Marcel Proust – Albertine Kayıp

Kayıp Zamanın İzinde, edebiyat dünyasında nadide varlıklar diye bir bölüm bulunsaydı eğer -belki de bulunur böyle bir bölüm- o bölümün de en değerli parçalarından biri olurdu şüphesiz. Büyük eserin beşinci kitabı olan Mahpus’u okuyalı tam dört sene olmuş. Kitabın şaşırtan finalindeki, kahramanımızın bütün moral dünyasını alt üst eden o meşum sabah, artık yaşlanmaya başlamış hizmetçi Françoise her zamanki sakinliği ile odaya girip, Albertine’in gittiğini haber verdiğinde, aşığı kadar olmasa da ona yakın bir şaşkınlık yaşamış ve altıncı kitapta yazılanları merak etmeye başlamıştım.

İnsan ruhuna, belirli bir insan grubunun yaşamına, tarihe, estetiğe ve yaşamın içinde merkezden çevreye sürekli genişleyen milyonlarca ayrıntının önümde açıldığı büyük anlatının ilk kitabı olan Swann’ların Tarafı’nı da yedi yıl önce okumuşum. Kitaplar arasında bıraktığım bu uzun aralığı ben hazzı ertelemek olarak değerlendiriyorum. Marcel Proust’un edebiyatında verdiği neredeyse cismani ve hoş tadı yaşamıma yaymak, onun eserleriyle yakaladığım edebi duyguyu uzun yıllar yanımda taşımak istiyorum. Kitaplığınızın yanından geçerken bu değerli kitaplarla göz ucuyla bir temas kurduğunuzda, okurken aldığınız hazzı almak, her şeyi başlatan o madlen çikolatanın tadını dilinizin ucunda hissetmek, o hayali ve zengin dünyanın içinde canlı bir figür olarak gezinmek gibi bir duygu bu. Bu, üzerinde durulması gereken, insanın ancak kendi ruhunda tam ve eksiksiz bir varoluş hissiyle sezinleyebileceği, yazıya dökerken zorlanıp, neredeyse el yordamıyla anlatmaya çalışabileceği bir duygu. Hatta belki sadece edebiyatın yaratabileceği gizli bir akrabalığı işaretleyen, paylaşılabilen ortak hislerle anlaşılabilecek bir durum.

Edebiyat bir gerçekliktir. İnsan üzerinde bıraktığı etkinin elle tutulmasının imkansız olduğu bir gerçeklik. Yoksa bu kadar eser yazılabilir, o eserler üzerine şu kadar düşünce üretilebilir ve okur denen biz bağımlılar o harika yaratıların peşinde saatler boyu bir sessizlik girdabına kapılmış farklı dünyaları dolaşabilir miydik? Haz duygusunu nerede yaşıyorsak, içimizdeki edebiyat gerçekliğini de orada taşırız. Kendimizi dizayn ederiz onun karşısında. Alacağımız en yüksek haz etkisi için hazırlanırız. Sessiz bir köşe, birkaç saatlik yalnızlık sunacak bir zaman dilimi, yazarı ve eser hakkında araştırmalar ve okuduklarımızın, hayatımızda yapacağı küçük veya büyük değişikliklerin farkına varacak zihinsel fark. Okuduklarımızın güzelliklerden bahsetmesi gerekmez haz için, estetik bir anlatı en kötüyü bile edebi haz nesnesi haline getirebilir. Dünya roman tarihinin akışını değiştiren bu dev eser de edebi gerçekliğin, okurlarında zihinsel dünyasında vücut bulan cismidir. Kayıp Zamanın İzinde okumaya, neredeyse törensel bir motivasyon, özel ve nadiren ziyaretime gelen bir misafirimi karşılayacakmışım gibi bir özenle hazırlanırım. Bu ziyaretten keyif alacağım muhakkaktır ama misafiri memnun edebilecek miyimdir acaba?

Kayıp Zamanın İzinde, okumaya başladığımdan bu yana, onu okumadığım yani sadece kitaplığımda durduğu zamanlarda bile varlığıyla, parlak bir hare ile sarmalanmış ve kültürel bir hazine sandığı içinde korumam altındaymış hissi verir bana. Antropolojiye konu insan varlığının bir mirası olarak görürüm onu, yazın dünyasını nasıl değiştirdiği, anlatının olanağına nasıl köşe taşı olduğu ve edebiyatı taşıdığı nokta ile yarattığı sonuçlar çok değerlidir. Zaten üzerine yapılan araştırmaların boyutları korkunç büyüktür. O dev hakkında kalbimde, hislerim üzerinde bıraktığı hoş etkinin dışında, kuramsal bilgiye sahip olamadığıma hayıflanır, sınırlı yeteneğe sahip bir yazı çizi heveslisi olarak hakkında yazı yazma cesaretinden dolayı biraz utanırım.

Albertine Kayıp, insan ruhunda aşk ve kıskançlık duyguları ile ilgili ne kadar ayrıntı varsa sayfalarca anlatan, kahramanın ruh durumuna göre başa dönen, ileri atlayan, psikolojik sınırları zorlayan bir roman. Belki de uzun yıllar önce yaşadığım, şimdiki hayatımı şekillendiren ve kişiliğimi oluşturan büyük aşkın, bunca yıldan sonra bile aşk duygusunun kaçınılmaz sonucu olarak gördüğüm, zaman zaman o günlerin rüzgarına kapılıp, şimdi de aynı kırılganlıkla yaşadığım kıskançlık hissinin neredeyse elle tutulur gözle görülür tasvirini yapan sayfalar boyunca büyülenerek okumam bundandı romanı. Deli saçması bir saplantıya, kendime özgü, düşkünleştiren ve aşağılık bir bağımlılığa sahip olmadığımı, yaşadığım ve kendi kendimi düşürdüğüm ruhsal acı çemberinin kısır döngüsünde aslında yaşadığım duyguların bir gerçekliğinin olduğunu gösteren ortak duygulardı okuduklarım. Ruhsal inişler, ani çıkışlar, şeytanın aklına gelmeyecek sorularla ortaya çıkan anksiyete, arkasından gelen gevşeme, unutmaya kararlılık, devamlılık derken; hatırası canlı bir nesnenin ele geçirdiği zihin ve başa dönerek aşkın tüm hallerinin, kıskançlık duygularıyla yeniden harlanması. Orada okuduklarımla geçmişte yaşadıklarımı karşılaştırınca, Proust’a hayranlığım artıyor. Sadece bilgi yetmez anlatılanlara, yaşamak ve hissetmek de gerekir böylesi ayrıntılı duyguları. Peki ya anlatım gücü için, ya hafızanın gücü için ne diyeceğiz?

İşte, Albertine Kayıp kitabının büyük bir bölümünün hikayesi. Hislerine anlam vermeye çalışan bir adam, aklındaki bin bir soru ile terkedilişinin ardındaki gerçeği, sevdiğini düşündüğü kadının hayatındaki gölgeleri, ilişkilerinin karanlıkta kalmış ve açıklanmaya muhtaç bölgelerini aydınlatmaya çalışır kendi zihninde. Biz onunla birlikte, uzadıkça ayrıntıların da karmaşıklaşmaya başladığı bir düğümün içinde, birbirinden renkli kişilikler tanıyarak ve yüksek sosyete salonlarının ağır, yapmacık havasını soluyarak, zararsız entrikalara şahit, insan tekinin peşinde, aslında bütün insanlığın bıraktığı izin üzerinde geziniriz.

İkinci bölümden itibaren başrolü devralan Venedik’e ait kısa bölümleri daha çok sevdim. Çünkü Proust, insan ruhunun derinliklerinde kopan fırtınalar ve o fırtınaların yaşamına etkileri kadar, tarihe de, mimariye ve sanata da hakim. O gizemli şehirde kaldığı dönemde gezdiği yerler, şehrin dokusu, insanları, iyi edebiyat ile o kadar güzel harmanlanmış ki, orada yaşadığı sağalma size de yansıyor. Venedik biraz daha sürsün, kahramanımız kanallarda akan karanlık, yoğun suyun içinde ve gondoluyla gezerken şu kulenin, şu kilisenin, şu pazar yerinin atmosferini, güneşin batışındaki kızıllığın şehri nasıl teslim aldığını, şafağın genç kızların cildinde nasıl parladığını, insanların davranışlarındaki teklifsiz kendine özgülüğü biraz daha anlatsın istiyorsunuz.

Kitabın sayfaları kapandığında, numaralar verilmiş sayfalar iki kapak arasında tamamlanıp okuma faslı bittiğinde bile Kayıp Zamanın İzinde dolanmaya devam ediyorum. Kitap, kitaplığımdaki yerini aldıktan sonra da ağır ama kararlı iç enerjisiyle, barındırdığı yüksek edebi gücüyle sanki okunmaya devam ediyor. Sadece altını çizdiğim bölümleri yeniden okuduğumda, o birkaç aforizmatik satır için bile sayfalar boyu açıklama, felsefi ve psikolojik değerlendirme yapılabileceğini görüyorum. “Bütün vaktini yanlış bir takım küçük tahminlerde bulunmakla geçiren kıskançlığın, gerçeği keşfetmeye gelince ne yoksul bir hayal gücü sergilediği şaşılacak şeydir” demiş; ” İnsanoğlu kendi dışına çıkamayan, başkalarını ancak kendi içinde tanıyabilen ve aksini iddia ettiğinde yalan söyleyen bir yaratıktır”, ” En sıradan nesnelere bile bir büyü ve esrar kazandıran tek şey sanat değildir; nesnelerle aramızda mahrem bir ilişki yaratma gücüne ıstırap da sahiptir”, “… bir tek ölüyü ele alsak bile, onun bazı şeyleri bilmesinden duyacağımız mutluluğun, her şeyi bilmesinden duyacağımız korkuyu dengeleyeceğinden emin olabilir miyiz?” gibi içinde başka küçük kitaplar barındıran sözleri var sayfalar boyunca. Tüm duygularıyla kendine özgülüğünü, yalnızlığını yaşadığını zanneden insanın, büyük bir hızla akan insanlık nehrinden bir damla, belki küçücük bir dalga olduğunu gösteren düşünce parçaları. İnsanların yüz yıl öncesinden ses veren bu eseri neden hala araştırdıklarını, meraklılarının Proust ve dev eserini neden hala didik didik ederek, satır aralarında kalmış daha pek çok bilgiyi öğrenmeye çalıştığını anlayabiliyorum. Orada, küçücük halimizle en büyüğün bir parçası olduğumuz, büyük insanlık resminin tuvalinde bir fırça darbesi de olsak varlığımızla gerçekten bulunduğumuzu gösterdiği için bu eserin üzerine titreniyor. Bugün Fransa başta olmak üzere çeşitli ülkelerde sadece büyük anlatının bu altıncı kitabı için bile sayısız inceleme yayınlanmıştır . Kayıp Zamanın İzinde eserinin tamamı için bu incelemelerin niceliksel büyüklüğü ancak tahmin edilebilir. Niteliksel olarak ise bu başyapıtın dünyayı daha güzel bir hale getirdiği tartışılmaz. Sadece bir edebiyatçı değil, bir toplum önderi, sanat eleştirmeni, yüksek entelektüel olarak insanlığa, insanın kendi doğasının bilinmez derinliklerinden seslenebiliyor Marcel Proust.

İnce ruhunu sezinleyeceğiniz ilk satırlara kadar sabredebilir, yazardaki estetik kaygısını, anımsama ve yaratım gücünü hissedebilirseniz önünüzde bir kitap değil, yeni ve güzel bir dünya açılır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir