Kazuo Ishiguro – Beni Asla Bırakma

Geçmişte okuduğum Nobel Edebiyat Ödülü almış yazarları gözden geçirmem ve eserlerinin zihnimde bıraktığı izleri hatırlamaya çalışmam gerekti Kazuo Ishiguro’nun Beni Asla Bırakma isimli romanından sonra. O eserlerle ilgili ilk toplaşanlar zihnime, konuları veya tempolarından ziyade, okuma zevkinin yaşattığı ve bir edebiyat severin genel olarak peşinde ömür eskitebileceği haz ile ilgili. Edebî zevk de denilebilir.

1901 yılından bu yana 108 kişiye verilmiş bu ödülü kazanan 16 yazarın çeşitli eserlerini okumuşum Japon asıllı İngiliz yazar Ishiguro’yu da saydığımda. Konunun çarpıcılığı ve günümüz teknolojisinin önünde sonunda toslayacağı etik duvarı sezinleten hikayesini sonradan dönmek üzere bir kenara bırakacak olursak; Nobelli kitaplar içinde edebiyat tadını en yavan bulduğum, hatta böyle bir tattan bahsedilemeyecek bir kitapla karşı karşıya olduğumu belirtmeliyim. Bir kitap doğallıkla, bahsedilen ve fazla bireysel gibi duran o tadı barındırmak zorunda değildir. Ancak kazanılmış önemli bir ödülün ve bu ödülü kazanmış diğer büyük yazarların eserleriyle kıyaslandığında boşluk hissiyle gelişen bir soru işareti oluşuyor haliyle.

Herman Hesse, Thomas Mann, Pearl S.Buck örneğin, kendilerinin yarattığı özgün bir dilin ardından ama mutlaka inceliklerle örülü ve basit de olsa derinlikli bir anlayışla yazmışlar eserlerini. Isaac Bashevis Singer hatırlatıyor kendini örneğin, çırılçıplak ama keskin bir gerçekliğin içinden. Yayınlandığı yılın en iyi yüz kitabı arasında gösterilen Beni Asla Bırakma romanını, yazarın Nobel almasındaki etkenlerden biri olarak görmemiz gerekirse eğer, Marquez’in, Hemingway’in, Faulkner’ın Nobel ödüllerini nasıl değerlendireceğiz? Hepsini bir kenara bırakın bu önemli ödülden sonra bile yazarlığı ülkemizde hâlâ kıyasıya eleştirilen Orhan Pamuk dahi, bıraktığı edebî tat yönünden Ishiguro’nun çok üzerinde. Bir ast-üst meselesine indirgemenin ötesinde konu, Nobel Edebiyat ödülüne sahip olmuş bir yazarın yapıtı ise, burada kitapta işlenen konunun farklılığı, sürükleyiciliği veya sahip olduğu etik soruların düşündürücü etkisinin ötesinde eser, karakterlerinin duygusal derinliğini yansıtabilen bir dille zenginleşen ve insanlık durumunu bu dil içinden yansıtan bir edebî lezzete sahip olmalıdır.

Sözün burasında, sırf bu dil zenginliğine ve anlatım olanaklarının ruha hitap eder şekilde kullanıldığı yazınsal eserlere gönlünü kaptırdıktan sonra çoksatar kitap okumayı bırakmış bir okumasever olarak bazı sorularıma muhatap etmek istiyorum bu yazıyı!

Neden ortalamanın üzerinde bir hız ve sürükleyici bir kurguya sahip, gerilim seviyesi düşmeyen ya da yaşamsal sorulara ahlâkî cevaplar bekleyen sürükleyici romanlar, yukarıda bahsedilen edebî lezzete dair yavan ve derinliksiz bir etki bırakır? Peki şöyle sorabilir miyim? Marcel Proust, dehası için mi yazmıştı Kayıp Zamanın İzinde romanını? Ancak o muazzam dil ile mi anlatılabilirdi Paris sosyetesinin birbirinin aynı, tekdüze ve ağır geçen günleri? Ya da İnce Memet’i biz neden dağdan dağa koşturan, ova senin yayla benim gezen, soygunlar yapıp adam öldüren bir eşkıya romanı olarak okumuyoruz?

Ishiguro’nun romanı, insan klonlanması, klonlanan insanların organ bağışı yapmak için diğer insanların hizmetinde kullanılmaları ve gerçekte bir ruhlarının olup olmadığına dair etik soru işaretlerini barındıran etkileyici bir roman. Bir gizemin ardında, adım adım çarpıcı gerçeğe yaklaştığınız, yüzleşeceğiniz o son soruya doğru çekildiğiniz bir hikaye.

Eğer bu yazı konusunun içinde Nobel’ den bahsedilmeseydi ya da ben, Beni Asla Bırakma romanını Nobel Edebiyat Ödülünü kazanmış bir yazarın eseri olarak okumasaydım,evet bu roman bir çoksatar başarısına sahip olurdu.

Bir tek kitabını okuyarak, önemli bir edebiyat ödülü kazanmış bir yazarı değerlendirme ve yorum yapma hakkını böyle olumsuz kullanmama adına kendimle mücadele ettim bir süre ve şöyle bir argüman geliştirdim. Eğer son bir kitap okuma hakkım kalmış olsaydı ve ben son Nobel Edebiyat Ödülünü kazanmış yazarın en önemli kitabını seçmiş olsaydım, şu an elimde güzel bir sorusu olan, kurgusu ilgi çekici ve günümüz dünyasının kaçınılmaz olarak karşılaşacağı yol ayrımına işaret eden bir roman olacaktı. Ancak konusu harika olan bu eser, derinlikten yoksun karakter analizleri, yüzeysel geçilmiş iç dünyalar, ve kuru diyaloglarla, bir son kitap tercihi olarak pişmanlık yarattı.

Kabul ediyorum Ishiguro eksiğim çok. Çöplüğüne yan gelmiş bir horozun içi doldurulmaya müsait özgüveniyle ötüyor da olabilirim kendimce. Ama o da sahip olduğu bu değerli ödülü daha önce kazanmış pek çok isim gibi ölümsüz olmak istiyorsa yüzeyden uzakta yüzmeli, içsel derinliklerin sularında.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir