José Saramago – Körlük

Kitabı okurken yaşanan fırtına devam ediyor. Çağrışımlarla yüklü, beraberinde zengin bir düşünsel dalga yaratan bir açık deniz fırtınası. Ne kadar çok söz söylenmiş bu kitapla ilgili. Hiçbir katkı yapamayacağımı bildiğim halde, tatlı bir yazma hissinin hevesiyle neresinden başlamalı?

Kitabın adı “Körlük” ve ben okumak, görmek ve görememek üzerine düşündüm sürekli. Sebepsiz ve kontrolsüzce yayılan bir körlük hastalığına tutulan insanoğlunun varettiği medeniyet yok olurken, ben ilkin kör olsaydım okumanın, okuyabiliyor olmanın keyfini çıkaramayacağımın derdine düştüm. Gözlerim olduğu için ve henüz görüyorken edebiyat hastalığına tutulmanın yanıma kar kalan güzelliğini düşündüm. İnsanlık kör olduğu için sayfalar boyunca çirkinleşirken, buna gören gözlerim aracılığıyla tanık olmanın çelişkisi sırasında Borges geldi aklıma. Onun zihninin içine aldığı tüm kitaplığı ve onu yalnız bırakan gözlerine rağmen yardım alarak da olsa okumaktan vazgeçmemesini düşündüm. Saramago’nun da bir üslupçu olarak onunla akrabalığını.

Hem nasıl bir üslupçuluk! Kısa bir şaşkınlık, küçük de olsa bir bocalama ve ardından çözülmeye başlayan satırlarda, konuşma çizgisi ve tırnak işareti kullanılmadan insanların aslında o sırada birbirleriyle konuşuyor olmalarının farkedilmesi. Tüm kitap boyunca nokta ve virgül haricinde bir işaret kullanmadan akışı bozmayan bir ustalıklı anlatım. Şifre şu: Bir nokta işaretinden sonra tanrı anlatıcı anlatmaya başlar, o ses bazen yazarın tanıdık gelen sesi de olur; cümle içinde virgülden sonra ilk gelen sözcük eğer büyük harfle başlıyor ise bu, birisi konuşuyor demektir, arkasından gelen virgülden sonra küçük harf kullanılıyorsa bu yazarın veya büyük anlatıcının sesidir, ama virgülden sonraki harf yine büyükse burada, ilk konuşanın karşısındaki kişinin cevabını okuyoruz demektir. Bazen bu durum birkaç kişi arasındaki konuşmalarda da geçerlidir. Karmaşık görünse de, çözüldükten sonra, olaylara daha yakından tanık olma yanılsamasına yol açacak, aynı ortamda bulunmanın şahitliğine benzer bir tempo yaratıyor bu teknik. Kitabımızın, modern edebî anlatının çok güzel bir örneği olduğunu görüyoruz. Yazarı olduğunu sandığımız bir kişi sıklıkla kurgunun içine dahil oluyor, fikrini açıklıkla, bazen cüretkar bazen bilgece ifade etmekten kaçınmıyor. O sesin sahibinde, söylenecek sözü olmanın gösterişsiz ve hazmedilmiş bilgisini okuyoruz. ‘Körlük’ kitabında temposu hiç düşmeyen kurgunun dışında kalan birçok fikir ve buluş var. Metin, yapı olarak incelendiğinde modern edebiyatın mükemmel bir örneğini oluşturuyor.

Okurken bir yandan da bu kitaba neden şimdiye kadar sahip olmadığımı-okumadığımı- düşündüm. Oysa ne kadar inceleme yazısı okumuştum onunla ilgili. Çünkü eserin büyüklüğüyle, yazarın dehası ve diğer yapıtlarının da başarısı ile orantılı bir araştırma-inceleme arka planı mevcut. Bütün konuyu baştan aşağı biliyor, eserin dünya edebiyatı için önemini kavrıyordum. Konuya toplumcu yaklaşan, siyasi yönden inceleyen, değerler açısından bakan, medeniyetin iskambil kartlarından yapılmış kulelerinde oluşan çatlakları sorgulayan, yazarın ilgi çekici hayat hikayesi ve siyasi duruşundan kerteriz alan onlarca yazı. Son okuduğum inceleme bir iki ay önce yine Varlık dergisindeydi. Herkes yavaş yavaş görme özelliğini kaybedip uçsuz bucaksız bir beyazlığın içine hapsolurken, gözleri açık kalan ve küçük grubuna rehber olarak bizlerin de olaylara tanık olmamızı sağlayan; insanlığın düştüğü insanlık dışı duruma onun gözlerinden bakabildiğimiz kişinin, kitapta “doktorun karısı” olarak isimlendirildiği için toplumsal cinsiyet penceresinden açımlıyordu eseri. Saramago’nun cinsiyetçi bakışı, yazı sahibine konu olmuştu. Sahiden de kadın erkek ilişkilerinin hem kişilerarası hem de toplumsal boyutu, romanda can alıcı noktalara varıp ölümcül sorular sorduruyor. Ataerkil toplum düzeni penceresi, kitabı yeni okumalara açıyor. Noktalama işaretlerinde olan farklı durum burada da geçerli. Kitapta hiçbir yer ve kişi adı yok. Kahramanlarımız ilk kör, ilk körün karısı, doktor, doktorun karısı, tek gözü maskeli yaşlı adam, koyu renk gözlüklü genç kız, şaşı çocuk, taksi şoförü, kötü körler ve diğerleri. Acaba bu kadar inceleme okumama rağmen kitabın bu derece dışında kalmam eserin sonsuz okuma serüvenine kapı aralayacak bir derinliğe sahip olması mı? Körlük kitabının gerçek başarısı acaba toplumsal ve psikolojik boyutlarda sunduğu kavramsal zenginlik mi?

Bir ara, sadece insanların başlarına gelen bu musibetle insanlıktan çıkmalarının anlatılmıyor olabileceğini, bir çeşit alegorinin gölgesinde şaşırtmacayla örülmüş ve ustaca işlenen, örtük mesajlar ileten bir anlatıyı okuyor olabileceğimi de düşündüm. Ancak anlatılanlar, o kadar çirkin bir noktaya ulaştı ki, sadece gözlerimizi kaybettiğimizde medeniyetin nasıl hızla çökeceğinden başka bir mesaj aramanın anlamsızlaştığını farkettim. Bugün artık yavaş yavaş geride kaldığını sezinlediğimiz ama yine de medeniyetin yükselmesiyle edinip gurur da duyduğumuz yardımseverlik, nezaket, en önemlisi temizlik gibi özümüze dahil olduğunu sandığımız değerlerin bir iki gün içinde nasıl tuzla buza dönüştüğünü izlemek sarsıcı oldu. O noktada artık üslup da sefilleşen insanlığın karanlık gölgesinin arkasında kaldı. Gerçekleşmesi durumunda, bir körlük salgınının insanları mutlak bir kaosun kurbanları haline döndüreceğini; kötü niyetli gücün iyiliği yeryüzünden sileceğini, gerçek pisliğin körlükten değil ama hepimizi hastalıktan yok edeceğini görüyordum satırlarda. İnanılmaz bir tempoyla  ve sayfalarca sürecek şekilde, önce insanların kendi değerlerine tutunmaktan vazgeçtiklerini, devlet aygıtının rastlantısal davranışlarıyla salgın karşısında önce tökezleyip sonra tepetaklak olmasını ve örgütlenemeyen insanlığın, kalabalık kötülük karşısında insanlıktan nasıl çıkabildiğini, nasıl kolaylıkla sömürülebildiğini ve bugün yüce kabul ettiğimiz birçok değerden nasıl vazgeçebildiğini okudum. Sonunda körlüğün pençesinde çırpınıp hayatta kalmaya çalışan insanların, insanlıklarını bilinçli olarak terketmiş kötü körler tarafından uğratıldığı haksızlık, vücudumda kaçınılmaz bir anksiyete hissine neden olduğunda, yazar da bu kadarının yeterli olacağına karar vermiş olmalı ki, bir umut ışığı yandı sayfalar arasında. Henüz körler o ışığı göremeseler de birlikte olmanın gücünü hissettiler ve hayat, bütün pisliği içinde yeniden yaşanabilir olmaya başlamışken de, diyelim ve bırakalım kitabın sonunu.

Bununla birlikte körlük bu kitap boyunca bir metafor mu değil mi, onu da bırakmalıyız bir kenara. Daha başında bir dehanın ürünü olduğu anlaşılan, konusu, biçemi, kurgusu ve temposuyla bir başyapıt okuduğumuzun farkına varalım. Kitap bitene kadar soruşturdum içimde; birkaç yıl sonra kitaplığıma büyük sıfatını yakıştırabileceğim ve bundan, sadece büyük bir kitaplığa sahip insanların alabileceği büyüklenmeli, gururlanmalı bir keyif alacağım; ama neden şimdiye kadar “Körlük” orada değildi? Bu sorunun cevabı Saramago’nun bir söyleşisinde sarf ettiği şu sözlerde gizli olabilir: “Bence biz kör olmadık. Biz zaten kördük. Gördüğü halde görmeyen körler”.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir