MARCEL PROUST – MAHPUS

Edebiyat gardırobundan giysi seçerken beni en çok heyecanlandıran, üzerime almayı özlemle beklediğim ama çabucak eskimesin diye hayatımın hatırı sayılır bir bölümüne yaydığım o frak giyme töreninde sıra. Kayıp Zamanın İzinde ciltlerinin beşincisi ile vedalaştım. Diğer iki cildi de bittiğinde dünya edebiyatının zengin gardırobundan, ender güzellikte ve ağırlıkta elbiseler seçebilmiş şanslılar sınıfına sokacağım kendimi. O büyük dolabın içinde, biz okurların kullanımına bırakılmış çeşit çeşit giysinin belki en nadidelerinden birini üzerine oturtabilmiş, onu taşıyabilmiş biri olarak Kayıp Zamanın İzinde eseri, benim hayatım boyunca okumaktan en çok zevk aldığım ve ruhumun okuma hazzı ile ilgili beni en çok tatmin eden eseri olarak yerini alacak.

Yedi ciltlik dev eserin okumalarının bitmesi Kayıp Zamanın İzinde olayının bitmesi anlamına gelmiyor tabi. Yayınlandıktan yıllar sonra bugün bile Fransızların haklı bir övünç kaynağı olan bu eserle ilgili binlerce sayfalık araştırmalar, incelemeler yayınlanıyor. Ülkemizde de Mehmet Rıfat’ın ‘Marcel Proust ya da Bir Roman Yaratmak’ isimli kitabı, büyük yazarın bu dev eseri yazarken çıkış noktasını, etkilendiklerini, ruh dünyasını ve çeşitli şifreleri anlatması bakımından oldukça faydalı. 

Paris aristokrasisinden yazar olmak isteyen bir adamın, aristokrasi ve sosyete hayatı içinde, yakın çevresinde yaşanan olayları anlattığı genel çerçevede ilişkiler, sosyal hayat, sanat, sosyete insanları, bilim, psikoloji gibi sürekli açılan ve açıldıkça derinleşen, derinleştikçe ayrıntılar denizine dönüşen bir anlatı var. Yazar bir davette gördüğü bir kadının üzerindeki elbisenin desenlerindeki bir çiçek işlemesinden bir şehrin kıyısındaki tarlada rüzgarla savrulan ekinlere, aynı rüzgarın sallayamadığı ama duvarlarını yalayarak geçtiği bir kilisenin çan kulesinin tepesinden görülen ufukta yelkenlerini açmış bir yolcu gemisinin, karaya çıkmayı özlemle bekleyen yolcularına kadar gidip birkaç sayfa sonra geriye aynı davete geri dönebiliyor.

Müziksever olduğu ve aynı zamanda derin bir müzik bilgisine sahip olmanın yanında, müziği bu kadar derinden hissedip onun ruhumuzda bıraktığı etkiyi böylesine edebi anlatabilen başka bir insanın olabileceğini düşünemiyorum. Roman içinde bolca geçen konser ve müzik dinletileri için yazdığı yorumlar müzik dinlemenin anlamını her zaman genişletmiştir benim için. Kulağımızla duyduğumuz bir melodiyi böylesi anlatabilmek, anlatı sanatının çok başka bir zirvesini ifade ediyor benim için.

Proust felsefe okumuş ama insan psikolojisi üzerine olan hakimiyeti benim gözümde genç bir bilge yapıyor onu. Anlattığı insanlar üst sınıfa mensup ve ortamlar hep bu sınıfın davranış ve yaşayışlarına göre dizayn edilmiş. Ama insan ruhunun değişmezliği, kendisinin insan için söyleyebilecekleri ve olaylara büyük insanlığın ortak psikolojisiyle yaklaşımı çok değerli. Eşcinsel dünyanın yaşayış ve davranış biçimleri herhalde pek az eserde bu kadar açık, anlaşılır ve kendi doğallığı içinde anlatılabilmiştir. O dönemde kendini yazması tabi ki beklenemez ama roman kişileri aracılığıyla içinde bulunduğu o dünyanın anlatımı zamanını aşan nitelikte.  

Ana konu çevresinde sürekli açılan, açıldıkça açılan ama sonra tekrar konuya dönerek anlatımın devam ettiği yapı, süslü anlatımıyla zaman zaman ağırlaşabiliyor. İşte burada okurun içindeki o tatlı, naif, tek derdi okumak ve okurken ruhunun tam da tanımlayamadığı başka bir yerinden seslenen küçük çocuk devreye girer. O okuma çocuğu zaman zaman ucunu kaçıracak kadar uzun cümleler içinde, bir rengin bir tablodaki fırça darbesiyle oluşmuş başka bir tonunun anlatımıyla coşan bir ruh haline sahiptir. Marcel Proust kitapları içlerinde o çocuğa sahip olanlar için bir servettir. Kitaplıklarının en özel yerlerindedir Kayıp Zamanın İzinde ciltleri.

Ben bu eserin tamamını bitirdiğimde kendimi bir edebiyat seçkini ilan edeceğim.

Beşinci cilt olan Mahpus isimli kitap yazarın gönlünü kaptırdığı Albertine isimli genç kızı evinde konuk ettiği ve bu konukluğun yazarın kıskançlığı yüzünden bir anlamda mahpusluğa dönüştüğü dönemi anlatıyor. Anlatıcı yazarın kıskançlığının boyutları, insan psikolojisi ve kıskançlık hissinin yarattığı bütün yönleriyle o kadar ayrıntılı anlatılıyorki, zaman zaman tekrarlara düşerken, zaman zaman da böylesi bir gerçekliğe ulaşılabilmiş olması şaşkınlık yaratıyor. Kitabın yarısı boyunca kendi cinsine yakınlık duyan ve kadınlarla cinsel ilişkiye girdiği yazarımız tarafından daha öncesinden bilinen Albertine’in elde tutulma çabalarına, kıskançlık nöbetlerine, sevgi gösterilerine ve yakalanabilen ve yakalanamayan yalanlara tanık oluyoruz. İkinci bölüm ise her ciltte mutlaka gerçekleşen bir davette yaşananlardan oluşuyor. Davete katılanlar, onların sosyal konumları, ilişkileri, art ilişkileri, giysileri, düşündükleri, konuştukları uzun uzun ve ayrıntılarla süslenmiş şekilde gözlere de hitap eden bir okuma zevkine dönüşüyor. 

Hayatın her durumuna zerafet ve incelikle yaklaşan; bunun gibi daha onlarcasını barındıran kitaptan küçük ve etkili bir alıntıyla bitireyim;

‘Herşey bir yalandı, ama bu yalana kendi ölümümden başka bir çözüm aramaya cesaretim yoktu.’

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir