OZZY KAFASINDAN VURULMUŞ

Sizin, kafasından vurulan arkadaşınız oldu mu hiç?

Bir zamanlar, bildiğimiz bütün güzel hikayelerin geçtiği mekan olan yeryüzü, artık öyle dehşetli olayların ev sahibi ki, belki sizin de kafasından vurulan bir arkadaşınız vardır.

Benim yaşadığım bu hikaye, belki başka kafasından vurulanlarda olduğu gibi mutsuz ve aşırı acılı bitmediği için  bu anlatı başından vurulanların yakınları üzülsün diye değil, çok sevdiğimiz bir arkadaşımız kafasından vurulduğu halde geçen gün onunla telefonda da olsa konuşup o eski güzel günleri anabildiğimiz, kendisine ve geçmişimize bir sevgi duruşu olarak yazılıyor.  Hikayemiz o büyük klişeye şöyle dönüşebilir ve normaldir bu: Sevdiklerinizi daha çok sevin, yarın bir şekilde yok olabilirler…

Lise’nin hangi sınıfındayım hatırlamıyorum ama trenle yaklaşık yirmi kilometre uzaklıktaki sahil köyü Göbü’ye Gökşin ile beraber gidebilecek kadar büyüğüz demek ki. Alelacele hazırlanıp çıkmamız gerekmişti çünkü sabah telefonda Gökşin, ‘Ozzy’yi kafasından vurmuşlar!’ dedi. İnanın dünya bugünkü gibi değildi. Bugün kafanızdan vurularak öldüğünüzde bir şekilde ölmüş oluyorsunuz. Ölüm çeşitlerinden sıradanlaşmaya yüz tutmuş bir şekil başından vurulmak. Ama o zamanlar lise çağında bir çocuk için bu duyduklarım dehşetin çok ileri bir boyutunu temsil ediyordu. Sizi bu konuda derin derin düşündürmek, yaşanmış ve henüz bilmediğim olayın zihnimde canlandığı şekliyle kendi yorumumu ve bütün ayrıntılarını anlatmak, barut ve kan kokusu bu yazıyı pornografinin içine çeker ama ben sadece kıyılarında gezmek istiyorum. Şimdilik şunları bilin: patlayan bir tüfek, metal şnorkele çarpan saçma taneleri, amcanın gördüğünü iddia ettiği bir porsuk, can dostlarının yanına yetişmeye çalışan iki kafadar ve Ozzy.

Bu Ozzy kısmı çok önemli. Hayatının bir döneminde mutlaka Ozzy diye çağırılmış Oğuz’lardan biri bu, Oğuz Çakır. Kolejli Oğuz ama çok bizden, Zonguldak’ta ilk kez saçını uzatan(bu uzun saç yüzünden oldu zaten olanlar) ve bu yetmezmiş gibi bağlayan Oğuz. O kadar çok arkadaşı vardı ki, yaşı bizden büyük insanlar bazen karşılaştığımızda hepimizi şaşırtan samimiyet ve saygı jestlerinde bulunurlardı ona karşı. Bütün gruplar o aralarında olsun isterlerdi, çünkü onunla birlikteyken eğlenme garantisi vardı. Müthiş bir zekaya sahipti. Derslerinde çok çalışkan olup olmadığını hatırlamıyorum ama espri anlayışı biz ergen yeniyetmelerin sümüklü basit yapışkan cinsellik kokan lakırdılarından çok daha parlak ve yaratıcıydı. Bütün komedyenlerde olması gereken ya da bütün o ortam yıldızı veletler gibi hazır cevap olmasını saymıyorum bile; o an yaşanan basit durumların alternatiflerini kafasında canlandırma, hayali karakterlere bunları uyarlama ve hemen o anda sahneleme özlelliklerine sahipti. İstanbul Pastanesinde Cumartesi öğlen sonraları tek bir sandalye bile bulunmazken oturmak için, onun her masada yeri hazırdı. Telefonda bir arkadaşımızı kandırırken olayın aslında yanımda duran ve palavra sıkan Oğuz’un anlattığı gibi olmuş olabileceğini düşünmeye başladığımı hatırlıyorum mesela veya onu kızdırmanın cezası günlerce süren, ortamda üzerine oynama olurdu. Çok güzel günlerimiz oldu.

O sabah vurulduğunu öğrendiğimde ‘Öldü mü?’ diye sorduğumu hatırlıyorum. Kuzeni ve çok yakın arkadaşı da olan Gökşin ölmediğini ama ayrıntıları da bilemediğini söyleyince ailesiyle birlikte tatilini geçirdiği o kıyı köyüne doğru uzadıkça uzayan bir yolculuğa çıktık. Bir iki saat sonra güneşin yavaş yavaş kavurmaya başladığı sahilin yanındaki küçük bir restoranda ailesiyle birlikte kahvaltı eden Oğuz’un yanındaydık.  Girdiğimizde arkası dönüktü ve birşeyler atıştırıyordu. Endişeliydik, kafasının tamamı gözlerinin biraz üzerine kadar sargı beziyle örtülüydü. Yanında aniden beliren bizi görünce önce boş ama çok boş gözlerle bize baktı, tanımadığı belli oluyordu.Ne kadar kötü bir durumda bulunduğumuzu bugün bile çok canlı bir şekilde hatırlıyorum. Çok sevdiğimiz Oğuz başından vurulduğu halde ölmemişti ama artık eski Oğuz değildi galiba.

Sanki bir an bizi tanımak istiyormuş gibi geldi bana, ama o önce gözlerini yavaşça yere indirdi, çok yavaş hareket ederek kafasını yana doğru eğdi; kafası bize doğru eğikken gözlerini kahvaltı tabağına çevirdi ve ağızının kenarından ince bir tükürük parçası akarken çatalının ucundaki peyniri dudaklarının arasına hizalamaya çalıştı ve beceremedi. Sonra…

Çok sıcak bir günün habercisi güneş sabah uyutmadı onu ve erkenden çadırdan çıktı. Şnorkel, palet ve zıpkınını alıp sahilin kuzey tarafına sığ kayalıkların oraya biraz balık avlamaya gitti. Derinde pek iyi olmadığı için yüzeyde avlanmayı severdi. Suratı suyun içinde, uzun saçları ise sabah güneşiyle iyice parlayan suyun dışında ahenkle savrulurken birden bir patlama sesi geldi ve hemen arkasından metal şnorkel borusuna çarpan çınlama sesleriyle birlekte kafası suyun içine hızlıca bastırlıyormuş gibi oldu. Olanları birinin şakası zannedip, bu kötü şakayı kimin yaptığını görmek için kafasını sudan çıkardığında kumsalın bitip kayalıkların başladığı yerde elinde tüfekle yaşlı bir adamın ona baktığını gördü. Kafasının içinde keskin bir yanma hissiyle ‘Amca ne yaptın?’ diye sormaya çalışırken gözlerine akmaya başlayan kanla birlikte kızıllaşan dünya ve bayılma, hastane, müdahale, emniyet, yaşlı adama biraz çıkışma ama şikayetçi olmama. Bugün hatırlayabildiğim, amca parlak suyun yüzeyinde dalgalanan gür saçları bir porsuk sanarak Oğuz’a ve hem de kafasına ateş etmiş. 

Sonra… Kahvaltı masasında aklını kaçırmış gibi davranan ve bize de bunu başarılı bir şekilde yutturan Oğuz, o bas sesiyle bir kahkaya koyuverdi. Hemen o an karar verip oynadığı muhteşem oyun sadece bizi değil, yanında onunla birlikte kahvaltı eden ailesini bile korkutmuştu. Aynı zeki, esprili, dost arkadaşımızdı.

Ama artık üç tane fazlalığı vardı. Doktorların çıkarmaya gerek duymadığı ve sağlık açısından problem çıkarmayacak olan üç küçük saçma.

Geçen gün sordum, saçmalar hala kafasında…

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir