John Berger – Görme Biçimleri

Elbette o serin Paris sabahında, büyük ve muhteşem Louvre Müzesinin tarihin sanatsal izdüşümüyle dopdolu koridorlarının en kalabalığında, ırksal çeşitlilikle dünyanın her bir köşesini temsil edebilecek bir ziyaretçi cümbüşünün ortasında, fırsatını bulup bir fotoğraf çekebildim. Leonardo Da Vinci’nin Mona Lisa’sı ile birlikte o gün çektiğim fotoğrafın kadrajında, büyük bir mücadele vererek, yağlı boya resim tarihinin belki de en önemli objelerinden biriyle kendi yüzünü aynı kareye yerleştirmeye çalışan onlarca insan var.

Düşündüğümden daha küçük boyutlarıyla, sfumato tekniğini çıplak gözle inceleyebileceğim ve karşısında birkaç dakikadan fazla kalarak belki sanatçıyla bir kontak, bir esrime, belki o mistik havaya nüfuz etme ümidi o an kanatlanıp, bir çok başka resim arasından ve sonsuz koridorlar boyunca kanat çırparak kaybolsa da, o gün sanat ve sanat eserine bakış ile ilgili sorular çengellenmişti zihnimde. İnsanlar büyük gruplar halinde eserin önüne gelir gelmez cep telefonlarını çıkartıp arkalarını dönüyor, esrarengiz gülümsemesi tuval üzerinde sabitlenmiş, yüzyıllardır değeri ile birlikte popülaritesi de artan bu tabloyla özçekim yapıyorlardı.

Onların fotoğrafını çektim ve bugün, örneğin San Pietro Vincoli’de bulunan Musa’nın Hükmü heykeli hakkında birkaç söz söyleyebilir, Michelangelo’nun nasıl bir yanlış anlamayla Musa’ya boynuz yaptığından bahsedebilirim. Büyük heykelin ayrıntılarından, mermerde nefeslenen biçimden nasıl etkilendiğimi ayrıntılarıyla anlatabilirim. Ama iki metre kadar yakınında bulunup, saniyeler içinde arkamdan baskılayan insan kalabalığının tazyikine dayanamayarak tutunamadığım Mona Lisa tablosu ve bana bir yağlı boya resim olarak hissettirdiklerindense, hayır.

John Berger, Görme Biçimleri isimli bir tv belgeseli olarak hazırlanmış ve çözümlemesi yapılarak kitap olarak da basılan eserde görmenin insan varlığının bilinçli oluşumundaki yerini tartışıyor. Kendimizi ifade ettiğimiz, düşündüğümüz, yazdığımız bütün araçlardan önce geliyor görme. Dil sayesinde ve onu kullanarak düşünebildiğimizi bilsek bile, henüz dile sahip olmadığımız bebeklik çağlarımızda çevremizi görerek tanıyoruz. Artık düşünebildiğimiz, dile hakim olabildiğimiz ve kendimizi ifade edebildiğimiz dönemlerde ise kendimize ait bir görme ile şekillendiriyoruz hayatımızı. Ne isek öyle bakıyoruz. Nesnelerin ne olduğu, bizim onlara nereden baktığımızla anlamını buluyor. Olaylar, kendi görme filtrelerimizden geçtikten sonra bizim için ve bize göre gerçek halini alıyorlar.

Ressam, yazar ve bir sanat eleştirmeni olarak Berger, bakışını bu noktadan sonra sanat ve sanat tarihine çeviriyor. Yalnız bu bakışta temelini Marksist düşünceden alan bir eleştirel yaklaşım var. Zaten o bakış sayesinde biz okurlar, Avrupa merkezli sanatın nasıl amaçsal, belli bir zümre tarafından yönlendirilebilir ve sürdürülebilir bir yetkeyle donatıldığıni ‘görebiliyoruz’.

Ah, ne heyecan verici bir duygu uyandırıyor içimizde şu soru! Biz bugün Mona Lisa’ya, onun kendi imgesi ya da yapan usta’nın tekniği, o an hissettiklerini kavramak için mi, yani sanat dediğimiz kavramın bireysel hazzına yönelik bir bakışla mı bakıyoruz? Yoksa yüzyıllar öncesine uzanan tarihi, çok yüksek meblağları bulan değeri, ya da her zaman önünde özçekim kuyrukları oluşacak şekilde  düzenlenmiş müzedeki özel yeri nedeniyle mi?

Birinci soru işaretine kadar olan kısmın  cevabı, fotoğraf ve baskı tekniklerinin gelişimiyle bir cevap bulmuş gibi. Çünkü eseri cok uzaklardan, fiziki yakınlığa gerek duymadan inceleyebilir ve nerede olursak olalım, iyi bir kopyasının karşısında istedigimiz kadar huşu duyabiliriz. İkinci soru işaretini doğuran bütün etmenleri ise Avrupa kökenli sanat tarihi zümreleri belirliyor. Yüzyıllar öncesinden bugünlere gelen bir geleneği, daha uzun süre devam etmesi için besliyor.

Sanatta kadını görme şeklinin ve onu belli bir cinsel bakışa hapsetmenin, önce dinsel mitler ve arkasından sanat ve özellikle resim sanatıyla nasıl sürdürülür hale getirildiğini okuyup, örnekleri verilmiş tablolarla da izliyoruz. Kadın, çok eski ve klasikleşmiş tabloların zamanından bu yana neredeyse aynı düzlemsel açıyla sahibine bakıyor.

Kitaptaki son deneme reklamlara ayrılmış. Düzenin sürmesine büyük katkısı olan reklamların, geleneksel yağlı boya resmin tekniklerini fotoğraf ve filme uygulayarak tüketime yönelik algıyı nasıl yönlendirdiğini anlatıyor. Büyük bir reklamlar fırtınası içinde oradan oraya uçuşurken, dünyanın başka hiçbir sorunu yokmuş gibi, kişilere bireysel bir sevilme, kıskanılma hissi pompalayan, giderek bir yetersizlik ve güçsüzlük buhranıyla tüketime yönlendiren acımasız reklam dünyası.

Kitap bugüne kadar hakkında yeterince bilgiye sahip olduğumuzu sandığımız konularda, ayağımızın altındaki zeminin kaymasından kaynaklanan bir tatlı tedirginlikle bitiyor. Zira resim sanatında kendilerinden sonra teknik anlamda değişikliklere yol açmış olağanüstü yetenekli sanatçılar, acaba bir zümre tarafından kullanılıyor mu? Acaba, içim titreyerek Musee d’orsay’in koridorlarından birinde kulağını henüz  kesmiş Van Gogh’un kafası bandajlı otoportresine bakarken, gerçekten yönlendirilmiş bir yarı otomatik duyguyu mu yaşıyorum?

Sonuçta, bu tekinsizliği yaşatanlara bir teşekkür etmek isterim. Gençliğin heyecanıyla, vicdan aynasına yansıyan, adaletsizliğin yarattığı çıplak görüntülere yüksek sesle verilen heyecanlı ve isyankar karşılıklar bir yana, bugün artık ilerleyen yaşımın verdiği olgunluk ve değerlendirme yetisiyle, Marksizmin eleştirel bakışına saygı duyuyorum. O bakış sayesinde, bugün doğru denilen pek çok bilginin,  eğilip bükülerek önümüze sürülen yalanlar ağının bir parçası olduğunu görüyoruz. Çaresizce çıkışsız bir yolculukta sürüklenir gibi kadere razı, sessiz sedasız bir ömüre  katlanmamız gerektigine karşı çıkabiliyoruz o elestirel tutumla. Dünyayı, adaletli bir yer olabileceği inancı ile güzelleştirmeye çalışan insanlar Marksistler, kulak vermek gerek.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir