WOLFGANG AMADEUS MOZART

Bir İnsan: WOLFİE

Heryerde onun beş yaşındayken ilk konçertosunu bestelediğini okuyabilirsiniz. Bir konçerto dinlediyseniz bunun kolay olmadığını biliyorsunuzdur ve beş yaşındayken bir ana enstrümanın arkasında ona eşlik ederek çalan bir klasik müzik orkestrası için beste yapmak, üstün bir akıla ve matematik zekasına işaret eder. Altı, yedi yaşlarından başlayarak Avrupa’nın bütün saraylarında, bizzat o sarayların sahibi Kral ve onların yakın aile fertlerine konserler verdiyseniz, üstün enstrüman çalma yeteneklerinizi sergilediyseniz, yetenekleriniz oldukça ileri düzeyde ve çok tanınmışsınız demektir.

Ancak bütün bunların birbiri ardına gelen uzun yıllar boyunca sürmesi, aynı zamanda sizin hiç arkadaşınız olmayacağı anlamına gelmez mi?  Wolfie müzik ve enstrüman eğitimi dışında formal eğitim almış mıydı?

Yüksek düzeyde bir şov işindeydi küçük Wolfgang, ve babası tarafından gerçekleştirilen bağlantılarla üstün yetenekleri soylu kesime sergileniyordu. Sanılanın aksine ilerleyen yaşlarında fakir değildi, parasını kullanmayı bilmiyor ve savruk davranıyordu. Çocukluğu ve ilkgençliği boyunca binlerce kilometre yapıp adeta bir proje çocuk olarak yetiştirildiği için ekonomi, tutumluluk, aile geçimi gibi konuları bilmemesi çok normal. O uzun ve yorucu yolculukların sarsıcı at arabalarıyla ve kış aylarında dondurucu soğukta yapılması, yeterli ve düzenli beslenme zorluğu da vücudunu yormuş olmalı.

Yıllar önce Mozart’ın 250. doğum yılında pek çok organizasyona Mozart anmaları yerleştirilmişti ve konserlerde mutlaka eserlerine yer veriliyordu. O zamanlar Akbank Oda Orkestrası henüz hayattaydı ve bir konser öncesi şef Cem Mansur şöyle demişti Mozart’ı anlatırken, ‘şimdi çalacağımız eseri onsekiz yaşındayken bestelemişti, ancak ilk bestesini oldukça geç bir döneminde, henüz beş yaşında bitirebilmişti’.

Fazıl Say ise bir instagram paylaşımında şunları yazdı geçenlerde,’ Mozart’ın şarkısını, şiirini, dansını, cıvıltısını, eserlerinin tertemiz formunu seslendirirken kendimi olabildiğince doğallığa indirmek istedim hep. Mozart’ın müziğini basit artikülasyon ile çalmak mümkün değildir, onu vücudumuzdan seslere akıtmamız gerekir, onu yaşamak, onunla nefes almak gerekir’.

Genç ve ünlü bir piyanist olan Çin’li Yuja Wang’ın bir ropörtajında henüz Mozart ve Beethoven çalacak duygu birikiminde olmadığını ve şimdilik teknik yönden güçlü görünen Rus bestecilerle devam ettiğini okumuştum.

Wolfie, içinden coşku, ritm, iyimserlik taşan her türden bestelerini yaparken henüz yirmili yaşlarındaydı ve müziğin yolculuğu onunla yatak değiştiriyordu.

Bir film: AMADEUS

Gerçek ve Hakikat arasında olması muhtemel bulunan farkı, gizli açık bütün anlamlarıyla en güzel anlatan araçlardan biri kuşkusuz sinema. Hakikatin ne olduğunu, kendi zihnimize de indirdiğimiz bir perdenin arkasına alıp sorgulamadan, izlediklerimizin gerçekliğine inancımız; bizim açımızdan sinemanın ne ifade ettiğini gösteriyor.

Farklı gerçeklik durumlarından sadece bir tanesine perdede tanık olduğumuz gerçeği, başka açıların da varlığını ve onların da farklı hakikat durumları yaratabileceği düşüncesi izleyiciyi olgunlaştırıyor.

Amadeus böyle bir film. Wolfgang Amadeus Mozart’ın hayatı, yönetmeni Milos Forman’ın gözünden, sevilerek izlenmesi en garanti haline getirilerek yaratılmış. Araştırmacılar için bile henüz kesinleştirilmemiş ayrıntılar filmde bir kabul olarak sunulmuş. Kazanan haklıdır derler, filmin sekiz tane Oscar’ı var. Amadeus hakkında küçük bir araştırmayla bulabileceğimiz pek çok bilgi ilgi çekici sahnelerle işlenmiş. Gözleri kapalı çapraz ellerle piyano çalma, duyduğu bir eseri tamamen hafızaya kaydetme, koca bir eseri hiç düzeltme bile yapmayacak şekilde direk zihninden kağıda geçirme, müzikte devrim denebilecek yenilikler üretme ve uygulama, çekilen zorluklar…

W. Amadeus Mozart’ın hayatı başlı başına bir eser ama konu özelinde bir filmi belli bir çıtanın üzerine çıkarmak için, üzerinde oynanmış gerçekliğin hakikatin yerini alması gerekiyor. Zamanının en büyük bestecisi ve konum olarak Mozart’ın çok üzerindeki Salieri, büyük bestecinin ölümünü isteyen, kıskanç ve yeteneksiz kötü adam oluyor. Oscar’lık muhteşem bir oyunla hem de.

Amadeus filmi o kadar büyük bir etki bırakmışki, Wikipedi’de Türkçe Mozart maddesinin altında bir başlığa sahip ve filmde gösterilenlerin gerçekliğiyle ilgili açıklamalar bulunuyor. Ayrıca Milos Forman bir tiyatro eserinden uyarlanan bu filmin bir biyografi olmadığını belirtmek durumunda kalmıştır. Yine de Mozart ve eserleri hakkında çok fazla insan bu filmle birlikte daha çok bilgi sahibi olmuştur. Ayrıca başka bazı konularda( konu, kurgu, sanat, oyunculuk, makyaj, uyarlama vs.) başarılı olmayan filmlere sırf çok iyi bir müzisyenin hayatını anlatıyor diye sekiz tane Oscar verilmez.

24 Şubat tarihinde Zorlu Performans Sanatları Merkezinde verilen ve benim bu yazıyı yazmama da sebep olan konser ise çok güzel ve değişik bir konsepte sahip. Dev ekranda film oynarken, teknik olarak çıkartılan ses bandının yerine filmde olan bütün müzikleri tam yeri ve zamanında ekranın önünde, sahnede bulunan orkestra ve koro üyeleri seslendiriyor. Daha önce kızımın da korist olarak katıldığı Yüzüklerin Efendisi-Yüzük Kardeşliği filminde izlediğim bu tarz konserler çok etkileyici. Hele Amadeus gibi müziklerinin tamamına yakını Mozart’ın eserlerinden oluşan bir program çok keyifliydi. Özellikle filmin başındaki 25. Senfoni ve sonunda Mozart’ın Salieri’ye yazdırdığı Requiem sahnesi mükemmel ve konsept ile çok uyumluydu.

Ancak PSM ile ilgili canımın sıkıldığı bir konu var ki söylemeden edemeyeceğim. Sanırım salonun akustiği klasik müzik için yetersiz olduğundan ses elektronik olarak veriliyor. Yani her enstrümanın önüne yerleştirilmiş mikrofon ile biz izleyiciler, örneğin bir kemanın sesini mi dinliyoruz, yoksa o kemanın bir anlamda elektronik işlemden geçerek kulağımıza gelen sesini mi? Başka sahne gösterileri için bu şekilde kullanılması planlanmış bir yer olabilir Zorlu PSM, ama klasik müzik için bu durum uygun mudur?

Bir Dahi: MOZART

Okuyacaklarınızı değerlendiriken Mozart!ın otuzbeş yaşındayken öldüğünü aklınızın bir kenarında tutun lütfen.

Müzik de dönemlere ayrılır ve değişen çağlarla birlikte bu değişime kendini adapte eder, ifade olanaklarını geliştirir. Yeni formlar, yeni uygulama biçimleri, çağının ilerisinde giden sanatçılarla açığa çıkar. Yaşadığı çağın müziği Barok anlayışını, Klasik müziğe doğru yönelten ve tabi içinde yine de Barok müziğin etkilerini harmanlayan bir sanatçı olmuştur Mozart. Kendisinden sonra gelip, kendisine saygı duymayan ve bu saygısını ifade etmeyen büyük besteci yok gibidir. Beethoven, Chopin, Çaykovski, Schumann bunlardandır. Birçok büyük besteci onun müziğinden esinlenen bölümleri kendi eserlerinin içine ve ona ithafen koymuşlardır.

Düzenlenmiş ve bu düzeni 12 yılda oluşturabilmiş kişinin adıyla Köhel Dizini olarak adlandırılan listeye göre 626 tane eseri vardır. Şüphesiz Klasik çağın en üretken, sansasyonel, başarılı bestecisidir. Senfoni, opera, sonat, keman, piyano, harp, flüt konçertoları olmak üzere her türde eser vermiştir. İlk senfonisini 8 yaşında, ilk operasını ise 12 yaşında bestelemiştir.

Eşi Constanze’ın kendisi öldükten sonra evlendiği adamın mezar taşında şöyle yazar: ‘Burada Mozart’ın dul kalan eşinin ikinci kocası yatıyor.’

Hakkında böyle bir bilgi bulunan insanın hayatından efsane perdesi eksik olur mu?

 

 

 

HAFTADA İKİ KEZ ANTONİO YAPMAK

Joseph Hubertus Pilates’ten bahsedeceğim size biraz. Onunla ilgili bilinen gerçeklerin üzerine, hak ettiği gibi bir kitap yazılsa ya da bir film çekilse benim kurgum nasıl olurdu onu anlatacağım. Tabi daha sonraki yazılarımda, geliştirdiği metodun ayrıntılarını, faydalarını ve nasıl yapılacağını da          anlatacağım uzun uzun.

Adamımızın soyadı iyi ki Pilates öncelikle. Düşünsenize biz Pilates eğitmenleri haftada onlarca kez Antonio yaptırıyor olabilirdik. Siz Pilates severler ya da bu yazıyı okuduktan sonra Pilates sever ve Pilates yapar olacaklar ise haftada en az iki kez Antonio, ya da kendisi bir Alman olduğu için Hans ya da Godfried yapıyor olabilirdiniz.

Şaka bir yana, yeryüzünde bütün insanlığa  yüzyıllarca, sadece sağlık verecek bir çalışma metodunun yaratıcısı olarak, ender bulunan soy ismi bu metoda isim babası olmuş çok değerli bir insandan bahsediyoruz. Joseph Hubertus Pilates.

Ben hikayemde küçük Joseph’i bütün çocukluk yılları boyunca Almanya’nın bir banliyö şehrinin mahallelerinden birinde pencereden dışarıda top oynayan arkadaşlarını izlerken görüyorum. Çünkü kas, kemik yapısı zayıf ve çok hızlı yoruluyor. Kendisini günlerce yatağa bağlayan ağrıları oluyor ve doktorlar pek de ümitli değiller onun diğer çocuklar gibi tamamen sağlıklı bir şekilde sağlam bir vücuda sahip olabileceğinden.

Yatağından kalkamadığı uzun günlerde, ağrılarıyla başetmeye çalışırken kaslarını zihinsel yöntemlerle hissetmeye başlıyor, çeşitli konsantrasyon ve nefes yöntemleriyle vücuduna hükmedebileceğinin farkına varıyor. Doğu felsefesi, zihin beden bütünlüğü konusunda yaptığı araştırmalar onu yoga ile tanıştırıyor. Hayvanların hareketlerini, denge mekanizmalarını inceliyor.

Genç bir adam olduğunda cimmnastik, boks ve sirklerde trapezci olabilecek kadar da iyileşiyor. Patlak veren I. Dünya savaşı sırasında bulunduğu İngiltere’de ki bir kampta savaşta yaralanan ve yatağından kalkamayacak durumda bulunan askerlere kendisini iyileştiren hareketleri yaptırıyor. Oradayken, daha sonra tek başına bütün bir spor salonunda bulunan aletlerin yaptırabileceği kadar hareketi yaptırabilen, bugün trapeze table dediğimiz yatağı tasarladı Joseph.

Savaştan nefret ediyordu. Savaşın insanı düşürebileceği durumları yakından görmüş ve tüm insanlığın savaşın etkilerinden korunabilmesini sadece beden eğitimiyle değil zihin yoluyla da engelleyecek bir sistemin hayalini kuruyordu. Kişi beden bütünlüğünü sadece kas sisteminin kuvvetiyle değil, eşit oranda zihnini de kullanarak ve bir bütünsellik içinde sağlayabilirdi. Beden, düşünce sisteminin devamı olarak kontrol edilebilirdi.

Savaş sonrası siyasi ve ekonomik dengesizlik bütün dünyayı ikinci bir savaşın eşiğine getirirken, geleceğini yeni dünyada gören Joseph uzun süren bir gemi yolculuğuyla Amerika’ya göç eder. Gemide kendisi gibi disiplinli, çalışkan ve insanın iyileşme, konsantrasyon ve odaklanma gücüne inanmış ve savaş görmüş bir hemşire olan Clara ile tanışırlar. Çok sürmez evlenmeleri, Amerika Joseph’e kendini geliştirebileceği, düşündüklerini hayata geçirebileceği bir ortam sunar. New York’ta aynı zamanda evleri de olan ilk stüdyolarını açarlar ve daha sonraları Pilates adını alacak olan Kontroloji metodunu burada daha da ileriye taşıyarak, ayakları yere basan, bilimsel olarak ispatlanmış prensipler haline getirir.

Joseph, kendi vücudu üzerinde deneyerek oluşturduğu yüzlerce hareket tasarladı. Trapeze table denen yatağı, o zamanların en konforlu ve güzel arabası olan Cadillac diye isimlendirdi. Sadece vücut ağırlını kullanarak yapılan hareketlerin yanında, vücuda yardım ederek hareketlerin doğru yapılmasını da sağlayan reformer aletini geliştirdi. Bugün bu alet aynen onun tasarladığı gibi üretilmekte  ve genel olarak onun hareketleri binlerce pilates severe yaptırılmakta.

Kendisinin haricinde ilk öğrencileri hızlı bir sahne sanatları performansına sahip şehirde dans ederken sakatlanan dansçılar oldular. Sanılanın aksine erkekti birçok öğrencisi. Tekrar sahnelere dönmek isteyen, bir gösteriye hazırlanırken kuvvetlenmek isteyen pek çok dansçı stüdyosunun müdavimi olmuştu. Dansı bırakıp yanında bu metodu öğrenenler oldu ve onlar daha sonra ülkenin çeşitli yerlerinde kendilerinden de birşeyler katarak çeşitli Pilates ekollerini yarattılar.

Bugün dünya üzerinde Pilates yapan insan sayısı çok fazla. O kadar çok insan bu metodu uygulayarak sağlığına kavuştu ki, sonunda çok büyük bir sektör haline gelmiş ve her sene yeni bir antrenman sistemi keşfetmek zorunda kalan spor ve antrenman sektörü, yıllar önce oluşturulmuş ve sağlam prensiplerle donatılmış bu sistemi bünyesine almak zorunda kaldı. İsim yapmış bütün büyük antrenörler, spor salonları, şampiyonlar, çalışma yöntemlerinin bir yerinde merkez kuvvetlenmesinden bahsediyorlar. Her branştan çok büyük başarı yakalamış sporcular antrenmanlarını pilates ile destekliyorlar.

87 yaşında  bir yangında duman zehirlenmesi sonucu hayatını kaybettiğinde Joseph, yaşına rağmen muhteşem bir postüre sahipti. Sadece kas yapısının değil, o kas yapısının omurgayı sararak kuvvetlendiği bir sistemi ancak zihin beden bütünlüğüyle sağlayabileceğimizi gösteren çok değerli bir metot bıraktı arkasında.

Pilates hareketleri yaparak sağlık kazanan, zihnini temizleyip kaslarını kontrol edebilen, bazı kaslarının varlığını Pilates dersi yaparken farkeden insanların yanında kendisine minnet duyan başka bazı insanlar da olmalı. Biz Pilates eğitmenleriyiz onlar.

Metodu anlayıp, içselleştirip bir de yaptırmak; ve değişimi görmek. Üstüne üstlük bundan para kazanmak. Kendi adıma her zaman iyi dileklerde bulunarak anıyorum Joseph’i. Çocuklarımın bir çeşit dedesi olarak görüyorum onu. O kadar iyi bir sistem ki herhalde yaklaşık üçbin saatlik bir özel Pilates dersi tecrübesinden sonra şunu gördüm, vücudunda değişiklik olmamış hiçbir müşterim olmadı ve tamamı ders süresi boyunca cep telefonunun varlığını unuttu. Vücutlarında olduğunu bilmedikleri kasları keşfedenler, bir saat boyunca düzenli nefes alıp vermekten kaynaklı rahatlıkla daha önce hayal edemeyecekleri esneklik ve kuvvete ulaştılar.  Pek çoğu artık Pilates müdavimi.

Belirli ilkeleri bulunan ve uygulandığında başarı oranı yüzde yüz olan bir anlayış.

Ne kadar doğru söylediğini kendi gözlerimle gördüm:

“On derste farkı hissedeceksiniz

yirmi derste farkı göreceksiniz

otuz derste farklı bir vücudunuz olacak”

 

UZUN CÜMLE ve (BELKİ BİR DENEME)

Karakolda sabahladım ben bir gece  çok eskiden sanırım üniversite iki ya da üçüncü sınıftaydım kız arkadaşımla kalmıştık mezarlıkların arasından yürüyerek gidilebilen çatı katındaki öğrenci evimizde o günün akşamında Zonguldaktan sevdiğimiz bir ağabeyin İstanbula geldiğini öğrendik hesapta Gökşini izleyecekmiş o zaman sesi daha güzeldi Gökşinin Sultanahmette bir barda şarkı söylüyordu dinlemeye gittik içtik  bir sürü derken gece yarısını çok geçe kalkmaya karar verdik Anadoluhisarına gitmek zor hesap geldi ki bizim Zonguldaklı ağabey ve arkadaşlarının cebi delikmiş birazcık tabi  delikanlılık var bende hepsini karşılamaz ama hesabımdaki az bir parayı çekmek için o Zonguldaklı ağabeylerle Eminönü bankalar caddesine iniyoruz yolda giderken Yetkindi sanırım ağabeyin adı arabanın arka koltuğunun cebinden bir silah çıkardı meğer el yapımı makineyi satmaya gelmiş İstanbula ben o sırada tramvay durağında inip karşıya geçerek bankalar caddesine girdim sağıma soluma bakınarak koşuyor ve Yapı Kredi bankası arıyorum saat ikiyi çoktan geçmiş yanımdan bir polis arabası hızlıca geçerken aniden durdu ve içinden atlayan iki polis beni arabaya yaslayıp aramaya başladılar durumu anlatmak için cüzdanımı çıkardım ve içinden kimliğimi öğrenci belgemi ve aradığım bankanın kartını gösterip durumu anlatmaya çalışırken geç lan geç diyerek attılar arabaya beni gecenin o saatinde Eminönü ve Sirkecinin arka sokakları tenha ve güzel görünüyordu gözüme  açık ama soğuk bir geceydi Ford marka hücreli bir polis minibüsünün yanına geldik  beni alan polisler minibüsün yanında bekleyen polislere banka arayıp koşarken bulduklarını söylerken ben yine hızlıca kimliğimi öğrenci belgemi ve banka kartımı gösterdim hesabı ödeyebilmek için para çekecek bir banka aradığımı söylerken zırhlı minibüsün arkasına koyuldum orası biraz soğuktu ama daha çok kalbim üşüdü ve sanki işler biraz kötüleşiyor gibiydi yalnızlığımı duyumsadım  ama ben bir gece öncesini düşünmeye çalıştım sevgilimle güzel bir gece geçirmiştim ve gerçekten kalbim ısınmaya başlarken bu sefer Eminönü polis karakoluna geldik beni bir odaya aldılar odada bir polis memuru ve Romen bir kadın vardı daktilonun başındaki polis kadına o sıralarda oynanan ve Türkiyenin ilk kez katıldığı Avrupa futbol şampiyonasında rakibi olan Romanyaya nasıl koyacağını el hareketleriyle anlatıyordu tahmin edeceğiniz gibi ben oradaki terbiyesiz polise kimliğimi öğrenci belgemi ve aradığım bankanın kartını gösterip durumu anlattım bana başkomiserin orada olmadığını geldiğinde beni kendisinin sorgulayacağını söyledi siktiroldu gitti bir ara elektrikler kesildi Roman kadın tedirgin oldu hava soğudu ben dün geceyi düşünüp ısındım güzel geceydi çünkü hava aydınlanmaya başladı ve başkomiser geldi bankalar caddesinde ne aradığımı sordu ben kendisine kimliğimi gösterip kendimi tanıttım öğrenci belgem ile öğrenci olduğumu ve nerede okuduğumu gösterip Zonguldaktan gelen hatırlı ağabeylerimizin parası çıkışmadığı için hesabımdaki birkaç kuruşu çekmeme yarayacak banka kartını gösterirken o bana dün akşam bir sürü ihbar geldiğini Eminönü civarındaki bankalara bombalı saldırı yapılabileceğini öğrendiklerini söyledi sanki bıyığının kenarıyla gülüyormuş gibi geldi o sırada giriş kapısının oradan gece beraber olduğumuz arkadaşlardan ve ben indikten sonra arabada parası olmayan ağabeylerle kalan Evrenin sesini duydum beni arıyor ve eşgalimi veriyordu buradayım falan diye önüne çıktım başkomiser bize dikkatli olmamızı ve gidebileceğimizi söyledi Evren dışarıda bana benden birkaç dakika sonra arabadan indiğini ve beni aradığını söyledi bulamayıp geri döndüğünde indiğimiz aracın polisler tarafından arandığını ve silahın bulunduğunu ve ancak hesabı ödeyemeyen gerizekalı ağabeyimizin o silahı polise vererek bu işten sıyrılabildiğini anlattı sabah olmuştu para nasıl ödendi şimdi hatırlamıyorum ben akşama doğru çok özlediğim kız arkadaşımın kaldığı yurda gidiyordum ve aklımda bir gece öncesi vardı

KARANLIĞIN YÜREĞİ – JOSEPH CONRAD

İzlediğim en etkileyici filmlerden biriydi Apocalypse Now. Bakın etkileyici dedim güzel değil! Kimseye kitap önermemeye çalıştığım gibi, film de önermiyorum. Uzun zaman önce bu tarz kişisel zevklere hitap eden ürünlere duyulan ilginin ne kadar farklılık gösterdiğini öğrendim.  Bir de böyle öznelliğin sınır çizgisinde varolmuş işlerin kime tavsiye edildiği çok önemli.

Görünenin arkasında çok büyük bir hikayesi olan, Cappola’nın iyi işlerinden, Marlon Brando’nun on dakika görünüp harikalar yarattığı saykodelik sahnelerle, muhteşem müzikler ve savaşın aslında ne olabileceğiyle ilgili çarpıcı, birkaç kez izlenince farklı farklı yerlerinden yakalanabilen, sinema tarihi için birçok listede yeri olan bir film Apocalypse Now.

Filmle ilgili biraz araştırma yapınca bir uyarlama olduğunu öğrendim; kitabı okuyunca da ne kadar iyi bir uyarlama olduğunu. Geç Victoria döneminin sonunda(1850) Joseph Conrad isimli Polonya asıllı bir İngiliz tarafından yazılmış. Afrika’da sömürülen halklardan Kongo’nun diplerine doğru akan bir nehir boyunca insan psikolojisinin derinliklerine, şiddetin ve dehşetin yani karanlığın kalbine doğru bir yolculuk. Sadece yazıldığı yıllarda değil, sonrasında ve hatta günümüze kadar da etkisini sürdürmüş çeşitli eleştirilere övgülere konu olmuş ve bu etkisi başarılı uyarlamalarla da devam ediyor.

Görünürde medeni avrupalıların kara kıtayı nasıl sömürdüğü ve “vahşi” insana medeniyeti nasıl getirdiğiyle ilgili gibi görünse de beyaz adamın ruhsal yaşantısının gizemiyle ilgili ve bu gizemi derinleştiren bir kısa öykü. Kendisi de bir geminin kaptanı olarak Kongo’da bulunmuş olan Conrad’ın anlatımı çok canlı. Victoria döneminin ağır ağdalı anlatımı değil, aktüel ve gerçek bir dille yazılmış Karanlığın Yüreği.

Eğer kitabı okumayıp filmi de seyretmediyseniz ve niyetlenirseniz, kitaptan başlayın derim. Film Amerika’nın Vietnam savaşına uyarlanmış ve tek başına da çok başarılı-bence.

Şu alıntı hikayeyle olduğu kadar edebiyatla da ilgiliydi:
“Denizci hikayelerinin etkileyici bir yalınlığı vardır ve anlamları ise ceviz kabuğunu doldurmaz. Fakat daha önce de söz edildiği gibi, öykü anlatma merakı bir yana, Marlow alışılagelmiş biri değildi ve ona göre hikayenin anlamı, kabuğun içi değil, tıpkı yakıcı bir sıcaklığın, ya da ay ışığı tayfının aydınlattığı puslu haleler gibi, ortaya çıkardığı hikayeyi sarıp sarmalayan kabuğun dışı gibiydi.”

Şu da çok gerçek gibi:
“Hayattan en fazla kendinizle ilgili bir şeyler öğrenmeyi umabilirsiniz- ki o da çok geç öğrenilir”

SALVADOR DALİ’nin TİYATRO ve MÜZESİ

Eriyen saatler var, tamam. Bıyığıyla sinek yakalayabiliyor, o kadar uzun yani. Bir kadına fena tutukmuş ve Picasso’yu çok kıskanırmış.

Sadece bunları bilir ve zaman zaman alakasız yerlerde duvarlara asılmış uzun ince bacaklı fil ve devasa karınca resimlerini tanıyarak Salvador Dali’ yi biliyor sanırdım kendimi. Hatta sürrealizmin fazla abartıldığını ve Dali ile birlikte parlatıldığını düşünürdüm.

Sadece Dali’nin Tiyatro Müzesini görmek için bile bir dış ülkeden Figueres’e gidilebileceğini düşünüyorum artık ama en akıllıcası, en azından bir İspanya seyahati ve Barselona merkezli bir konaklamada mutlaka görülmeli.

Dali’nin Tiyatro ve Müzesi’nin bulunduğu Figueres için Dali haricinde pek fazla özellik duymayacaksınız, küçük bir kasaba görünümünde. Barselona’dan 1,5 saatte gelen trenden inen hemen hemen herkes kaldırımlarda ki bütün direklerde yazan Dali Tiyatro ve Müzesi oklarını takip ederek zaten kendisi bir sanat eserine dönüştürülmüş müzeye doğru güya acele etmeden ama neredeyse koşturarak gidiyor. Tren Barselona’dan 16€’ya geliyor ve aynı fiyata oraya dönüyor. İlk tren 09:30’da ve dönen sonuncu tren 20:30’da Figueres’ten kalkıyor.

!! Eğer Barselona’da kullanacağınız ulaşım biletlerini internet üzerinden aldıysanız ve kendinizi benim kadar akıllı sanıyorsanız Ana Menü’de ‘Bunlar Oldu’ butonundan biletlerle ilgili tren maceramızı da okuyabilirsiniz!! (Pek Yakında)

Benim blog’umdasınız ve tavsiyelerime kulak vermeniz kaliteli bir müze ziyareti için faydalı olabilir. Dali, sürrealizm ve bu müze hakkında ne kadar bilgi bulabilirseniz okuyun, çünkü konu zaten zor, yani biz şu yaşadığımız gerçek yaşamda bile başımıza gelenleri zaman zaman algılamakta zorlanırken, delilik ile dahilik arasındaki çizgiyi kendi hayatında flulaştırmış bir adamın evine girdiğimizde en azından eserlerinin dönemlerini, etki alanlarını ve işlerini, okuyarak daha iyi anlayabilirsiniz.

Ya da yardımcı olayım, elimde sizin için küçük ama yararlı bilgiler var…  Bu tiyatro ve müze kendisinin ilk sergisini  açtığı yer ve Figueres Belediyesi tarafından daha sonra kendisine bağışlanmış. Uzun yıllar buranın dekorasyonu için bizzat kendisi uğraşmış.

Zaten anlayacaksınız ki binanın kendisi içindekilerin haricinde bir sanat eseri olarak tasarlanmış.

Merkezde bir zamanlar ana sahne olan bölümün önünde bulunan Cadillac kendisine Al Capone tarafından hediye edilmiş. İşte okumanın faydaları: aracın yanında küçük bir kutu var, eğer içine 1€ atarsanız arabanın içinde yağmur yağmaya başlıyor. Bizimle birlikte gezen birkaç turist hüzünlü bir müzikle birlikte aniden başlayan yağmur’dan pek etkilendiler.

Mezarı bu binanın içinde, büyük mezar taşı tasarladığı mücevherlerin sergilendiği odada.

Hayatının büyük aşkı olan kadın,  Dali’nin dahil olduğu, hatta İspanya’da Franco yanlısı açıklamalarından sonra ters düştüğü Sürrealizm akımının iki kurucusundan biri şair ve yazar Paul Eluard’ın eşi. İlk görüşte tutuluyor kadına, herhalde Gala’da ona tutuluyor ki ölene kadar birlikte oluyorlar.

Gala’nın durumu çok değişik değil mi? Yetenekleri fazla gelmiş ve genelden kopup avangart bir akım oluşturmuş ve bu akımın da en yetkin iki sanatçısı olabilmiş adamlarla ilişki kurmuş. Doğruluğu hiçbir zaman kanıtlanamayacak bir dedikoduya göreyse Dali ile Gala hiçbir zaman birlikte olmamışlar, Dali daha çok mastürbatör bir adammış. Ama doğruluğu kanıtlanmış bir bilgiye göre Franco rejimi tarafından bir ağacın altında kurşuna dizilerek öldürülen büyük şair Federico Garcia Lorca ile aralarında dramatik bir aşk yaşanmış.

Bizde,  İkinci Yeni şiir akımının iki büyük ismi Turgut Uyar ve Cemal Süreya ile evlenmiş Tomris Uyar var. Bir de Dali’nin çizdiği Gala’nın resimlerine baktıkça hep gözümün önüne Simon de Beauvoir geldi. Işığı kendi içinde ağır bir kadın imajı yarattı bende. Park Güell’de düzenlenen bir festival sırasında çekilmiş bir kayıtlarını da görmüştüm daha sonra.

‘BelleğinAzmi’ isimli, eriyen saatli meşhur tablo burada değil, ama Gala ile ikisinin cennete doğru yükseldikleri tavan freski muhteşem ve eğlenceli renkleriyle birlikte kocaman bir tavan boyunca burada. Odası olarak dizayn edilmiş yatağının da bulunduğu bölümde İstanbul seyahatinde satın aldığı bir ayakkabı boya sandığı da sergileniyor.

Müzeye hakkını verirseniz, ki bunu hakediyor; en az 3-4 saat geçirmeniz gerek orada. Çıktığınızda ise Figueres sokakları farklı bir gerçeklik perdesinin arkasından görünmeye başlayacak size. O uzun saatlerden sonra dışarı çıktığımda nasıl zihinsel bir sarsıntı geçirdiğimi hissedebiliyorum hala. Hakkında söylenen iyi ve kötü herşeye rağmen kendini gerçekleştirmiş bir adamın gölgesinin istasyona kadar size eşlik ettiğini hissedeceksiniz siz de. Bana derinden gelen bir sesle gitme dedi. Gitmekte kararlı olduğumu anlayınca da yine gel diye fısıldadı.

Not: Müze girişi 12€, ve mutlaka bir katalog almanızı tavsiye ederim. Fotoğrafını çektiğiniz eserleri bir kenarda unutacaksınız. Ama kitaplığınızda bulunan bir Dali Müzesi kataloğu canlı ve kaliteli fotoğraflarıyla orada geçirdiğiniz saatleri hatırlatır hep. 15€.

Peki, hiç olmazsa bir kitap ayracı…

 

AENEAS

Kahramanlık, yurt sevgisi, çetin savaşlar sonunda kazanılan vatan ya da yiğitlik, cesaret hikayeleri anlatan uzun şiirlere epik şiir deniyor. Günümüzde artık çok fazla okunduğunu ve hatta yazıldığını sanmıyorum. Artık şiir ölçüye, dizeye pek sığmıyor.

Aeneas bir yurt bulma, yerleşme ve kuruluş hikayesi anlatıyor. Homeros’un İlyada’sının bittiği yerden başlayarak. İlyada’yı okumayanlar, belki bu destanın anlatıldığı meşhur ‘Troya’ filmini izlemişlerdir. Truvalılar surlardan içeri aldıkları ve bir Grek tuzağı olan atın içinden çıkan askerlerin saldırısıyla yıllarca direndikleri savaşı kaybetmişler ve bir avuç Truvalı kaçmayı başarabilmişti. İşte Aeneas o bir avuç Truvalı’nın önderi ve bir yurt bulmak ve bir yurt kurmak için yapılan mücadelesi anlatılıyor bu uzun epik şiirde. Kurulan yurt tabiî ki ileride Büyük Roma İmparatorluğu olacak.

Eserin yazarı, Roma döneminin en önemli şairlerinden Vergilius. Ben Vergilius’u birkaç ay önce okuduğum, Dante’nin ‘İlahi Komedya’ şiirinde yazara bütün Cehennem bölümü boyunca rehberlik eden kişi olarak tanıdım ve okumaya da böylece karar verdim. Aslında bu büyük yazar, kendinden sonra gelen çok önemli yazarları etkilemiş ve esin kaynağı olmuş. Aeneas’ta öyle bir bölüm var ki, Dante, büyük şiirinin Cehennem bölümünde, yeraltında günahkarların karşıya geçmek için bekleştiği Styix nehri ve sandalcıyı buradan alıntılamış. Tabi adaletsiz olan, İsa’nın doğumundan yirmi dokuz yıl önce ölen Vergilius, sonraki kuşakları bu kadar etkilemesine rağmen, Hıristiyan olmadan öldüğü için, büyük hayranı ve çok büyük ozan Dante tarafından Cehennemin görece daha iyi bir bölümü olan ilk katında bekletiliyor.

Aeneas’ı ve ilkçağlardaki inanç sistemlerini anlayabilmek için Homeros’un dev eseri İlyada’yı mutlaka okumuş olmak ve bazı mitleri öğrenmiş olmak gerekiyor. Zaten kitabın çevirmeni önsözde Türk okuruna bu uzun eserden sadece şiir zevki almaya çalışmasını, ayrıntı, içerik ve özel isimlerin anlamlarına girilmesinin ancak bir altyapı sayesinde mümkün olabileceğini söylüyor(açıkçası bir önsözde çok itici duran bir uyarı ama gereksiz değil). Gerek İlyada, gerek Odysseus ve gerekse çeşitli mitoloji kitaplarını okumuş biri olarak o çağların inanç sistemini, insanların doğada açıklayamadıkları olayları kendi yarattıkları, ete kemiğe büründürdükleri ve insanca duygularla donattıkları tanrılara havale ettiklerini biliyorum. Grek dünyasının en büyük tanrısı, insanların ve tanrıların da tanrısı Zeus, Roma uygarlığı döneminde Jüpiter adını alıyor. Kız kardeşi ve karısı, doğanın, tarımın tanrısı kindar Hera, Juno; denizler tanrısı Poseidon ise Neptünüs oluyor vs. Bu isimleri bilmek, Aeneas destanında insanların eylemleriyle birlikte onların eylemlerine yön veren insancıl tanrıların rolünü de anlamamızda yardımcı oluyor.

Hector, Paris, Helen gibi ismlerin sık sık anıldığı ve sonunda Roma uygarlığının Latinlerle birlikte Truvalılar tarafından köklendirildiği bu ulusal varoluş destanında savaş sahnelerinin anlatımı ise oldukça vahşi ve gerçekçi. Bir şakaktan girip diğerinden çıkarken kafatasını dağıtan ve ılık beyin parçalarını ortalığa saçan mızraklar, bel kemiğini kırarak bağırsakları deşen çift taraflı baltalar aklımda kalan sahneler.

Kahramanlıklar, savaşlar, varolma hikayesi anlattığı için sıkıcı, tek tanrılı inançlar dünyamızdan çok önceleri yaşanmış bir kültürün içinden seslendiği için zor okunan bu eser, konunun meraklılarına önerilir.

Mesela bu tarz yazıların da meraklısı olmayanlar, bu uzun yazıyı Facebook platformunda okuyor mudur? Yoksa bu tarz uzun ve meraklısının ilgisini çekecek yazılar bir blog malzemesi midir?

Hatta bu yazıyı buraya kadar okuyan sevgili okur, sen ne sevgili okursun…

Kitap kapağındaki resim antik bir vazodan alınmış. Acchileus, ölen dostunu taşıyor, Truva surlarının önünde.

İnsan hergün bir parça müzik dinlemeli,

iyi bir şiir okumalı, güzel bir tablo görmeli

ve mümkünse bir birkaç mantıklı cümle söylemelidir.

Goethe

Bu ben

 

2017 yılında kırk yaşını bir geçmişken kendimi bildim bileli kitap okuyorum. Okuduklarım, okuyacaklarımı beraberinde getirdi hep ve ben sonunda yaşadığım dünyaya kitapların kapaklarının ardından bakmaya başladım. Her türden nitelikli edebiyat eseri bana yaşamın değerini, biricikliğini ve hayatın mutlu bitecek iyi bir edebiyat eseri gibi yaşanabileceğini öğretti.

Hayatımı Beden Eğitimi ve Spor Öğretmeni ve Pilates Eğitmeni olarak kazanıyorum. Her yaştan insanla spor, sağlık, beslenme ve sportif motivasyon alanlarında karşılıklı çalışıyor ve etkileşim içinde bulunuyorum. Sporcuların yazın ve sanat dünyasıyla ilgisi pek rastlanan bir durum değildir biliyorum. Edebiyat ve sanatı ruhum için, spor disiplinini ise vücudum ve sağlığım için bir yaşam standartı haline getirmeye çalışıyorum. Bunu yaparken bende birikenleri, yazarak anlatacağım bu platformda bana katılırsanız sevinirim.

Tabi ki yalnız değilim. 13 yaşında Arwen isimli bir kızım ve 3 yaşında Şan isimli bir oğlum var. Ve tabi sadece bu blog değil, bütün yaşantımın en büyük motivasyon kaynağı sevgili eşim Şemsinur ile biz bir takımız. Onlarla da tanışacaksınız.

Haydi başlayalım…