Mavi Yolculuk

Mavi Sürgün isimli kitabında Halikarnas Balıkçısı, tohum olarak kasabaya dışarıdan getirttiği ve Bodrum sokaklarında çeşitli yerlere ektiği çiçeklerden birini, yıllar sonra yeni evlenmiş yoksul bir kızın başında duvak olarak gördüğünü anlatır. Anadolu’nun kıyılarında kendi halinde küçücük bir yerleşim yerinin dünyaca ünlü bir tatil, eğlence ve kültür merkezine dönüşmesini sağlamış bir adamın, aslında oraya kalebentlikle cezalandırılmış bir sürgün, bir mahpus olarak gönderilmiş olması, efsaneleşmiş bir gerçek. Bugün kalabalığından şikayet etmeyen kimse kalmasa da, tutkunlarının gitmeden, havasının suyunun tadını almadan edemediği Bodrum’un sokaklarını süsleyen birçok çiçeğin, ağacın ilk ekimini Halikarnas Balıkçısı yapmıştır.

Ancak bugün Bodrum’dan değil, Balıkçı’nın yarattığı ve sadece Bodrum’a değil, dünya kültür mirasına hediye olan Mavi Yolculuk’tan bahsedeceğim. İçime içime ilerleyen mavi taşlarla döşeli bir yolu anlatacağım. Şimdilerde kültürel olmanın yanında ticari faaliyet olarak bir sektöre dönüşmüş bulunan Mavi Yolculuğu, yeniden kendisine doğru çeken tutkusuyla ve sadece hatırlamanın bile kanatlandırdığı heyecanıyla anlatacağım.

Dostlar

Ben bin yıllık dostlarımla, dostlukları içime işlemiş, bin yıl daha geçse dostlarım kalacak insanlarla çıktım mavi yolculuğa. Mavi Yolculuk ile yaşadığım bütün o görsel, tensel, ruhsal güzellikler, o dostlar da Barış’ların üçüncüsü olan teknemizde bulundukları için gerçekleşti. Dostlarım oldukları için, suyun ışıltısını, güneşin batışını, dalgalarda eğleşirken atan kalbimin neşeli pıtırtısını onlarla paylaştığım için mavi yolculuk unutulmaz oldu. Tıpkı Cevat Şakir’in çok sevdiği ve bu değerli geziyi anlayabilecek, Anadolu’nun bu bilinmeyen cennet kıyılarını anlamlandırabilecek dostlarını davet edişi gibi, sizlerde sizi uzun zamandır seven veya sizi kendinizken sevebilecek, o sevgiden kaynaklı bir kabullenmişlikle ruhunuza kardeş insanlarla çıkın bu yolculuğa. Sizinle birlikte gelen yavrularınız da kardeş olsun, onların her biri de bir diğerinin varlığına saygı duysun, paylaşmayı öğrensin diye önayak olun. Onlar daha yavruyken getirin yanınızda korkmadan, ki bu mavilik onların da içinde sıcak ve parıldayan bir yol olsun.

Mavi Yolculuğa gelirken yanınızda yıl boyunca şişirdiğiniz egolarınızı, mevkilerinizi, paha biçilmez kişiliğiniz dışında sahip olduklarınızı ya da ezilerek semirmiş komplekslerinizi getirirseniz büyük ihtimalle yalnız kalır, en iyi ihtimalle komik hatırlanırsınız. Tekne sizi doğal yollarla eşitler, akşam kızıllığının muhteşem tonu hepinizin gözünde aynı ışıldar.

Ben bu yolculuğun sonunda kendimle gurur duydum. Böyle dostlar edinebildiğim, çocuklarına amca olabildiğim, doğanın bu harika köşelerinin keyfini onlarla çıkarabildiğim için.

Tekne

Deniz tatilini israf kaynağı açık büfelerin sıkıntılı kuyruklarında, üstüne başına çekidüzen verirken, çoluğun çocuğun peşinde koştururken, sabahın en güzel saatlerini yatakta uyurken geçirmek istemeyenler için tekne tatili muhteşem bir deneyimdir. İstediğiniz her zaman ve eğer tekne hareket halinde değilse, ışıl ışıl parlayan suyun bağrına bırakabilirsiniz kendinizi.

Fırsat bulduğum her an, birkaç kulaç uzaklaşıp bir haftalığına evimiz olan Barışların Üçüncüsünü izledim. Yirmi metreye varan boyu, altı kamarası, mutfağı, geniş kıç güvertesi ve yakışıklı heybetiyle sunduğu konforun yanında, gerçekleşmiş ilk Mavi Yolculuğa ev sahipliği yapan Balıkçı’nın can arkadaşı ahtapot ve sünger avcısı Paluko’nun Macera isimli teknesini hayal etmeye çalıştım. Bırakın yatmadan bir iki saat önce iyice bastıran sıcağa karşılık açılan klima ile soğutulan kamaraları, o ilk mavi yolculukta Macera’nın bir tuvaleti bile yoktu, tıpkı küçücük de olsa bir kamaracığının bile bulunmadığı gibi. Halikarnas Balıkçısı’nın ondan da daha önce Mavi Yolculuğa tek başına ve içinde sadece kürek çekerek başladığı Yatağan isimli sandalını saymıyorum bile. Sürgün cezasının yükünü omuzlarında taşıyan bir mahkümun kürek çekmekten patlayan avuçlarına rağmen koylar boyu gezerek maviyle, yeşille, ağaçla, balıkla ilişkisi ayrı yazıların, öykülerin konusu olur.

Bugün, döneminin en değerli edebiyat ve düşün adamlarıyla dolup, dünya kültür tarihinde yer etmiş bir geziye ev sahipliği yapan o teknedeki yolculukla tek ortaklaştığımız nokta, gökyüzü, coğrafya ve deniz. Bir mavi yolculuk teknesi size yatak olur, lokanta olur, meyhane olur, sevdiklerinizle hemdem olacağınız bir dergah, başınızı koyup ışık değmemiş samanyolunun milyon tane yıldızını izleyeceğiniz yastık olur. Sabahın köründe nereden gelirse gelsin gözünüzün bebeğini bulan pırıl pırıl güneşe beşik olur. İçinde balık olmak, kenarında kaya olmak isteyeceğiniz, alıp yanınızda götürerek bütün kış boyunca koklamaya kalkacağınız bir denize ada olur tekneniz.

Paluko’yu düşündüm. Güneş tenine işlemiştir, içinden parlar. Zayıftır zargana gibi ama güçlüdür. Kalbi de duygu yönünden kaslı olmasa nasıl yanaşır Balıkçı’ya, arkadaşlarına. Onun yerinde olmak, bütün o yüksek adamlara kaptanlık etmek isterdim. Ben koyların isimlerini bileyim, şuradan esen rüzgarın adını, şurada parlayan yıldızın hangi yönü gösterdiğini. Ufuğa bakıp yarın havanın durumunu bileyim. Onlar anlatsınlar, birbirlerini dinlesinler, şiirlerine öykülerine ilham bulsunlar, ben o sırada yanlarında olayım. Sessizliğin kendisi olayım, suyun şıpırtısı, küreğin gıcırtısı; Bedri Rahmi’yi, Sabahattin Ali’yi, Necati Cumalı’yı, Azra Erhat’ı gökyüzüne bakarken, denizde yüzerken, sandala binerken ya da inerken, eserlerini okumadan önce bileyim.

Bütün o deniz insanlarının, kaptanlarının miçolarının aşçılarının, bugün de, o gün de emeklerine karşılık alıp alamadıklarını düşündüm. Bu tarihsel soruyu genişlettim sonra. Arkadaşlarım için, kendim için, tüm emekçiler için de sordum. Berrak gökyüzü bulutlandı.

Güneş – Deniz – Coğrafya

Size günün en güzel saatlerinin hangileri olduğunu söylemek isterdim. İçinde bulunmayı seçerek zamanı durdurmak isteyeceğim günün hangi saatinde kalmayı, hangi dakikaları uzatarak akan zamanın içinde genişlemek isteyeceğimi anlatmak isterdim. Ama tercihimi, zamanı durdurmak ya da uzatmaktan yana değil, bir blok olarak; bütün bu tatil boyunca aldığım keyfin, içinde yüzdüğüm zevkin bir bütün olarak bilincime dolacağı yekpare bir bütün gibi, kitaplığımdan çektiğim bir kitabın hafızamdaki varlığı ve çok değerli içeriği gibi hatırlamaktan yana kullanıyorum.

Geceleri daha fazla içki içmemeyi seçebilecek bir güç bulabiliyor insan sohbetin, güzel bir fasılın, tatlı bir çakırkeyifliğin ortasında. Çünkü anlıyor ki, daha fazla sarhoş olmanın imkanı yok. Denizden yükselen iyotun, nerelerden geldiğini bilmediğim tatlı esintinin getirdiği canlandırıcı bir etki var güvertede, varlığımızı önemsemeyen ama aramızda dolanan bir ruh. Akşam vakti başüstünde aperatifini yudumlarken güneşin nereden battığını kaçırman mümkün değil, çünkü yangın kızıllığına boyuyor çizgi çizgi, indiği tepenin ardını. Haliyle, o yaratıcı güneş aynı kızıllığı şafak vakti nereye düşürecek biliyorsun. Bütün bu yaz mevsimi için, ilk insanlardan bir kısmının neden kendisine tapındığını yüreğinle hissedip, şükran duyduğun güneş, kendisini değil de varlığını hissettirdiğinde şafak vakti uyanabilirsen eğer büyük bir duyguya kapılıyorsun.

Şehirde uyandığımızda güneş zaten yolunu almış, tepemizde yükselmiş, kendisini değil de ışığını yaşadığımız için büyük diyorum teknedeki o sabah duygusuna. Şuradaki çıplak kayayı, az ilerideki ormanlığı, denizin durgun yüzüne yansımış ağaç gölgesindeki ışığı henüz uyanamamış zihnimde anlamlandırmaya çalışırken aldığım zevk için büyük diyorum. Coğrafya içinde bu kadar anlamsız bir nokta olduğumu çalıştığım, yaşadığım yerlerde de hissedemediğim için büyük diyorum o sorgulatan duyguya. Sessizliğin bir ses olmadığını, düpedüz hiçliğin ortasında bir ıssızlık hissiyle, kavranamaz büyüklükte bir şeyin, küçücük ve aciz bir parçası olduğumu anlattığı için büyük diyorum. Abartmıyorum. Bir Mavi Yolculuk sabahında güvertede kendinize uyanmanızı dilerim.

İşte o sabah saatlerinde denizin de sustuğuna, dünyanın uyanmasını beklediğine inanmanız gerekir.  Denizi o saatte gördüğünüzde bir karakteri olduğunu bilirsiniz artık. Halikarnas Balıkçısını da o çağırmıştı, sizi de o çağırıyor her sene yeniden. Çağrısı öyle derin ki karşı koymakta zorlanırsınız bir kere onunla ve bu emsalsiz şartlarda hemhal olduysanız.

Bir kere tekneye çıkan küçük merdivenin kenarındaki hortumdan akan suyla duş alana kadar denizin ıslaklığını hissetmezsiniz. İçine girdiğiniz bir kıvamdır o. Mevsimine göre, parmaklarınız buruş buruş olana kadar, vücudunuzun ona karışabilmek için çözülmeye başladığını hissettiğiniz o ana kadar kalmak istersiniz içinde. Teknenize ve suyun üzerinde zerafetle süzülen diğer teknelere bakarsınız suyun içinden, çevrenizi saran tepelere, güneşin konumuna.  Farklı bir uzam hissi verirken, hareketlerinizi onun için uyarlamak zorunda olduğunuz bir ev sahibi saygısını hakeder. Göz hizasından bakarken muhteşem doğanın güzelliğine, mavisi, yeşili, ağacı, kayasıyla rakımı sıfır olan bir yaşam seçmenin hayalini kurarsınız. Doldurduğu boşluk için tıpkı güneş gibi ona tapınanları da anlayışla benimsersiniz. Poseidon keşke ağabeyim olsaydı diye hayıflandım ben o denize girince, akraba yakınlığı, kardeş sıcaklığı hissettim. Bir dalganın yeryüzüne değdiği yerlerin güzelliğine şahit oldum. İyi bir insanevladı ile temiz ruhlu bir denizin berraklığını benzettim.

Şehir denen heyulanın sokulamadığı ve zamanın bize yaşattığı hızın işleyemediği bir coğrafya. Cevat Şakir’in arkadaşlarına göstermek istediklerinden biri de buydu sanırım. İçinde bulunanların, oralarda doğup büyüyenlerin varlıklarına işlediği için ayrımsayamadıkları ama biz uzaktan, kalabalıktan, bir tür maddesel yoğunluktan gelenler için cennet hissi yaratan bir uzam. Ancak bir tekne yardımıyla içine girebilenlerde zamanı ve ışığı da eğip bükebilen ve şehirli insanlarda maneviyat yaratan çok değerli bir alan. Aslında ilk Mavi Yolculuklar, dünya kültür tarihinin temellerinin atıldığı antik şehirlere gezileri de kapsıyordu. Yolcular teknelerden inip, Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın rehberliğinde bir çok önemli düşünürler yetiştirmiş, kentleşmenin temellerinin atılmış olduğu bu kadim Anadolu kentlerinin harabelerini de geziyorlardı. Bugün yazlık turistler olarak sadece denizin ve güneşin tadını almaya, bütün bir yıl için enerji depolamaya ya da dinlenmeye çalışıyoruz bizler Mavi Yolculukta. Ama ilk Mavi Yolcular Mavi Anadoluculuk denilen bir akımla Anadolu’nun dünya tarihindeki önemini ortaya çıkarmaya, Antik Yunan’da köklenen insan odaklı düşünce sistemlerinin Anadolu’da yeşerdiğini anlatmaya çalışıyorlardı.

İnsanın İçini Maviye Boyayan Bir Yol

Anlatmaktan büyük keyif aldığım bu Mavi Yolculuk düşüncelerimi paylaştıktan biraz sonra kendimi bir yelken kursuna kayıt ettirmek için eğitim programları arayışlarına başlayacağım. O sularda, oraların rüzgarıyla şişmiş bir yelkeni acaba kendim kontrol edebilir miyim diye bir heves işledi içime. Tenimde hafif bir kavrukluğu dururken henüz, oralarda doğup dünyayı daha güzel bir yer haline getirerek batarken; güneşi, küçük ve beyaz bir teknenin kaptanı gibi, elleri nasırlanmış, bütün rüzgarların adını bilen ve ufka bakarken kendini mutlu hisseden bir denizci gibi izleyebilir miyim diye düşündüren saf bir heves.

Önümüzdeki yıl sadece bir denizde yüzmek gibi, içine girip eğlenmek gibi değil de, çok sevdiğim, özlediğim bir arkadaşımla yeniden buluşmak gibi, sarmaş dolaş olup tatlı ve usul bir sohbette bir saadeti yaşamak gibi olacak yeniden buluşmamız o sularla.

İçime mavi mavi, kimi zaman sıcak gündüzler, kimi zaman serin akşamlarla, çocuklarımızın cıvıltısı, arkadaşlarımızın dost varlığıyla, içkinin verdiği esriklik ve denizin içten davetiyle işledi bu yolculuk. Güneşe şükran olsun bu güzel yaz mevsimi için. Barışların üçüncüsü seneye de yoldaşımız olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir