Jack London – Uçurum İnsanları

Bir okuma listesi oluşturmak ve o listeyi takip etmek çok keyifli. Okurken karşınıza çıkan bilgilerin sizi yönlendirmesine izin vermek, gittikçe büyüyen sonsuz bir ağın içinde harflerle kurulmuş bir bağlantıyı farkederek büyüyen anlam ırmağını takip etmek, okuma zevkinin yanında kültürel bir haz da barındırıyor. Günümüzde metinlerarasılık da denilen bu yazınsal bağlantı, okyanusa açıldığını bildiğiniz bir ırmakta eğlenmek gibi. Dev bir ağacın gölgesinde kitap okuduğunuzu ve okuduğunuz kitabın, o ağacın sonsuz sayıdaki yaprağından biri olduğunu düşünün.

Akademik eğitimin araya girmesi ve hediye edilen, tavsiye edilen kitapların da sızmasıyla uzaklaşmak zorunda kaldığım sevgili okuma listeme Jack London ve onun 1902 yılında yazdığı Uçurum İnsanları kitabı ile dönüyorum.

Ağır ve çıplak gerçekçiliğinin neredeyse can yaktığı konusunun yanında kitap benim için birkaç öğretici katman oluşturdu. Öncelikle yukarıda bahsettiğim, beni bu kitaba ulaştıran yolun haritasına sahip olmam, katmanı derinleştirdi. Nabokov’un “Edebiyat Dersleri” isimli kitaplaştırılmış derslerinden birinin konusu, Charles Dickens’ın “Kasvetli Ev” romanıydı. Dickens, birçok roman kişisinin dahil olduğu konunun arka planında İngiltere ve Londra’nın iki ayrı sınıfının yaşantısını da son derece başarılı bir şekilde yansıtır bu hacimli romanında. Görkemli konaklarda süregelen köklü asilzade yaşantısı bir yana, Londra’nın karanlıklarından, o karanlıkta sefalet içinde yaşayan insanların hayatlarından da bahseder. Hem Nabokov’un Edebiyat Dersleri hem de Kasvetli Ev romanının önsözünde, Dickens’ın ezilenler üzerine anlattıklarının doğruluğunu gösteren kaynak kitaplardan biri olarak “Uçurum İnsanları” gösterilir. Kasvetli Ev romanının yazılış tarihi Uçurum İnsanları’ndan öncedir ama London, Doğu Londra’da Dickens’ın anlattığı o sefaleti çırılçıplak görmüş ve yansıtmıştır.

Zihinsel dünyamda kitaba anlam ekleyen katmanlardan biri de, kitabın sene içinde gördüğüm Sosyoloji Tarihi, Sosyal Adalet, Modern Sosyoloji Kuramları gibi dersleri de daha iyi anlamamı sağlayan bir tür örneklem, tamamlayıcı, somut gerçeği gözlerimin önüne seren rahatsız edici bir manzara sunmasıydı. O faydalı dersler, dünya tarihinin seyrini değiştirmiş büyük gelişmeleri tanımlar, özellikle onyedinci yüzyılın ikinci yarısından itibaren buhar gücünün insan gücünün yerini almasıyla oluşan muazzam ve köklü değişikliği kuramsal olarak açıklarken; Uçurum İnsanları, bu değişimin fotoğrafını, anatomisini, otopsisini yayınlar. Otopsi ifadesi ağır gelebilir ama, kapitalizmin boyutlarının sınırsızca geliştiği, sermayenin önünde herhangi bir kural ve engelin bulunmadığı o dönemde insan onuru gerçekten de ölmüştür. London, Doğu Londra’nın mezbelelik sokaklarında öldürülmüş insan haysiyetinin otopsisine büyük bir soğukkanlılıkla katılır. Emeğin, modern tarihin hiçbir döneminde bu kadar sömürüldüğü, çok büyük kalabalıklar tarafından sefaletin ve sefilliğin zorunlu olarak ve gönülsüzce ve ama çaresizce paylaşıldığı böylesi karanlık bir dönem yaşanmamıştır. Uçurum dibinde yaşayan demek iyimser bir anlatım olacaktır çünkü o dipte insanlar sürünen, debelenen, uçurumdan yukarıya çıkabilmenin hayalini bile unutan zavallı birkaç kuşağın gerçek temsilcisidir. Kitap, liberalizm, kapitalizm, sosyalizm, Marx, Engels, Smith okuyacak, araştıracak herkese uygulamalı bir rehber olacaktır. Kapitalizm ve ona gücünü veren özgür düşüncenin, liberal akımın dünya üzerindeki lokomotifi İngiltere’nin bir zamanlar kendi insanına uyguladığı bilinçli vahşeti, sahip olma dürtüsünün ulus olma bilincinden de üstün olduğunu; daha çok kar elde etme amacının, insan olma onurunu da rahatlıkla ve büyük bir aldırmazlıkla ayaklar altına alabileceğini görüyoruz kitabın her sayfasında. Bugün eemeğiyle geçinen insanlar olarak geçmişte böylesi zor şartlarda ödenen bedellerin ağırlığı altında eziliyoruz da vicdanen.

Kitabımızın bizi besleyen bütün bu dışsal bağlantılarını kısa bir süre için kenara bırakarak kendi içeriğine dönecek olursak eğer…

1902 yılında Amerikalı yazar Jack London, birkaç ay geçirmek için, Londra’ya gelir. Amacı İngiliz kapitalizminin geldiği son noktada emekçi İngiliz vatandaşlarının durumunu yerinde görmek ve kendi tanıklığıyla aktarmaktır. Eski giysiler satın alır ve durumu idare edemeyeceğini anladığında dinlenmek ve yemek yemek için bir oda tutar. Sonra anlatmaya başlar. Tıpkı George Orwell’ın “Paris ve Londra’da Beş Parasız” isimli kitabında yaptığı gibi insanlarla tanışıp durumlarını öğrenmeye, ne iş yaptıklarını, nasıl geçindiklerini öğrenmeye çalışır.

İnsanlar geçinememektedir. Geçinmek asgari düzeyde bir yaşam standartını ifade eder bugün. Ama o zamanlar geçinememek uçurumdan yuvarlanmak, tekrar yukarıya tırmanma umudunun toptan yokolması demektir. Doğru düzgün barınamazlar çünkü iş bulabilirlerse çalışarak kazandıkları ücret o kadar azdır ki, çoğunlukla tek oda kiralayabilirler ve bazen on kişilik aileler bu tek odada kalmak zorundadır. Güçsüzdürler çünkü yemek yiyemezler. Aldıkları ücretler besin değeri yüksek yiyeceklere ulaşmalarına engeldir. Güçsüz olmak verimli bir çalışma sağlayamamak, işten çıkarılmak ve uçurumdan aşağıya yuvarlanmak demektir. Uçurum İnsanları, toplumun geri kalanından tecrit edilmiş, düzelmesi imkansız durumlarının farkında olan ve mücadele etmeyi bırakmış insanlara denir. Londra’nın doğusu, kalabalıktan, pislikten, umutsuzluktan oluşmuş bir virane şehirdir. İnsanlar, bir parça kuru ekmek ve ismi çorba olan bir tas su için kilometrelerce yol yürüyüp bakım veya yardım evlerinin kapısında uzun kuyruklara girerler. Sıra kendilerine gelmeden önce bakımevi dolarsa o gece sokakta kalacaklar ve başlarını koyacakları bir kapı aralığı, bir çimenlik, bir sundurma bulabilmek için polisle köşe kapmaca oynayacaklardır. Çünkü polis uçurumun içindekilerin sokaklarda uyumalarına izin vermez. Sürekli hareket halinde olmalarını ister. Oysa bütün gece uyumamış birisi ertesi gün çalışabilecek veya iş arayacak takati bulamaz kendinde. Anlatılanlar rahatsızlık vericidir.

Çalışacak insan sayısı yapılacak iş sayısından yüksek olunca günden güne artan işçi sayısı ücretleri aşağıya çekmekte, sendikalar bile bu soruna çare olamamaktadır. Kırsal kesimde geçinemeyen insanlar kitleler halinde sanayileşmiş kente göçmekte ve sefalet çukuruna yuvarlanmaktadır. İçler acısı hayat hikayeleri bütün çıplaklığıyla ve can acıtacak bir gerçekçilikle anlatılır kitap boyunca. Uçurum İnsanları, kapitalizmin altın çağlarında, sermayenin kimin sırtına basarak, kimi bir böcek gibi ezerek ve değersizleştirerek kimi sömürdüğünü öğretir bize.

Şöyle der London, “Yönetici sınıftan hiç kimse, insanlık mahkemesine çıktığında suçsuz olduğunu iddia edemez. Gıdasızlıktan ölmüş her bebek, ter döktüğü in benzeri atölyeden kaçıp geceleri Piccadilly Meydanı’nda sürtmeye başlayan her kız, kendini kanala atmış her bitik işçi, evinde oturanlara, mezardaki ölülere meydan okuyacak, itiraz edecektir. Bu yönetici sınıfın yediği yemeklere, içtiği şaraplara, yaptığı gösterilere ve giydiği güzel elbiselere, ağzına lokma girmeyen sekiz milyon ağız ve bunun iki katı sayıdaki esvapsız, barınaksız beden itiraz edecektir.”

Üretim araçlarına sahip olanlarla, o araçları kullanabilenler arasındaki mücadele bugün dünyanın farklı yerlerinde farklı seyirlerde devam ediyor. Bitmeyecek bir mücadeledir bu, emekçinin hanesine hep eksinin düşeceği, emeğinin karşılığını tam olarak alamayacağı bir mücadele. Ama günümüz emekçilerinin önünde büyük mücadeleler ve çok daha büyük bedellerle elde edilmiş haklarını korumak için, o bedelleri ödemiş milyonlarca emekçinin de sorumluluğu vardır. Yeni sosyolojik kuramlar, artık proleterya diye bir sınıfın olmadığını, endüstri sonrası toplumda eskimiş kitlesel ideolojilerin kendilerine yer bulamadıklarından bahsederler. Ama bilemeyiz. Çünkü emek sömürülmeye devam ediyor.

Son olarak, yazarımızı Londra’ya getiren nedeni anlamaya çalışıyorum. Kendisi parasızlık çektiği gençlik yıllarında altın aramak için Kuzey Amerika’da uzun bir yolculuğa çıkmış, bu yolculuğu “Vahşetin Çağrısı” adlı kitabında anlatmıştır. Gazetecidir aynı zamanda, araştırmacıdır. Yazın biçemi bunu ele verir zaten. Düz ve süsten uzak bir anlatıma, yalın ve keskin bir üsluba sahiptir. Nasıl bir yaradılıştır bu? Dünyanın öbür ucuna, işçilerin yaşam şartlarını öğrenmeye, onlar gibi yaşayarak bu yaşantıyı aktarmak için gitmek nasıl bir içsel dürtünün sonucudur. George Orwell, Burma’ya gitmiştir, İngiliz sömürgesindeki yaşamı görmüş ve aktarmıştır. İspanya iç savaşına katılmıştır, Franco’nun karşısında. Hemingway birinci dünya savaşına katılmış, savaşın gerçek yüzünü görmüş ve çekincesiz anlatmıştır “Silahlara Veda” romanında.

Bugün edebiyat severler, bu büyük yazarların gözünden ve onların sayesinde, içimizi acıtan gerçeklere edebi bir pencereden bakabilmenin şansını yaşıyor. Edebiyat, gittikçe zorbalaşan insanların elinde kurban edilen güzelim dünyanın düzelmesini sağlamıyor maalesef. Ama eski güzel düşlerin peşine düşürüyor bizi, gelecek güzel günlerin…

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir