Milan Kundera – Gülüşün ve Unutuşun Kitabı

Mülteci olmak, yeni bir başlangıç yaptığın halde elinde gerçek bir umudun olmaması da demektir. Umutların en güzeli insanın kendi toprağında yeşerir de ondan. Kaba bir milliyetçi itkinin içinde yuvarlanmadan da insan doğup büyüdüğü, içine yetiştiği kültürü, vatanının doğasını, insanlarını, medeniyet zincirinde bulunduğu halkanın gelişme potansiyelini sevebilir. O umut bir ülkenin içindeki atılım ruhunu da oluşturur. Atılımdan kasıt, sürekli bir teknik ilerleme değil, bir ülke olmanın gerekli stabilizasyonunu sağlayan sabit ve ortak unsurdur. Geriye gitmemek için akıl değerlerine tutunup gerektiği kadar sabit kalsınlar diye onları savunmak da bir atılımdır. 21 Ağustos 1968 gecesinde sona eren Prag Baharı ‘ndan sonra yaklaşık üç yüz bin Çekoslovakyalı, Batı Avrupa’ya sığınmak için yasal olmayan yollardan ülkelerini terk etmişlerdir. Çıkamayanlar ise akıl almaz bir baskının kurbanı olarak güç karşısında yalnız kalmanın tüm zorluklarını yaşamışlardır.

Yurt dışına kaçmış büyük bir edebiyatçının vatanı ile olan son siyasal bağının, vatandaşlık hakkının elinden alınmasını sağlayan bir kitap bu; Gülüşün ve Unutuşun Kitabı. Şimdi yıllar sonra okunduğunda karşımızda belirenler; bir tarafta elinde sadece kalem tutarak edebiyat gücüne ve anılarına sahip çıkan bir yazarla, kişinin vatanıyla bütün siyasal ilişkisini tek bir kararname ile yok edebilme gücünde olan, ‘senin varlığının artık bu ülke sınırları içinde bir karşılığı yok’ diyebilen, ele geçirilmiş bir teşkilat.

Bugün Kundera okurken, onu vatandaşlıktan çıkaran gücün, niye böyle davrandığını da okuyoruz aslında. İnsanı bütün varoluşun temeline alsa da, yazılanların arka planında, zorda kalan o insanı şartlandıran, günün koşullarını hazırlayan siyasi rüzgarlar esiyor. Büyük ideolojik gücün önünde savrulan insanları anlatıyor Milan Kundera, kendisi de dışarıdayken.

Okurken insanın kendi ülkesini düşünmeden edemeyeceği sorunlar bunlar. İdeolojik gücün bireysel çıkarlar için isim ve şekil değiştirmiş bir halini yaşamanın iç ezikliği duyuluyor hanidir bizde de. Gerileme dediğimiz ve bütün verilerin bunu gösterdiği şu durumda, ilerlemeyi yaşadığımızı telkin eden ve tersini söylemenin giderek zorlaştığı bir iklimde yaşamak gittikçe zorlaşıyor. Ruhu çoraklaştıran bir kuru hava bu. Yalnızlaştıran, ülkene, insanlarına, kültürüne duyduğun bir güvensizliği besleyen, vasatı olağanlaştıran bir kurak iklim. Sıkışma ve giderek daha da daralma. Hanidir bir bulantı.

Ancak bugün Kundera’nın bir edebiyat olayı olarak önümüzde açılan kitabını okumak içimize küçük de olsa bir umut damlası bırakıyor. Çünkü o gün Prag Baharını tehdit olarak algılayıp kendisini yıkılamaz bir güç gibi gören ideolojik zihniyet, bugün yok. Bizler çekilen acıların ruhsal yansımalarını nefis bir anlatımla yüzyıllar boyunca okuyabiliriz, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’nda. Ama baskı ve zor, anlatım şekilleri birbirinden çok farklı da olsa; hangi kitapta olursa olsun hep kötü anılacak.

Kitabı oluşturan içerik, başlangıçta birbiriyle alakası kolay kurulamayan ancak arka planda siyasi bir itilmişliğin, dışarıda bırakılmışlığın, hadsizce kovulmuşluğun bulunduğu bir ruh durumunu yaşayan insanların hikayeleriyle işliyor. Biz bağlantıların peşinde ipin ucunu yakalamaya çalışırken, Kundera kendine has üslubuyla bütün o koşturmacanın içinde söyleyecekleri için kendine alan açıyor. Hikayelerin bağlantılarının önemi de bir noktadan sonra kayboluyor. Büyük bir sürüklenişin içinde insan tekinin varoluşudur olmakta bulunan.

Anlatının en önemli unsuru kendine özgü biçemi. Modern anlatı, Milan Kundera kitaplarında en güzel örneklerine kavuşuyor. Ya da, anlatım olanaklarının modern tarzda sergilenişine örnek ararsanız bir gün, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’nı açıp hemen başlayabilirsiniz okumaya. Birkaç sayfa sonra, anlatının bir yerinden, Milan Kundera’nın kanlı canlı kendisi, kendi ismi, anıları, fikirleri ve aktarmak istedikleriyle karşınıza çıkacaktır. Hatta kahramanının şu veya bu fikrini bir yazar olarak kendisinin istediği gibi değil de, kahramanın kendi hayali varlığının fikriymiş gibi yazdığını bile söyleyebilir. Arkasından da, kaldığı yerden hikayesine devam edecektir.

İşte burada, modern anlatının farkıdır benim için haz unsuru. O farkın ayırdında olmak, ‘modernite’nin bütün diğer açılımlarıyla edebiyattaki yansıması arasındaki bağlantıyı kurmak en büyük keyif. Çağına, edebiyatın açılan son penceresinden bakmanın keyfi.

Kitaplarında bahsedilen izleklerin yazarın yaşamından damıtıldığını kabul etmemiz halinde, ki Milan Kundera’da bunu bir ön kabul olarak alıyoruz; hareketli cinsel hayatı dikkatimizi çekiyor. Dikkatimizi çeken aslında yine o hızlı hayatın anlatımı. İnsan varoluşunun ayrılmaz bir parçası olarak farklı şekillerde yaşanan cinselliğin, incelmiş bir erotizmle ama mutlaka gerçekçi anlatımı üst seviyede. Ülkemizden de benzerleriyle karşılaştırıldığında, cinsellikle özgürlük arasındaki ilişkinin, ülkemiz edebiyatındaki erotizm özgürlüğüyle de bağlantılı olup olmadığını düşündürüyor bu kitap. Herkes kendi eserini oluşturup içinde ne hakkında, ne kadar bahsedeceğine karar verir ama, Kundera kadar billur hale getirmek ve seks hakkında edebi dile zarar vermeden böylesine sakınımsız olmak, benim rastladığım bir durum değil. Cinselliğin baskılandığı bir kültürün tabularını sağlıklı kalarak aşmaya çalışırken, sağlıklı cinsel hayatların yaşanmadığı aşikar bir toplumda acaba seks de mi okur-yazarlıkla ilgili? Sakınmadan anlatımı kadar yaşanması da seviyeyle mi ilişkili?

Yazarımız kitabın ‘Kayıp Mektuplar’ isimli bölümünde benimle ve yazma hastalığına kapılmış diğer kişilerle konuştu uzun uzun. İçimizdeki kitap yazma hastalığının bizi birçok büyük edebiyatçı ile aynı konuma soktuğunu, ancak bu konumun farklı sonuçları açısından diğerlerinden ayrıldığımızı, yani Goethe ile benim aynı dürtüsel yazma yaklaşımına sahip olduğumuzu söyledi. Bunu yine, memleketinden kaçmak zorundayken arkada bıraktığı çok değerli mektuplarına ulaşmak isteyen bir kadının mücadelesi sırasında sürekli araya girerek ve Kundera olarak fikir beyan ederken yaptı.

Yazdıklarından bağımsız, içinde büyük yazarlarla aynı dürtüye sahip olarak yaşayan bizler. Usta yazara göre onunla aynı hayalleri kurmuşuz bir süre, yazdıklarımızın okunmasını, onları yazan olarak sonraya kalmanın rüyalarını görmüşüz. Ayrıldığımız nokta yetenek, disiplin, devamlılık vs. olabilir ama yazarak kalma isteği aynıymış. Buna inanmayı bırakın bir kenara, okumak bile iyi geldi.

Sonraki bölümlerden birinde de babası ile olan ilişkisini bir müzik anlatısı içinden, klasik müzikteki çeşitleme türü üzerinden anlattı. Babasını bir insan olarak anlayabildiğinde ve kendi hayatında babasının anlamını yerli yerine yerleştirdiğinde, adam ona cevap veremese bile henüz nefes alabildiği ve hayatta olduğu için kendisine özendim. Babasız bir babalı olarak, kendisini anlamak için her zaman kendi ördüğüm bir kızgınlık ve öfke duvarını aşmam gerektiğini düşündüm. O, babasıyla sessiz bir vedalaşmayı yaşarken ben hiçbir zaman paylaşamadıklarımızı düşündüm.

Bir bilgelik örtüsünün altında, eserin de üzerinde bir yere konumlanıyor Milan Kundera. Kendi kurduğu anlatısının orasından burasından görünsün, bilginin kendine has gücünü kendi adına kullanmaktan çekinmeden sürekli fikrini belirtsin istiyor insan. Anlatıyı yeni olanaklara açarken, kullandığı kahramanlarını nasıl şekillendirdiğini de çekinmeden belirten bir bilge anlatsın istediği gibi içindekileri. Yazının içeriğini de, şeklini de istediği gibi eğip bükebilen bir ustalık bilgeliği bu çünkü. Okuyabildiği ve içindekilerden keyif alabilecek bir düzeye eriştiğinde, insanın kendisine şükran duyacağı bir ustalık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir