İlber Ortaylı – Defterimden Portreler

Açıklayıcı ve çok anlamlı, İlber Ortaylı gibi bilgi deposu bir zihnin alçakgönüllü tavrını göstermesi bakımından da önemli bir önsözle açılıyor kitabımız. Orada şöyle diyor, “Bir tarihi kişiliği çizmek için öncelikle edebiyatçı olmak gerek”. Tabii böyle bir sunum benim aklıma, kitaplığımın raflarından yıllardır beni gözleyen,arada sayfalarını karıştırıp hayatları hakkında sıkılmadan bilgilenmenin yanında edebi lezzetiyle de aklımda kalan Zweig’in ünlü ‘Üç Büyük Usta’ isimli biyografik kitabını getiriyor. Sanıyorum Ortaylı, iyi bir biyografi için edebi yazı gereklidir derken, Dostoyevski, Balzac ve Dickens’ın anlatıldığı bu değerli kitabı da hesaba katıyordu. Sözkonusu kitabı okurken o üç büyük edebiyatçı, başka bir büyüğün kaleminde daha bir ölümsüzleşiyorlardı.

Defterimden Portreler kitabı, yazarının da belirttiği gibi eskiz niyetiyle izlenebilecek, kişisel yaşantısında ilgi duyduğu, araştırmaları sırasında ister istemez bilgi sahibi olduğu büyük ve tarihi kişilikler hakkında tutulmuş; ayrıca özellikle öğrenim hayatında bir şekilde temasta bulunmuş olduğu ve Türk kültür hayatında izler bırakmış kişiler hakkında derlenmiş notlar gibi okunuyor. Ancak okudukça, Hoca’nın sadece kendi kültür varlığımızla ilgili olarak değil, ve fakat Batı Avrupa zihniyeti, onu bugüne taşımış düşünce dünyası üzerine de belli bir seviyenin çok üzerinde söz söyleme kudretinde olduğunu anlıyorsunuz.

Kitabın bilgi sağanağı halinde ilerleyen satırları arasında, sahibinin özgüvenini yansıtan ve kararlı tavrının izlerini mutlaka ayırdediyorsunuz ama herhangi bir tartışmasına, bir söyleşisine tanık olmuş veya onu izlemişseniz, zaman zaman tartışmalara da konu olan üslubunu hemen seçersiniz. Bu kişi, şu an sahip olduğu bilgi birikiminden yoksun olarak böyle bir tavır sahibi olsaydı bana ve takip eden herkese çok itici gelebilirdi. Ama altı böylesi dolu bir özgüven, yüzölçümünü hesaplayamayacağım bir hafıza zemini üzerinde, sürekli çakan zeka kıvılcımlarıyla beni etkiliyor. Bildiğini bilen, bunu gizlemeye de gerek görmeyen, azametli bir bilgi kütlesi. Ortalıkta gezinen, iri cüsseli, yüksek ve derin raflarında tarihten siyasete, sanattan yaşama, ağırca ciltlenmiş binlerce eserle dolu bir kitaplık gibi.

Kitabın birinci bölümü tarih sahnesinde önemli değişikliklere neden olmuş, tarihin büyük ve haşmetli sayfalarına irili ufaklı çentikler bırakma dirayetini gösterebilmiş, bugün kendilerini bir şekilde tanımamıza vesile olacak kadar yer kaplayabilen büyük şahsiyetlerin portrelerinden oluşuyor. Padişahlar, siyasetçiler, krallar, sanatçılar bu bölümde az çok bilindik özellikleriyle karşımıza çıkıyorlar. Ama biz kendileri hakkında sunulan bilgilerden daha çok, yazarın düşünce dünyasındaki yerlerinin önemine tanık oluyoruz. İlber Ortaylı, bütün o kütleli tarih bilgisinin yanında, tarihi seven, duygusal yönden de dünyamızın içinde debelendiği zamansal akışın bilgisinden etkilenen birisi. Evet, kendisinden filan padişahın neden öldüğünü, yerine gelenlerin onun mirasına ne oranda sahip çıktığını ya da düşmanlarının bu ölümü nasıl değerlendirdiğini öğrenebilirsiniz. Ama bu soğuk bilginin yanında, uzak bir akrabanın kaybından duyulan vakarlı bağın ve hissi yazıklanmalar da barındıran bir hüznün varlığını da hissedersiniz.

Özellikle ilk bölümün sonunda II.Abdülhamid ve V.Mehmed Reşad’ın anlatıldığı bölümler, kitap boyunca ağırlıkla hissettirilen Türk mazisinin büyüklüğü, sahip çıkılması gerekliliğinin yanında, benimsenmesi zaruri, özlü ve bizim olan kültürün hanedan faslının yıkılışını anlatmak için bir fırsat gibi değerlendirilmiş. Ana hatlarıyla Osmanlı devrinin sonunu hazırlayan nedenleri, hanedan üyelerinin çıkmazlarını, sabit bir pencereden bakmaya alışık olanlara biraz da başka pencerelerin varlığını sezdirerek anlatıyor. Kitabın benim için bir anlamı da, büyük bir bilim adamının önüme serdiği farklı bakış açıları oldu. Sosyolojik bakış diyebileceğim bu kapsamlı açıyı ikinci bölümde daha iyi ayırt ettim. Zira o açıyı genişletebilen ve günümüze daha yakın zamanlarda, yeni Cumhuriyetin olanaklarıyla kendini vareden çalışkan insanlara ayrılmış o bölüm.

İkinci bölüm, kimi henüz hayatta olan ve kimi artık aramızdan ayrılmaya başlamış, ülkemizin kültür dünyasına katkıları sonsuz olmuş isimlerin portrelerinden oluşuyor. Çoğunlukla akademide derslerine girmiş hocalarının hayatlarını anlatırken farkediyorsunuzki çok önemli bir kültür hazinesinin üzerinde oturuyoruz ve neslimiz o hocaların ismini çoğunlukla bilmese de, açtıkları alanların değeri paha biçilemez. Örneğin Hitit bilimi ilginizi çekmeyebilir veya hatt sanatının tarihini ya da inceliklerini, kullanıldığı dönemin yapısını merak etmiyor olabilirsiniz. Belki sosyolojinin sayılara ve o sayıların mantıksal yorumlanışına dayalı olan çalışma alanı hiç ilginizi çekmiyor olabilir. Sergi kataloglarının önemi sizin için sıfıra yakın olabilir, Osmanlı idari yapısının sizinle ne alakası olabilir hatta. Ama tarihsel perspektiften bakılabilirse, bu bahsedilenlerin hepsi ve daha fazlasının bir medeniyetin kültürel hazinesini oluşturduğu görülebilir. Ortaylı, defterini açtığı portrelerinde, inanılmaz çalışma azimleri, zeka pırıltısıyla bezeli renkli şahsiyetleriyle, bu dallarda kültürün devamlılığını sağlayan kişileri anlatıyor bize. Fazlasıyla benimsediği Türk dünyası ve kültürüne, onun kadar değer vermiş ve yetişmesine de katkıda bulunmuş yerli yabancı bilim ve sanat insanlarını anlatıyor, hayran bırakarak. Bugün zengin bir kültürel mirasın üzerinde yer bulabilmişsek kendimize, mazide yatan zengin birikimin daha iyi anlaşılmasını sağlayan, o birikimi yüzeye çıkaran insanları tanıyoruz.

Zaman zaman eleştirilmesine de neden olan bir seçkincilik satır aralarında hissedilmiyor değil ama bu beni gücendirmeyen, beni kendisinden soğutmayan, aksine hoşlandığım bir üslup haline geliyor. Bu üslup, bir üstten bakışın değil de, bilgiye sahip olmanın kendi karakterine verdiği evrensel güçten kaynaklanıyor. Yabancı dile verdiği haklı önemi tekrarladıkça sayfalar boyu, zamanında yeteri kadar çalışmadığım için aşağılar buldum kendimi bir ara. Onun gözünde gelişmek isteyen ve bilgiye önem veren herkesin literatürü takip edebilecek kadar ve geçerliliği olan birkaç dile hakim olması gerekir. Avrupa ve Rusya tarihinin de satır aralarına hakim olduğu için görünenin aksine o batı medeniyetlerinin aksayan yönlerini, sorgusuz takip etmeye çalıştığımız pek çok özelliğin yanlışlığına da dokunduruyor ince ince. Kendi tarihimiz onun için özümüzdür. Bu öz, sahip çıkmamız gereken ve bugün ulus olarak uğraştığımız sorunların çoğuna çözüm bulacağımız ve kesinlikle saygı duymamız gereken yerdir. Cumhuriyet öncesinden kalan kültürel mirasın reddi, bizi pek çok yönden geri bırakmıştır ama kuruluşun değerini, genç Cumhuriyetin büyuk zorluklar karşısında yapabildiği önemli atılımı kaçınılmaz bulur ve sahiplenir. Bunları kendi hayatına da etkileri bulunmuş başkalarının hayran bırakan kariyerleri içinden anlatırken o, baştan ayağa üslup kesilir. Onu okurken edebiyat gibi tarih bilgisinin de hevesine kapılabileceğimi ve bundan keyif alabileceğimi düşündüm.

İlber Ortaylı, bilmeyi seven, sevgisini sahiplenip beslediği için de bilmenin içsel bir yükseklik kazandıran değerine karşılık bulmuş biri. Kitabının ikinci bölümünde olanları da çok güzel özetleyen bir cümlesiyle bitireyim; “Bizim milletin, bizim bilmediğimiz büyük adamları vardır.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir