Herman Melville – Kâtip Bartleby

Pazar sabahının erken saatleri. Demlenmekte olan kahvenin kokusu, günü henüz aymamış diğer ev sakinlerinin ancak rüyalarında bir hoşluk yaratabilir, o da belki.

Oysa ben o taze kahveyi yudumlarken birazdan, haftanın en sessiz ve yalnız saatlerini yeni bir kitaba başlayıp, belki de kimse uyanmadan bitireceğim. Küçük bir öykü bu. Ünlü Moby Dick yazarının elli sayfalık bir hikayesi. Bir metni bütünlüğünü bozmadan, ritmini aksatmadan, aralıksız okuyup bitirdiğimizde bir bütünlük yaşarız zihnimizde, eserle ilgili. Kesintisiz keyfin yanında konudan hiç uzaklaşmadan, günün hayhuyuna bulaşmadan son sayfayı çevirebilmek ender gerçekleşir ve değerlidir.

Ancak hacim olarak küçükse de, bıraktığı etki büyük olan değerli kitaplardan biriymiş Kâtip Bartleby. Bir okuma ambiyansı ile Pazar sabahının keyifli geçmesini sağladıysa da, zihinsel koşturmacası bitmek bilmedi.

Daha önce sadece bir kitabını okuyup, onu da beğendiğim bir yazar olarak Hamdi Koç’un çevirisi benim için kitabın etkisini arttıran en büyük etken oldu. Klasik eserlerin edindikleri o yüksek mertebeye ulaşmalarında, çevrildikleri dilde de rahatlıkla ve sevilerek okunmaları gerektiğini düşünüyorum. Çıktığı dilin kültürüne hapis bir eser ancak ulusal sınırlar içerisinde başarılı olabilecektir. Ancak başarılı bir çeviri, eserin yazıldığı kültürün yanında, çevrildiği dilin anlam dünyasına da hitap etmelidir. Katip Bartleby çevirisi, romanı sanki evrensel anlatım olanağına sahip bir dil içerisinden yansıtır gibiydi; tertemiz.

Kitap ve konu hakkında küçük bir araştırma yapınca çok büyük bir sonuç yığınına ulaşıyorsunuz. Öyle ki, insanlar bir görüş belirtme ihtiyacı hissedip kısa veya uzun bir çok yazı yazmışlar Kâtip Bartleby hakkında. Özellikle iki konu, okurlarında bıraktığı etki bakımından diğerlerinin arasından belirgin olarak sıyrılıyor. Sivil itaatsizliğin edebiyatta ilk örneğini sergilediği ve kapitalizmin Amerikan topraklarındaki başlangıç adımlarının anlatıldığına dair yorumlar en dikkat çekenleri. Açıkçası , yorumları okudukça bu etkileyici hikâyede anlatılmış olabilecek pek çok konunun aklıma gelmemiş olduğunu, okurken pek çok yorumda bahsedilen ayrıntının dikkatimi çekmediğini fark ettim.

Yazının burasında hikayenin kendisinden bahsetmek gerekir elbette. Henüz okumadıysanız ve bir tercih hakkım olsaydı, siz kitabı okuduktan sonra bu satırlarda buluşmayı isterdim. Yani spoiler: Wall Street’te bir hukuk bürosunda kâtip olarak işe başlayan Bartleby, önceleri sadece anlaştığı iş dışında kendisinden istenen hiç bir şeyi yapmazken, kısa bir süre sonra işi de dahil hiç bir şey yapmamaya başlar ve bunu, alameti farikası haline gelen “yapmamayı tercih ederim” cümlesi ile ifade eder. İlerleyen sayfalarda iç yakan yalnızlığı, kesif sefaleti ve büyük direnciyle kendi karar verdiği hayatının sonuna kararlı şekilde yürür. Bizler onun bükülmez duruşuna, itaatsizliğinin kemikleşen boyutuna anlam vermeye çalışırken, Bartleby’nin ölümünden birkaç ay sonra anlatıcının kulağına çalınan kesinliği tartışmalı bir bilgiyle karşılaşırız. Bartleby, ölmüş insanlara ulaşamamış mektupların imha edildiği bir büroda çalışmıştır. Orada karşılaştığı, içeriğine tanık olduğu, çok beklenen, sonsuz umutla bağlanılan ama ölmeden önce okunamayan o mektuplar mıdır Bartleby’yi ve içindeki yaşamı solduran?

Karşılaştığım pek çok yorumda okuduklarım, o Pazar sabahı Kâtip Bartleby’yi okurken dikkatimi çekenlerden farklıydı. Kafka’nın Dönüşüm romanını Ahmet Oktay’ın harika ön ve sonsözünden sonra ancak anlayabildiğimi söylemeliyim. Kâtip Bartleby’yi de konuya hakim bir otoriteden dinleyerek, gözümden kaçması muhtemel büyük mesajlı kısımlarını daha iyi anlayabilirim belki. Ancak o zamana kadar, yorumlarda karşılaştığım ağırlıklı eğilime şöyle karşılık verebilirim: kâtibin karakterinde karşılaştığımız direnç, bana göre tamamen kişiseldi. Arka planında, tarihsel sürecin o dönemdeki akışından oluşan toplumsal olaylar, bu inatçı adamın yapmamayı tercih etmesinin sebebi olarak yeterli ağırlıkta değiller metin içinde. Wall Street’te bir hukuk bürosunda çalışıp patronunun isteklerini yerine getirmemeyi tercih eden birisi, bunu elbette bir sivil itaatsizlik eylemi olarak gerçekleştirebilir. Ancak bizim katibimizin böyle bir siyasi çıkışlı veya toplumsal tabanlı bir eylemi uyguladığını gösteren bir işaret yoktur. Katip Bartleby, eğer Melville yakınında bulunan bir kaç kişiye asıl anlatmak istediğinin ne olduğunu söylemediyse ve bu sır onunla birlikte toprak olduysa, asla öğrenemeyeceğimiz bir nedenden dolayı kendini kapatmıştı. Kimsesiz mektuplar bürosu varsayımı; anlatıcının, kulaktan dolma ve olanlara bir anlam yüklemek amacıyla önce kendine, sonra da bizlere yardımıdır. Bana göre Herman Melville bu hikayeyi duydu ve hikayenin kendisine bir edebiyat eseri olarak inandı. Müthiş gözlem yeteneği ve bu yeteneğin bugün bizleri keyifle besleyen unsuru olan yazıya aktarma becerisi ile kağıda döktü. Bartleby’nin eylemi, ancak Melville’in fazlalıksız ve gerçekçi anlatımıyla bir değer buldu.

Artık başlayabilirim okurken tuttuğum notlardan oluşan zihinsel çağrışımlara. Katip Bartleby’den ödünç alıp biraz değiştirerek söylersem; ben kitabın baş karakteri olarak, olayları bize aktaran avukatı görmeyi tercih ediyorum; yazının bu kısmından sonra. Onun karakteri, Bartleby direnişe başladıktan ve işi daha da ileriye götürdükten sonra gözlerimizin önüne serilir. Birkaç hafta önce işe aldığı birisi, karşısında gizemli bir duvara dönüşürken avukat kendisiyle çetin bir mücadeleye başlar. Güçlü bir direnişe sert bir karşılık vermemek, kabalaşmadan, kırıcı olmadan, hiç değilse patron olduğunu hatırına getirmeden, konuyla bir iç hesaplaşma çıkmazıyla uğraşmak zordur ama bunu bir yere kadar başarır. Bir yandan katibi tanımaya, onu bu kararlı direnişe iten nedenleri merak etmeye başlarken, kendi zayıflıklarını da görür. Yaşadığı ikilem elle tutulur bir duruma geldikten ve kişisel hayatı bu durumdan etkilenmeye başladıktan sonra aldığı kararla belki de katibin hayatında çok önemli bir değişikliğe neden olur. Avukat olayları bize anlatırken kendini tanır ve onun kendi iç yolculuğu bizler için Bartleby’yi parlatır.

Amerikalı bir yazar okuduğumda belirgin bir Amerikan edebiyatı tadı almak istediğimi fark ettim. Bu tadın içinde, insan, coğrafya ve hayata sinmiş bir kültür olmasını bekliyorum. O Amerikan tadını özellikle Faulkner’da belirgin bir şekilde, Beat kuşağının bir kısmında ve hatta Nabokov’un Lolita’sında da buldum. Şimdi bu ikinci Melville eserinden sonra görülüyor ki, Moby Dick psikolojiye dair derinliğiyle, salt bir Amerikan romanı değildi. O büyük eser, Ahab’ın kişiliğinde bütün dünyayı karşısına almış mecbur insanın anlatılışıyla, bir ulusun sınırlarıyla çevrelenemeyecek evrensel bir bakışı yansıtıyordu. İşte Katip Bartelby, yazarı Amerikan edebiyatının kurucularından biri olarak gösterilse de bende bir Avrupa klasiği okuduğum hissi uyandırdı. Kahramanın ruhundaki fırtınalara tanık olamasak da bir hikaye hacmindeki kısa anlatımın düşündürdükleri, evrensel bir insana işaret etti benim için. Diğer karakterlerin eserde sağlam birer tip olarak yer almaları da başka bir ustalık göstergesiydi. Sanıyorum bu yüzden klasik olmayı başarabilmiş ve içinde, bakıldığı her yönden ışıldamasını sağlayan bir hikaye bırakmıştır bu eser.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir