Mine Özgüzel – Edebiyat Terapi

Sırasını şaşırmış kitaplar diyorum ben onlara. Hayır diyemeyeceğim bir ortamda karşıma çıkan ama genellikle beni şaşırtan, okumaktan sonsuz mutluluk duyduğum kitaplar. Okuma listemde olmadığı halde bir şekilde o listeye sızan ve sonunda iyi ki okumuşum, keşke daha önce okuyabilseydim dediğim kitaplardan biri oldu Edebiyat Terapi. Kitabı okumaya başladıktan hemen sonra tıpkı benim gibi yazma yetisi henüz tam olarak olgunlaşmamış ama içinde yazıya olan tutkusu elle tutulabilecek kadar büyümüş bir yazarla karşılaştım. Kendi dünyası ve geçmişini samimi ve içten bir dille anlatabilen, yılların verdiği mesleki deneyimin getirdiği tecrübeyi satırlarında aktarabilen bir doktor-yazar. Onun da bu tutkusu tabii ki okuyarak, okuduklarından aldığı hazzın farkına vararak başlamış. Nasıl başlamasın? İnsan lise yıllarında Dostoyevski, Woolf, Kafka okumaya başlar da, ruhunda çakan kıvılcımları hissetmez mi? Edebiyatın gücü insanın içine işler de tüm benliğini sıkıca kavrarken, bir kez tutundu mu kurtulamazsın artık onun sarmalayan kollarının arasından. Hem sığınağın hem kaçışın, çoğunlukla kendini buluşun olur edebiyat.

Sonra daha niceleri gelmiş tabii bu yazarların. Romanların dünyasında karşılaştığı kurmaca kişilerin, deha sahibi yazarları tarafından nasıl yaratıldığını, insana dair bütün durumların büyük çaresizliğimiz içinde, nasıl yansıtıldığını görmüş. Edebiyat denilen sanatın, insanın şu dünyadaki varoluşunda, hem anlam katan hem çözümleyen bir anahtar olduğunu kavramış. Bir aşk başlamış edebiyat ile arasında. Nasıl da tanıdık!

İstanbul Üniversitesi Psikoloji bölümünü bitirdikten sonra gerek staj yaptığı dönemde, gerekse profesyonel meslek hayatına başladığı ilk yıllardan itibaren, okuduğu roman kahramanlarının dünyasında ya da bu eserlerin deha mertebesindeki yazarlarının hayatlarında insan ile ilgili olan, insana dair ne varsa büyük bir yetkinlikle anlatılanları klinik psikolojide kullanmaya, başta kendini ve sonra danışanlarını sağaltmaya başlamış. Zaten kitap kendisinin birlikte spor yaptığımız bir danışanından ince, düşünceli ve isabetli bir armağan olarak geldi.

Kitabın sayfalarını hızlıca karıştırıp aynı zamanda bölüm adlarını oluşturan yazar isimlerini gördüğünüzde, kitabın içinde yapılmak istenenden ayrı olarak biyografik bir değerlendirmede de bulunabilirsiniz. Sadece o büyük yazar ve düşünürlerin hayatlarını okumak, kendileri olmalarında, çocukluk yıllarında yaşadıkları ve genelde sıkıntılarla dolu ilk yıllarının ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu anlatan bilgilere ulaşmak da kitabı değerli yapıyor. Bu değer eserlerini oluşturan düşünsel altyapıya erişmemizi, nüfuz etmemizi sağlıyor.

Ama Edebiyat Terapi kitabının yapmak istediği tam olarak bu değil. Mine Özgüzel, alanı ile ilgili olarak aşkla takip ettiği bu yazarların hayatlarından, yarattıkları eserlerin, karakterlerin penceresinden, varoluşçu terapi denen bir yöntemi uygulamak için yararlanıyor.

Burada biraz Mine Hanım’ın düşünsel boyutundan, hayata yaklaşımından, kendisine bakış açısı yaptığı iradeden bahsetmemiz gerekir. Varoluşçudur kendisi. 20. Yüzyılda, 20 yüzyıldır genel olarak kabul görmüş, felsefik sisteme bir başkaldırı olarak, rasyonel aklın insanı dünyadan silen mutlak tahakkümüne bir isyan niteliğinde oluşturulmuş ve öncüleri arasında, Sartre, Heidegger, Camus gibi düşünürlerin bulunduğu akım, günümüzde en çok tartışılan ve kabul gören düşünce sistemlerinden biri.

Varlığın özden önce geldiğini, özümüzü ancak kendimizin oluşturabileceğini ve zaten ancak bir öz oluşturduktan sonra varolabildiğimizi dile getiren varoluşçuluk düşüncesine göre bilinçli insan varlığı, kendisi için varlık’dır. Bu varlık kendi özünü yaratmak, kendi gerçekliğini oluşturmak ve bilincinde olarak şeylerin farkına varmak zorundadır. Şey, kendinde varlıktır. Varlığının bilincinde olmayan saly özdür. Bilimin koyduğu kesin kurallar ve gelişen teknolojinin insan hayatı üzerindeki baskısıyla değersizleşen ve kendinden uzaklaşan insan, kendi özünü oluşturarak, kendini değiştirerek ve bunun farkında olarak varolabilir. Özümüz bizi oluşturmaz, biz özümüzü gerçekleştiririz.

Psikanalitik Terapi ise Sigmund Freud’un uyguladığı ve psikoloji dünyasında kopardığı fırtınaların, üzerinde yapılan tartışmaların bitmediği bir alan. Mine Özgüzel, anlattığı o edebiyatçıların hayatlarında Freud’un belirttiği, bizi biz yapan geçmiş yaşantılarımızın izini sürüyor işte. Siz sevdiğiniz, belki birkaç eserini okuduğunuz yazarın hayatını, çilelerle geçmiş çocukluğunu okuduğunuzu sanırken, aslında bilinçaltımızın bebekliğimizden başlayarak nasıl yüklendiğini ve bugün aldığımız kararların tümünde ve bu kararların ortaya çıkmasını sağlayan davranışlarımızın temelinde hangi dürtülerin olduğunu görmeye başlıyorsunuz.

Kitabı okurken bile acaba gerçekte nasıl bir içbenlik taşıdığınızı sorgulamaya başlıyor, aslında sandığınız insan olmayabileceğinizi, karanlık bir tarafınızın sürekli sizinle beraber olduğunu hissediyorsunuz. Karanlık taraftan kastım kötü bir karaktere sahip olmamız değil, farkında olmadığımız ve davranışlarımızı yönlendiren bir gizemli alanın bulunması. Bütün davranışlarımızın kökenini ilk yıllarımıza bağlar psikanaliz, anne-baba-çocuk üçgeninin hayatımızın sonuna kadar içinde kalacağımız gerçek alan olduğunu söyler. O yılları sağlıklı atlatabilen bireyler, kendini gerçekleştirme ve varolduğunun bilinciyle aldığı kararların sorumluluğunu duyumsayabilirler. Atlatamayıp herhangi bir gelişim evresinde takılanlar ise yetişkinliklerinde bu evrenin davranışlarını gösterme eğiliminde olurlar. Örneğin ödipal kompleks dönemini sağlıklı geçiremeyen bireyler, bilinçdışında bu kompleksi yaşamaya devam ederler ve yetişkinlik döneminde aldıkları kararlarda ve gösterdikleri davranışlarda hep bu dönemde takıldıklarını farketmezler bile.

Sayfalar arasında gezinirken, ben de kendimi bir koltukta ve bir danışan olarak düşündüm. Sıkıntı kapladı benliğimi, çünkü kimbilir karanlıkta kalmış ve bilincime süzülmeyi bekleyen, en ufak bir boşlukta yüzleşmek, hesaplaşmak için gün yüzüne çıkacak ne kadar çok gizil düşünce vardı.

Varoluşçu terapinin temel felsefik yaşamı, bireylerin özgürlüğüdür. Bu özgürlük sonucunda kişi aldığı kararların bilincine sahip olmalı ve sorumluluğunu da üstlenmelidir. Danışan ve psikoterapist birlikte ve son derece subjektif bir yaklaşımla bireyin varoluşsal sınırlarına yolculuk yaparlar. Geçmiş ve gelecek değil, olayların gerçekleşmesinde ‘şu an’ perspektifi kullanılır. Kişi önce kendi varlığını duyumsar, kabullenir ve sonra sıkışmışlığı, tıkanmışlığı ve çaresiz hissedişi ile ilgili bir farkındalık geliştirerek varlığının özünü kabul etmeye ve o öze değer vermeye yönlendirilir.

Biyografik olarak çok önemli bilgilerle dolu bu kitapta Woolf, Elliot, Kafka, Sartre, Dostoyevski, Camus ve Beauvoir’nın hayatlarından kendilerini gerçekleştirmelerinde geçirdikleri yaşantılardan çok önemli kesitler var. Yaşadıkları olumsuz yaşantılardan yetenekleri, azimleri ve içlerinde mutlaka yer bulmuş sevgi ile nasıl birer yaratıcıya dönüştüklerini izliyoruz. Dünya kültür mirasının yapıtaşlarını oluşturmuş bu insanların aracılığıyla insan varoluşunun gizlerine, kendi gerçekliğimizin potansiyeline tanıklık ediyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir