Mîna Urgan – Bir Dinozorun Anıları

Yarısı kapatılmış koyu perdelerin ardında loş bir oda. Duvardan duvara bir kütüphanenin tıka basa kitap dolu raflarından gelen ağırlaşmış yaprak ve eski cilt kokusu. Bir dalga halinde odayı dolaşan sigara dumanı. Anlatıyor Mîna Urgan.

Kendisiyle barışık, sorunlarıyla yüzleşmeyi başarabilmiş bütün yaşlı insanlar gibi parlak bir pervasızlık, azıcık hoppa bir kendine güvenle anlatıyor. Yazdığı ve hiç beğenmediği şiirleri okutuyor bana. Haklı, iyi değiller sanki. Ama dizelerde anlatmak istediği, bana geçiyor. Hislerini algılayabiliyorum rahatlıkla, bir anlatım kolaylığı yakalamış. Anlıyorumki çok büyük bir hevesi varmış şiire, ondan daha büyük şiir bilgisi. Beğenmediği, düpedüz iyi de olmayan şiirlerini benimle paylaşması ise az önce bahsettiğim en güzel yaşlılık hastalığından, yaşlı bilgeliğinden kaynaklanıyor.

Sevgilisi Sir Thomas More’dan daha çok ve gerçek bir özlemle bahsetse de Türk yazın ve düşünce tarihinde yerini almış ne kadar çok arkadaşı var. Genç yaşında ölen edebiyatçı babasının yanı sıra, üvey babası Falih Rıfkı Atay. Yetiştiği yılları düşünürsek, kendisi gibi serpilmeye çalışan, gelişen, yeni kurulmuş bir cumhuriyetle birlikte büyüyor. Kimlerin uğrak yeri değilki yaşadığı evler. Orhan Veli, Melih Cevdet, Halet Çambel, Mehmet Ali Aybar ve birçok diğeri can ciğer arkadaşı. Çok iyi tanıdığı Yahya Kemal ve Necip Fazıl Kısakürek ile ilgili söylediklerini yayınlatacak hale gelmesi için ise, işte Urgan’ın yaşına gelebilmek gerek.

Zaten küçük yaşlarından başlayıp şu yaşına kadar bahsettiği, çevresinde bulunmuş insanlar, arkadaşları, dostları incelendiğinde hepsinin akademi ya da sanat çevrelerinden önemli işler yapmış kişiler olduğu görülüyor. Kısa bir değerlendirmeyle, bahsettiği kişilerin bıraktıkları ürünlerin derinliği bile ülkemizin çoraklaşan fikir dünyasına ışık tutuyor. Profesörler, şairler, düşün ve emek insanları, Mîna Urgan’ın usul usul akan anıları boyunca; hiç bir zaman mükemmel olmasa da karakteri olan, güzelleşmenin ve ilerlemenin yakıştığı bir ülkenin geçmişinde bir görünüp bir kayboluyorlar. Öldüğü ikibin yılından sonra yurt ve dünyadaki gelişmeler ise, ironisi eksik olmayan tatlı dilini etkiler, ucunda ışık görülmeyen içinde bulunduğumuz bu karanlık tünel, çoğumuz gibi onu da tedirgin edebilirdi.

O anlatırken, sadece kültürlü bir insanın anılarını değil, bir ülkenin kuruluşunu, kuruluş değerlerini ve medeniyete olan yolculuğunu dinliyorsunuz. Sonra da aynı değerli ülkenin medeniyetten kaçışının hazin ve acıklı öyküsünü dinlemeye başlıyorsunuz, mahkemelerde, dilekçelerde, tutsak arkadaşları ziyaretlerde.

Gizlenmeyen bir hayranlık var Mustafa Kemal Atatürk’e karşı, Urgan’ın kalbinde. Komünist olmasını engelleyemeyen bir aşk. Gazi Mustafa Kemal’in şahsından yurda açılan ve evrensele dogru uzanan bir sevda. Soruşturmalara, mahkemelere, sürgünlüklere sebep olmuş bir siyasi duruş olarak komünizm; ama her bir değerine yürekten inanılan, yurdun kurtuluş ve kuruluş mücadelesi. 

Anılarında ismini hatırlayamasa da “Narayama Türküsü” isimli bir filmden bahsetti bana. Yaşlılıkla ilgili ödüllü bir filmdir. Yaşlandıkları anlaşılan kadınlar oğulları ya da torunları tarafından ormanın derinliklerinde ölüme terkedilirler. Yaşlanmak Mina Urgan’da sadece geçen yılları nüfus cüzdanında biriktirmek gibi olmalı. Dolu dolu ve doyasıya yaşanmış bir ömür yaşlanmaz sanırım. Kaldı ki o, tüm bu yaşadıklarını yazarak bir eser de meydana getirmiş.

Bir Dinozorun Anıları kitabının elimde 92. baskısı var. Bu kadar çok basılmış olması, gerçek bir tarihsel söyleşi olmasının yanında Urgan’ın sahici tavrından, yaşının verdiği rahatlık bir yana görmüş geçirmiş bir nezaketin sayfalara sinmesinden kaynaklanıyor.

Bütün yaşlı adaylarına, edebiyat sevdalılarına, yurtseverlere; küfesi dolmuş bir hayattan arda kalanların anlatıldığı tadına doyulmaz bir monoloğa, Mîna’lardayız beklerim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir