekibi? sorularını zihnimde aşağı yukarı küçük koşu adımlarıyla kovalarken müdür yardımcımız; okul, öğrenci, öğretmen, bütün işlerin gölge patronu sayın Yükselen Yıldız Bey’in odasına çıktım. Oturup olayı anlatmaya başladıktan bir iki dakika sonra telefon çaldı. Yükselen Bey telefonu açıp dinlemeye başladı ve ben bir insanın bu kadar hızlı bir şekilde renk değiştirebileceğine ilk ve son defa tanık oldum. Elbette herkes utanır zaman zaman ve zor durumda kaldığımızda yanaklarımız kızarır mesela, ya da sıcaktan, efordan ten rengimiz kırmızıya çalabilir. Ama gömleğinin kravatıyla birleşen, aşağıya doğru küçük bir açı yapan kısmından başlayıp ve boğazından çenesine, oradan yanaklarına ve burnuna dağılan bordomsu koyu kırmızı renk, o kadar hızlı bir şekilde alnını da geçerek saç diplerine ulaştı ki, Yükselen Bey’in birazdan gerçekten yükseleceğini ve bu enerjinin onu yerden havalandıracağını düşündüm.

Telefonu bana uzatırken dudakları kuru ve teninin yangınına rağmen beyazdı. Ben telefonu alırken koltuğuna kendini bırakması, bir yanlışlık sonucu, etkisi olmadan yapılmış bir hatanın kurbanlarından sadece biri olduğunu idrak eden ve sadece mevkisinden dolayı her şeyini kaybetmiş bir insanın halini düşündürdü bana. Birazdan bu yıkıcı hislerin benzerini yaşayabileceğimi düşünmeden izlerken Yükselen Bey’i – her geçen saniye kaynayan bir kazana daha da çok benzeyen- telefonu aldım. Arayan kadının sesi, orta yaşlı bayanların kendine güvenli tonlamasıyla önce kendini tanıttı. 


İçinden deniz geçen, iki kıtaya yayılmış güzel şehrimizin tarihinde gerici bir ayaklanmaya katılmak için kaldıkları binadan çıkan ve bozguna uğratılan askerlerin torunları tarafından yok edilmek istenen bir yeşillik alan vardır hani, adı Santral Park. Hani torunların yine alt edildiği bir kalkışma olmuştu da, şehrin yöneticisi o parkı kurtaran gençlerle birlikte çay içmek istemişti bir sabah, kuş sesleri ve güneşin tadını çıkarmanın ne de güzel olacağını yazmıştı sosyal medyadan! İşte o kudretli yöneticinin özel kalem müdürüydü arayan!! 

Valiliğin alarma geçtiğini anladım kadınla konuşurken ve ekipler gerçekten büyük bir hızla harekete geçmişti okulumuza ulaşmak için. Kadın bana civanın o rafta korumasız bir şekilde  neden tutulduğunu, nasıl olup da tedbirsizce düşürülebildiğini, o maddeye dokunan veya bulunduğu havayı soluyan birisinin olup olmadığını (!) sordu hızlıca; bulunduğu mevkinin bir öğretmen ve memurun karşısındaki irtifasından da yararlanarak. Ben bu sorulara cevap vermeye çalışırken kontrolümü yavaş yavaş kaybetmenin, bütün o iyimser gülümser tavrımın yavaş yavaş sündüğünü ve Yükselen Bey gibi kaynayan bir kazan olmasa da ıslık çalan bir düdüklü tencereye döndüğümü hissettim. 

Çok hızlı bir karar vermem gerekti ama bu kararı verirken kimseye danışmadım, kendime bile -kendim de içinde olmak üzere, genişleyen bu çerçeveyi farklı bir açıdan izlemeye başlamıştım elimde olmadan, sürükleniyordum-Fen Bilgisi öğretmenimiz sayın Çavdar Tarlası, dikkatsizlikten ve başkalarının hayatını tehlikeye atmaktan soruşturulacaktı, müdür yardımcısı soruşturulacaktı ve kötü bir sonuçta kesin patlardı, müdürün o zahmetli süreçleri yaşamasını çok isterdim ama umuyordum ki öğrencilerimiz için ciddi bir sağlık sorunu yaşanmayacaktı. Kazanın olduğu yeni spor odası, eski fen laboratuvarı ve şimdinin suç mahalline gittim ve üzerinde alo atık madde yazan kamyonet okulun bahçesine girdiği sırada civayı yere döktüm. 


Olay yeri incelemesini gerçekleştiren görevlilerin birbirleriyle konuşurken yaptıkları mimiklerden, durumun göstermeye çalıştıkları kadar korkunç olmadığını hemen anladım ve en azından benim içimdeki düdüklü tencere içindeki havayı daha bas öttürmeye başladı. Hemen, girilmez bir alan oluşturmak için şerit çektik ve iş kıyafetlerinin içinde reaktörün çekirdeğinde erimeye başlamış uranyumu soğutacak suyun açılmasını hayatları pahasına sağlamaya çalışan iki görevli, birinin elinde faraş ve diğerinin elinde çalı süpürgesiyle ama mutlaka fiyakalı başlık ve beyaz astronot giysisi ile, yaklaşık 5 gr ‘lık civaya müdahale ettiler. Çalan zille birlikte teneffüse çıkan öğrenciler meraklı gözlerle ama uzaktan izlediler olanları. Soru yağmuruna tutuldum ama öğrencilerimin asıl meraklarını çeken neyin toplandığı değil, ayın yüzeyinden taş toplayan astronotlar gibi giyinmiş görevlilerdi. Emniyet şeridinin ardında zil çalana kadar anlattım merakını yenemeyenlere o maskeli adamların ne yaptığını. Atık maddelerin gezegene verdiği zararlardan falan bahsettim. 

Alo atık ekibinin elime verdiği torbanın içindeydi T-1000. Okulda görev yapan bizlere verdiği psikolojik zarar Terminatör filminde gerçek T-1000’in düşmanlarına verdiği zarardan daha büyüktü. Yaklaşık 5 gr ağırlığındaki civayı alıp götürmemelerini, o boyuttaki bir civa madeninin insan sağlığına zarar vermeyecek kadar küçük olmasına yordum hep. O kadar yaygaradan sonra ekipler geldiğinde “Ben topladım onu ya, haybeden zahmet ettiniz, he he!” deseydim, radyasyonlu çayı içen o eski Bakan gibi olacaktım. Karantinaya bile alınabilirdim. Sonradan o boyutta bir civanın zarar vermeyeceğini öğrendim ama civayla oyun oynarken de zarar verebileceği ihtimalini düşünmüyordum.


Tayinim çıkıp Kut-ül Amara çöllerindeki yeni okuluma doğru yola çıktığımda; Müdür Bey o bazılarımızın hayatına lanet getiren madenin atılması için bu işlerle ilgilenen Belediye birimiyle bağlantıya geçmemişti. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir