Milan Kundera – Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

Acaba bu kitabı yirmili yaşlarımın ortalarında, kitap okumayı ciddi bir alışkanlık haline yeni yeni getirmeye başladığım yıllarda okusaydım, şu an aldığım o tarifi zor keyfi alabilir miydim? Altyapısı boyle güçlü bir eser o gunlerde bana ne anlatırdı?

Nietzsche’nin ‘ebedi dönüş’ ile açıklayabildiği radikal düşüncelerini henüz bilmediğim yaşlarda, sonsuz sayıda tekrarlanan aynı yaşamı, ne kadar çok tekrarlanırsa tekrarlansın hep aynı şekilde yaşıyor olduğumuz düşüncesi havada sallanıyor olacaktı. Parmenides ve Herakleitos’un milattan öncesine uzanan akıl yürütmeleri, bir Felsefe öğrencisi olmadan önce varoluşun sırları ile ilgili neler söyleyebilirdi bana? Varlığın hafif mi yoksa ağır mı olduğu sorusu, hele hangisinin olumlu hangisinin olumsuz olduğuysa, daha ilk sayfalardan itibaren uçuşan kanatlı sorular olarak kalırdı sanırım o yaşlarda. Değişimin, değişmeyen tek gerçek olduğu ortamlarda prim de yapan tatlı bir aforizmatik sözden başkası değildi henüz.

Oysa zaman, üzerimden ince bir tortu bırakarak geçti. O tortu üzerime, benim çabamla tabii, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabını belli bir ölçüde anlayabileceğim ve o anladıklarımı bir keyif unsuru da olan okuma eylemiyle harmanlayabileceğim bir düşünsel tutku bıraktı. Altmış yaşında okuduğumda ise, şu an neredeyse bir kutsal kitap mertebesinde bulup, farkettiğiniz gibi ilerleyen satırlarda da ululamaya çalışacağım kitabı nasıl bulurdum merak ediyorum. Tortuya değil, belki tutkuya bağlı bu. Zaman hep bir takım izlerle, anı denen keyifli keyifsiz bıraktığı yüklerle geçer. Tortu budur. Nasıl karşılandığı önemli, ağırlıkla mı yaşanacak, hafiflikle mi? Eminim kitaptaki derinlik, o çağlarını yaşamakta olan beni de şimdiki gibi etkileyecektir. Umudum bilginin beni hafifletmesi, ağırlığı bir olumluluk anlamında yaşamak, Parmenides’in belirttiğinin aksine.

Okurken yaşadığım heyecanın, sayfaları çevirdikçe karşıma çıkan bilgilerin, yorumların, çarpıcı cümlelerin, modern romanın şaşırtan buluşlarıyla karşılaşmanın içsel fırtınasını anlatabilsem; şu satırlarda, okurken yaşadığım keyfi aktarabilsem! Edebiyat tutkusu biraz da, bütün o yetersizlik duygusuna, okurken aldığın o keyfi asla yazıyla anlatamayacağın inancına rağmen, içindeki yazma şeytanına teslim olup kaleme sarılmak, bundan vazgeçememek galiba.

Düşünce tarihinin en yaman sorunlarının başında gelen ruh beden ikiliği; büyük çoğunluğumuzun yaşadığı hayatımızın o büyük aşkının bir rastlantılar silsilesinin son halkası olduğu ama sırf bu yüzden bile büyük sıfatını hakettiği; hayvanlara hükmetme hakkımızı ilan eden kutsal kitapların aslında buna ihtiyaç duyan insanoğlunun eseri olduğu, kalabalıktan ayrışmayan, soru sormayan ve direnmeyen insanlığın, otoriteyi sindiren ve kendine ait renklerini görmezden gelip, sonunda unutanın sadece bir kitleye dönüştüğünü ve kitleden yalnızca kitsch doğabileceği; komünizmin yeryüzüne adaleti, eşitlik ve kardeşliği getirmesinin mümkün olmadığı roman boyunca dökülüyor yazarın kaleminden.

Bütün bunları modern romanın tüm olanaklarıyla okurken, zaman zaman yazar söze karışarak, kahramanlarının kendi benlik sınırlarının ötesinde başladığını, kendi potansiyelinin yaşanabilir ya da yaşanamaz yanlarını onlarda gördüğünü bile söyledi. Bir anda romanın dışında ama hayatın kenarında kalakaldım o satırları okurken. Roman kaldığı yerden devam ederken, modern romanın üzerine, varoluşum, hayallerim, hayat ve kurmacanın ne olduğu üzerine pırıltılı ışıklar saçan küçük fiskelerden oluşan patlamalar yaşadım. Doruğundaydım keyfin. Bir roman olayının tanığı olarak, kitabı zamanında okuyup okumadığım sorusunun çengelindeki tatlı eğrinin kıvrımında esridim.

‘Körlük’ romanında Saramago’nun yaptıklarını hatırladım Kundera’yı okurken. Daha yüksek sesle, daha kararlı ve kendinden daha emin bir bilgi altyapısıyla anlattı yazar. Düşünce dünyasın derinliğini güçlü bir roman örtüsünün altından açık eden bütün o büyük edebiyatçılar gibi. Objektif bir kutsal kitaba dönüştü roman. Kitsch’i tanımlarken, hayvanların dostluğunu anlatırken, seks sahnelerinin pervasızlığında veya siyasanın yalanlarında o güçlü duruş hep oradaydı.

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, üzerimde edebi bir ağırlık bırakarak geçti ellerimden. Hayata dair bütün o tarihsel ağırlıkları da anımsatarak. Parmenides çiftleri yorumlarken ağırlığı olumsuz hafifliği olumlu olarak ayırmış. Hüzün biçim, mutluluk ise o uzamı dolduranmış Kundera’ya göre. Ben, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ni hüzünlü bir yaşamın büyük resmi içinde küçük mutluluk anlarıyla renklenen ve kendini gerçekleştirmeye çalışan insan hayatları olarak okudum. İyi ki.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir