AHMET HAŞİM – BÜTÜN ŞİİRLERİ

Yaptığı incelikli yoruma ‘Şiire başlamanın yaşı yoktur’ diye başlamıştı bir okurum, Arthur Rimbaud’nun Ben Bir Başkasıdır isimli kitabını anlattığım yazımdan sonra. İçimizde güzel duyu uyandıran hiçbir etkinliği, hiçbir ürünü, hiçbir eseri anlamaya çalışmak, keyif alarak izlemek için zaman geç değildir tabi, eğer o eserler gibi bir tanesini kendimiz üretmek istemiyorsak.

Bilmek her zaman önemli oldu benim için. Şiir bilmek ile şiiri bilmeye de önem vermeye başladım son yıllarda. O kadar derin ve sınırları belirlenemeyecek kadar büyük bir sanat ki şiir; şiir bilmek bu sanatın sınır çizgilerine götüremiyor bizi. Salt şiir bilgisine sahip olmak ise şiir okumadan yavan ve yaşam alanı bulunmayan bir bilgi gibi.

Şiir okumaya geç başlamış ve sahip olduğu ulusal dilinin gelişiminden önceki evreye son derece yabancı bir okur olarak şiir bilgisi adına okumaya çalıştığım Ahmet Haşim ve şiirleri, farklı bir okuma deneyimine dönüştü! Şöyle anlatayım:

Değerli bir Türkçe Öğretmeni arkadaşım, Rimbaud üzerine yazdığım yazıdan sonra bana Ahmet Haşim okuyup okumadığımı sordu. Bir Beden Eğitimi Öğretmeni olarak okuduğu kitaplardan kendine kalanları dilinin döndüğünce ve iddiasızca yazan biri olarak, başarılı bir Türkçe öğretmeninden böyle bir öneri almak şiir bilgisine ulaşmak için önemliydi. Kitabı sipariş ettiğimi ve okuma listeme eklediğimi söylediğimde Bahar Hoca, ‘keşke birkaç şiirini içeren bir yayını tercih etseydiniz!’ dediğinde biraz şüphelendim ama, sonuçta Ahmet Haşim’di bu şair. Türk şiirinin önemli, sanatıyla takdir toplamış ve bu devirde de sürekli anılan bir şairi.

Dergah Yayınlarının büyük bir özveriyle hazırlandığı anlaşılan bu kitabı şairin hayatı ve şiiri hakkında bilgilerle başlıyor. Öyle ya, büyük bir şairin bütün şiirlerini toplayabilmenin zahmeti, hakkında söylenenlerin bir araya getirlmesi oldukça zor bir iş.

1887 yılında Bağdat’ta doğduğunu öğreniyoruz şairin ve 1933’te İstanbul’da öldüğünü. Galatasaray Lisesinde okuduğunu, pek çok eğitim kurumlarında eğitim verdiğini ve çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yaptığını da biliyoruz artık. Sert bir dil ve sivri bir yaradılışa sahip olan şairi Abdülhak Şinasi Hisar, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Nurullah Ataç gibi Türk Edebiyatının önemli isimlerinin hep güzel andığını, hakkında büyük bir sanatçı olarak konuşmalarını düşünerek değerlendirebilirim.

Kitabın ilk bölümü tam da sevdiğim gibi, şiir bilgisine yönelik, dönemin şiir anlayışını, ülkenin şiir panoramasını, çeşitli yazarların şiirin türleri hakkındaki yorumlarını içeriyor. Mesela:

Öğretmeni Ahmet Hikmet’in şu görüşü Haşim’i çok etkilemiş,’Bir şiir yazmak için bir fikir düşünülüp mantıki bir kanaat ifade edilirse, bu yazı bir şiir olmazdı. Şiir ancak kullanılan güzel kelimelerin yardımıyla ve ahenkli kafiyelerin sayesinde tatlılaşarak mantığın haricinde bir eda ile hakiki bir şiir olabilirdi’.

Fuad Köprülü’nün Piyale isimli şiir kitabındaki bir şiir için söylediği şu sözler ise, şiir anlayışı ile ilgili başka bir pencereyi işaretledi önümde: ‘Şiirdeki esrarlı güzelliğin anlamla ilgisi olmadığına, ses ve kelimelerin istifinden güzelliğin doğduğuna inananlar Haşim’in şiirini sık sık delil olarak kullanırlar’.

Öyleyse şiirde anlam arayışının değil, söyleyiş ve duyuşun peşinde olan bir anlayıştı bu ve peki ama söyleyecek sözü olan, kitleleri yönlendirme, yüreklendirme, uyarma gibi görevleri de edinen toplumcu şiir için ne düşünülürdü acaba o devirde?

Kitabın sonraki bölümlerini oluşturan şiirlerine sıra geldiğinde daha iyi anlayacağım şu sözler Ahmet Haşim şiirinin anahtarı oldu benim için:

Şairin lisanı anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, musiki ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın, mutavassıt bir lisandır’.

‘Şiirde herşeyden evvel ehemmiyeti haiz olan kelimenin manası değil, cümledeki telaffuz kıymetidir’

Bu alıntıların Haşim özelinde ne kadar doğru ve gerçeği yansıtır nitelikte olduğunu şiirlerini okumaya başladıktan sonra anlamış bulunuyorum. Şiirlerinde anlattıklarını size kendi cümlelerimle onun mısralarından bana kalan hislerle anlatmayı çok isterdim. Ama size ancak, doğayı renklerine ve seslerine ayırarak, onların niteliklerine göre anlatmayı sevdiğini, onu araştıran başka yazarların anlattıklarıyla aktarabiliyorum. Çünkü hiçbir şiirini birkaç mısradan fazlasını anlayarak okuyamadım. Hiçbir şiirinin anlamını kavramaya yaklaşamadım bile. Kitaba başlamadan önce sayfalarını karıştırıp Bahar Hoca’ya anlamını bilmediğim kelimelerin fazlalığından bahsettiğimde bana o da Ahmet Haşim şiirlerini anlam için değil, duyma keyfi için okunabileceğini söylemişti.

Bunu hatırladıktan sonra şiirleri yüksek sesle okumaya başladım ve tek bir kelimesini bile anlamakta zorlandığım şiirler bir ritm ve ahenk kazandı. Gerçekten de daha önce bahsedilen musiki kulaklarıma doldu ve şiir başka bir boyut kazandı.

Bir valide, bir zevc-i mükedder, sonra mübhem

Bir ince çocuk çehresi-ben- muzlim ü ebkem

Bi-his uzanan hastayı durmuş düşünürken

Akşam mütemadi dolarak pencerelerden

Vermişti o sakin odanın hüznüne bir reng

Bir reng-i kuduret ki eder bizleri dil-teng.

‘Hasta İken’ isimli şiirin bu bölümünü bir de yüksek sesle kendinize okumanızı tavsiye ediyorum. Dizelerden yükselen müziksel bir ahengin kulaklarınıza doğru geldiğini ve kelimelerin ancak bu şekilde yerleştirildiği için bu ritmi yakalayabileceğinizi farkedeceksiniz.

İşte Haşim’i bir şairin de ötesinde bir sanatçı mertebesine yükselten özelliği bu oluyor kanımca. Bütün şiirlerinde bu müziksel ahenk var, anlamından bağımsız olarak. Daha önce elimde sözlükle kitap okuduğum oldu ama Haşim şiirlerinde bilmediğim kelimelerin sayısı bildiklerimden o kadar fazla ki, o noktada artık anlam için değil sadece  kulağıma gelen o müziksel ifadeler için okumaya ve şiirlerden keyif almaya başladım.

Ahmet Haşim’in anlatıldığı sayfalarda, gazete köşelerinde yazdığı yazıların toplanmasıyla oluşturulmuş ‘Bize Göre’ isimli bir kitabının da olduğunu öğrenince birden bu kitaba sahip olduğumu hatırladım. Hemen kitabı bulup içeriğini kontrol edince dilinin ya sadeleştirilmiş ya da Haşim’in gazetelerde bu ağır dille yazmadığını farkettim. Daha önce Haşim okuduğumu hatırlamamanın başka bir açıklamasını bulamadım. Avrupa seyahatlerinin, çeşitli toplumsal konularda yazdığı makalelerinin ne kadar özlü ve etkili olduğunu da şimdi daha iyi hatırlıyorum.

Yazın dünyamızın bu eski ama etkili şahsiyetinin şiirleriyle tanışmak, ve sese dayalı bir şiir deneyimi yaşamak eğlenceli, zor ve öğreticiydi. Bu yazı bile çok zor oluşturuldu.

‘En güzel şiirler manalarını kariin-okurun-ruhundan alırlar’ A.H.

SEZEN AKSU İLE DÜET VE HEM DE HAMİLEYKEN

Kapı çaldığında birbuçuk aydır olduğu gibi yine aynı manzarayla karşılaşacağımı biliyordum. Ayakta zor duran, kıvrılıp yatabileceği, uyumadan ama hiçbirşey de yapmadan durabileceği bir köşenin hayaliyle yanıp tutuşan; solgun yüzü ve dudaklarından uçup gitmiş canlılığıyla Şemsinur. Uzun paltosunun sağ cebinde birkaç tane haşlanmış patates olacak, sol cebinde ise naylon bir poşet. İlkindekiler mide bulantısını bastırabilmek, hemen hemen bütün diğer yiyeceklerdeki çeşitli kokular gibi mide kaslarını harekete geçirmeden, beslenme ihtiyacını karşılamaya da yardımcı küçük kurtarıcı patatesler. İkinci cepteki ise kurtarıcı gözüyle bakılan patatesin de işe yaramadığı durumlarda ortalığı batırmamak için küçük bir önlem. İçine kusmakmiçin bir torba. Son zamanlarda patatesi daha az, naylon poşeti daha çok kullanır oldu zavallım. Tam birbuçuk aydır böyle yaşıyor sevgilim. Bir bebeğimiz olacağını öğrendiğimiz günün akşamından beri inanılmaz bir koku hassasiyeti ile. İnsanın uyandığı andan uyuduğu âna kadar sürekli olarak midesinin bulanmasını ben kafamda hayal edemiyorum. Hiçbir zaman tam olarak hayal edemeyeceğimi anladığımdan beridir de vazgeçtim ve sadece üzülebiliyorum onun için. Yalnız, sigara konusuna bir çözüm bulmam gerekiyor, çünkü onu çok zorladığımın farkındayım. Bu aramızda büyük bir sorun. 

Uzun zamandır gitmeyi çok istediği bir konser var bu akşam. Sezen Aksu’nun geçen sene çıkardığı “Şarkı Söylemek Lazım” albümünün akustik orkestrayla seslendirilen ve biletlerini çok önceden güç bela bulabildiği bir konser. Daha kapıda gördüğümde anladım, üç ay önce mutluluktan uçarak aldığı, beraber gideceği Seda ile bir sürü plan yaptıkları konseri izlemeye takatinin kalmadığını. Yarı kapalı gözkapaklarının arasından feri kaçmış gözlerini görünce, hele bir de montunun cebindeki eliyle sımsıkı tuttuğunu bildiğim o lanet olası poşetin varlığı; birkaç dakika önce içtiğim sigaranın kokusuyla, o koku gitsin diye çiğnediğim ağır nane aromalı sakızın kokusunun birleşmesiyle oluşan daha beter koku yüzünden sadece kuru bir hoşgeldin ile karşılıyorum onu, öpemiyorum bile.

Gidemeyeceğim Serkan dedi. Rezil olurum oralarda. Konser sırasında öğürtü tutarsa, ya bir de kusarsam. Yok hayır yapamam dedi. Ah güzelim benim, güzel karıcığım, nasıl bir yük oldu sana bu hamilelik. Çok seveceğin bir bebeği taşırken karnında, böylesi kötü günler geçirmek, belki sadece annelerin kaldırabileceği bir ağırlık.

Ayakkabılarımı giydim, Seda ile beraber ben gideceğim konsere. Biletimiz yanmasın, hem de dinlensin biraz Şemsinur, bu akşam gerçekten kötü görünüyor diye düşünürken onun, kapatmak üzere olduğu kapının ardından kırgın, içli, mahzun bakan gözleriyle karşılaştım. Ben gidemezdim. Gitmesi gerekiyordu bu konsere, ilacı olacaktı bu konser onun, iyi gelecekti; hem kusarsa kussundu, sol cepteki poşet ne güne duruyordu orada, sağ cepteki patateslerden atıştırırsa belki bu sefer  tutardı midesini de, yatıştırırdı bulantısını. Hem Sezen’di be, dinlenmez miydi “Ah İstanbul, İstanbul Olalı”.    

•••••••••

İki aylık hamileyim. Planlanmış bir bebek olmasa da karnımda olduğunu öğrendiğim ilk andan itibaren onu ne kadar çok istediğimi biliyorum. Herşey çok güzel olacak ama şu mide bulantılarım olmasa… insanlar bazen algılamakta zorlanıyorlar ama mesela duvar kokuyor, defter kokuyor, halı kokuyor, heryer herşey kokuyor. Canım Kocacığım beni çok seviyor ama sigarayla ilgili bir tercih yapması gerekecek. Belki şimdi o kadar güçlü değil ama birgün o tercihi yaptıracağım ona. Ha, bu arada midemi en çok, “psikolojiktir!” diyenler bulandırıyor.

Sezen ilk kez o İstanbul şarkısını söylediğinde Serkan askerdeydi. Dinlediğinde çıldıracağını hissetmiş ve keşke dinlemese diye dua etmiştim. Üç ay önce aldım bu konserin biletini ben. Başka bir Sezen delisi Seda ile ne sevinmiştik sonunda bulabildik diye. Özellikli bir konser bu, sadece akustik enstrümanlarla sessizce ve mumlar eşliğinde ve sonuncusu aynı zamanda bu konserlerin. Kapıyı kapatmak üzereydim. Dayanamadı Serkan, döndü geriye, mutlaka gitmelisin, iyi gelecek dedi. İyi ki demiş. 

Zaten ezbere bildiğimiz bütün şarkılara eşlik ettik. Ambiyans muhteşemdi, yarı yarıya karartılmış salonda  Sezen muhteşem şarkılarını biz konuklarla birlikte söylüyor, o inanılması güç samimiyeti ile bizi sanki kendi misafir odasında ağırlıyordu. Orkestranın şefi ve piyanosunun başında Ozan Doğulu müzik yeteneğinin zirvesindeydi. Birbirinden ünlü konuklara arada laf atıyordu Sezen, eğleniyorduk. Midem bulanmıyordu, ne güzeldi. 

Nasıl geçtiğini anlayamadığımız konserin son şarkısı “Ah İstanbul”du. Sezen onunla birlikte hatta ondan daha yüksek sesle şarkıya ortak olan bizlere kızdı bir ara kendi üslubuyla: “aman, hem para verip bilet alıyorsunuz, hem de dinlemiyorsunuz, söylemiyorum işte kendiniz söyleyin” deyince ben usuldan devam eden Ozan’ın piyanosuna uyup şarkıyı söylemeye devam ettim. Kimse söylemiyordu o sırada ve kulak kesildi Sezen hemen. “Öyle yerinden söylemekle olmaz, o kadar kendine güveniyorsan gel de burada söyle” dedi. Kendimi alkışlar arasında sahnede buldum. Ama oraya nasıl gittiğimi hatırlamıyorum. 

Kaç yaşından beri Sezen Aksu dinlediğimi, ülkedeki herkese bir yerinden değen şarkılarının benim hayatıma ilk ne zaman dokunduğunu da hatırlamıyorum. Ama o karşımdaydı, aslında ben onun karşısındaydım çünkü burası onundu, onun konseriydi, sahnesiydi. İlkokuldan itibaren bütün eğitim hayatımda şarkı söylediğim bir sahne olmuştu ve sonra TRT korosuyla hep bir sahne deneyimim vardı ama burası Sezen’in di yahu! Bıraktım ben de kendimi onun sahnesine. 

Adımı sordu, Şemsinur deyince, üzülme dedi benim de annemin adı Şehriban. Üzülmem ki ben zaten, ismimim ben. Ben ona iki aylık hamile olduğumu söyleyince çok şaşırdı ve sarıldı bana sımsıkı. Parfümünün ismini bulmaya çalıştım, kolunun altındaki sırtındaki tombul etleri hissederek sarıldım ama en çok da Sezen Aksu’ya sarıldım. Herkesin yok mudur bir Minik Serçe şarkısı; kör bıçağı, Ünzile’si, gitme’si, sarı odalar’ı ve yüzlercesi daha! İşte ben onların hepsine sarıldım. O bana anlattı, seyircilere anlattı ve şovuna devam etti. Sonra arkama geçti ve bu sefer o sarıldı sırtımdan. Şarkı söylemek lazım dediğinde o muhteşem şarkının ismi hariç bir kelimesini bile hatırlayamadım bir an. Endişelenme dedi bana ve daha sıkı sarılıp yanağı yanağımda birlikte başladık şarkıya “ah İstanbul” diye. Yavaş yavaş kolları gevşedi ve salondaki ikinci serçe ve birincisinden bile minik olarak uçtum o son şarkı boyunca. Ozan’la gözgöze geldiğimde orkestrayla da bir bütün olduğumu, zaten içimde hissettiğim gibi şarkının hakkını da verdiğimi anladım ve uçuşum alkışlarla sona erdi. “Afferin kız, doğurunca gel” dedi Sezen ve korumasını çağırıp beni yerime kadar gönderdi. 

Konser sonrası birçok seyirci yanıma gelip tebrik etti, muhteşem bir geceydi; fiziksel olarak hayatımın en kötü günlerini geçirirken, ruhsal olarak belki en yüksek anlarını yaşadım. 

Gece yarısını geçiyordu kapıdan girerken ve gözümdeki ışığa takıldı Serkan’ın gözleri. Uzun zamandır böyle parlamıyordu biliyorum.

Anlatacağım sevgilim, hepsini anlatacağım…

                             



MURAT YALÇIN – PERA MERA

Beni okuduğum kitaplara gönderen başka kitaplar oluyor genelde; bazen dergi yazıları, araştırma ve incelemeler. On-oniki kitaplık bir bütün halinde satın alıyorum onları ve onları okurken başka kitap isimlerinden oluşan bir liste oluşturup devam ediyorum okumaya.

Bazen listedeki bir kitaba beni gönderenin ne olduğunu hatırlayamadığım oluyor; ne zaman not almışım, hangi kanalla yönlenmişim bu kitaba diye düşündüğüm ve bulamadığım da oluyor. Bu elimdeki kitap onlardan biri. Günümüzde yazılan Türk öyküsünün seyrini, günümüzde yazılan dünya öyküsünden ya da Türk veya dünya romanından pek ayrı tutmadığım için kimler yazıyor, kim nasıl yazıyor, genel durum nedir diye pek yoğunlaşamıyorum ama güzel bir eleştiri ya da anlamlı bir gönderme okuduğumda Türk öykülerinden oluşan bir okuma yapmayı seviyorum.

Murat Yalçın psikoloji bölümü mezunu bir yayıncı ve ülkemizin kültür ve edebiyat alanındaki önemli dergilerinden kitap-lık’ın da editörü. Daha önce yazdığı öykü kitapları ve bir de romanı var. Baştan söyleyeyim, yukarıda bahsettiğim listeye giren yazarlar bazen ilk ve son kez girmiş olurlar oraya ama Murat Yalçın okumalarım devam edecek.

Ben sadece olayın kendisine odaklanan, anlatılanların akışına kapılıp bir nefeste kitabın sonunu bulmaya çalışan bir okur olamadım hiçbir zaman. Polisiye romanlar ve sadece maceralı olayların anlatıldığı kitaplar pek az bir yer tutar kitaplığımda. Ama beni kullandığı dil ile yoran, kantarın topuzunu kaçırmadan, anlatılan olayın yanında nasıl anlatıldığına, dilin kullanımına ve hatta dili genişletmeye, anlamını çoğaltmaya ve düşündürerek bir çeşit beyin cimnastiğine yönlendiren okumaları daha çok seviyorum. 

Pera Mera böyle bir öykü kitabı. Hem Pera kısmında, yani İstanbul’un o eski ve küçük Paris semtinin sakinlerinin, caddelerinin, hanlarının, kültür ekseninin anlatıldığı ilk bölümünde; hem de ikinci bölümdeki, kırsalda yaşanan hayatın doğallığının, doğadalığının, çetinliğinin anlatıldığı Mera kısmında. 

Öykülerdeki dil eski dile hakim olmayan benim için ilk öyküden başlayarak çoğalmaya başlıyor. Anlamını bilmediğim sözcükler çok olsa da, onların cümleye yükledikleri şiirsel tınıyı ön plana alıyor ve cümlenin gelişinden anlamını çözemediklerimi kitabın üçüncü kısmı diye adlandırabileceğim sözlük kısmından ve okumam bittikten sonra öğrenmeye karar vererek devam ediyorum olumaya. Kitap sonuna konan sözlük, bu anlatım dilinin özellikle seçildiğini gösteriyor ve anlatım olanağının bu şekilde genişletilmesini takdir ediyorum.

Dildeki çoğalma, Pera bölümünde daha çok eski alafranga dile doğru, bazen yine kıyı Pera’da kullanılan argo dile doğru akarken, Mera bölümünde halk ağzına, yöre kültürünün biriktirdiklerine ve türkü isimlerine doğru oluyor. 

Zaman zaman ağdalansa da bu geniş dil, anlatılan öykülerde yaşananların sakatlanmasına, sahiciliklerinin aşınmasına neden olmuyor. Hem Pera’da hem de Mera’da içimize dokunan, hayatın içinden gelip gözümüzün önünden geçen hayatlara tanık oluyoruz. 

Öyküler edebi göndermeler içeriyor. Kitap adlarına, eski yeni yazarlara, şairlere; bazen bir mısraya bazen bir türkü ismine veya klasik eser bestecisine yapılan anıştırmalar pek güzel ve yazarın kültür birikiminin de büyük ölçüsünü düşündürdü bana. Kitabın çok küçük dördüncü kısmı da zaten Pera Mera Ezgiliği adını taşıyor ve kitapta adı geçen bütün müzik eserlerinin ve sanatçılarının isimlerini barındırıyor.

Yeni listelerimde yer alacak bir yazar bulmanın ötesinde, okurken bir sürü gönderenle başka kültürel alanlara yönlendiğim, okumalar sırasında sırf verileni değil onun nasıl verildiğine de dikkat etmek zorunda olduğum doyurucu bir öykü kitabına sahip oldum. 

VARLIK – Haziran’17

Feridun Andaç – Adsızlaştırılan Zaman
Flaubert’in Doğuya Yolculuk’u masamda. Elbette onu okumaya başlayacağım. Her gün elli sayfa… Demek ki on günde bitirebileceğim. Buna değer. Bir yazarı sizin kılmanız böyle bir şey sanki! Yani zamanınızı ona vermek… Onunla bir yolculuğa çıkmak.

MARCEL PROUST – MAHPUS

Edebiyat gardırobundan giysi seçerken beni en çok heyecanlandıran, üzerime almayı özlemle beklediğim ama çabucak eskimesin diye hayatımın hatırı sayılır bir bölümüne yaydığım o frak giyme töreninde sıra. Kayıp Zamanın İzinde ciltlerinin beşincisi ile vedalaştım. Diğer iki cildi de bittiğinde dünya edebiyatının zengin gardırobundan, ender güzellikte ve ağırlıkta elbiseler seçebilmiş şanslılar sınıfına sokacağım kendimi. O büyük dolabın içinde, biz okurların kullanımına bırakılmış çeşit çeşit giysinin belki en nadidelerinden birini üzerine oturtabilmiş, onu taşıyabilmiş biri olarak Kayıp Zamanın İzinde eseri, benim hayatım boyunca okumaktan en çok zevk aldığım ve ruhumun okuma hazzı ile ilgili beni en çok tatmin eden eseri olarak yerini alacak.

Yedi ciltlik dev eserin okumalarının bitmesi Kayıp Zamanın İzinde olayının bitmesi anlamına gelmiyor tabi. Yayınlandıktan yıllar sonra bugün bile Fransızların haklı bir övünç kaynağı olan bu eserle ilgili binlerce sayfalık araştırmalar, incelemeler yayınlanıyor. Ülkemizde de Mehmet Rıfat’ın ‘Marcel Proust ya da Bir Roman Yaratmak’ isimli kitabı, büyük yazarın bu dev eseri yazarken çıkış noktasını, etkilendiklerini, ruh dünyasını ve çeşitli şifreleri anlatması bakımından oldukça faydalı. 

Paris aristokrasisinden yazar olmak isteyen bir adamın, aristokrasi ve sosyete hayatı içinde, yakın çevresinde yaşanan olayları anlattığı genel çerçevede ilişkiler, sosyal hayat, sanat, sosyete insanları, bilim, psikoloji gibi sürekli açılan ve açıldıkça derinleşen, derinleştikçe ayrıntılar denizine dönüşen bir anlatı var. Yazar bir davette gördüğü bir kadının üzerindeki elbisenin desenlerindeki bir çiçek işlemesinden bir şehrin kıyısındaki tarlada rüzgarla savrulan ekinlere, aynı rüzgarın sallayamadığı ama duvarlarını yalayarak geçtiği bir kilisenin çan kulesinin tepesinden görülen ufukta yelkenlerini açmış bir yolcu gemisinin, karaya çıkmayı özlemle bekleyen yolcularına kadar gidip birkaç sayfa sonra geriye aynı davete geri dönebiliyor.

Müziksever olduğu ve aynı zamanda derin bir müzik bilgisine sahip olmanın yanında, müziği bu kadar derinden hissedip onun ruhumuzda bıraktığı etkiyi böylesine edebi anlatabilen başka bir insanın olabileceğini düşünemiyorum. Roman içinde bolca geçen konser ve müzik dinletileri için yazdığı yorumlar müzik dinlemenin anlamını her zaman genişletmiştir benim için. Kulağımızla duyduğumuz bir melodiyi böylesi anlatabilmek, anlatı sanatının çok başka bir zirvesini ifade ediyor benim için.

Proust felsefe okumuş ama insan psikolojisi üzerine olan hakimiyeti benim gözümde genç bir bilge yapıyor onu. Anlattığı insanlar üst sınıfa mensup ve ortamlar hep bu sınıfın davranış ve yaşayışlarına göre dizayn edilmiş. Ama insan ruhunun değişmezliği, kendisinin insan için söyleyebilecekleri ve olaylara büyük insanlığın ortak psikolojisiyle yaklaşımı çok değerli. Eşcinsel dünyanın yaşayış ve davranış biçimleri herhalde pek az eserde bu kadar açık, anlaşılır ve kendi doğallığı içinde anlatılabilmiştir. O dönemde kendini yazması tabi ki beklenemez ama roman kişileri aracılığıyla içinde bulunduğu o dünyanın anlatımı zamanını aşan nitelikte.  

Ana konu çevresinde sürekli açılan, açıldıkça açılan ama sonra tekrar konuya dönerek anlatımın devam ettiği yapı, süslü anlatımıyla zaman zaman ağırlaşabiliyor. İşte burada okurun içindeki o tatlı, naif, tek derdi okumak ve okurken ruhunun tam da tanımlayamadığı başka bir yerinden seslenen küçük çocuk devreye girer. O okuma çocuğu zaman zaman ucunu kaçıracak kadar uzun cümleler içinde, bir rengin bir tablodaki fırça darbesiyle oluşmuş başka bir tonunun anlatımıyla coşan bir ruh haline sahiptir. Marcel Proust kitapları içlerinde o çocuğa sahip olanlar için bir servettir. Kitaplıklarının en özel yerlerindedir Kayıp Zamanın İzinde ciltleri.

Ben bu eserin tamamını bitirdiğimde kendimi bir edebiyat seçkini ilan edeceğim.

Beşinci cilt olan Mahpus isimli kitap yazarın gönlünü kaptırdığı Albertine isimli genç kızı evinde konuk ettiği ve bu konukluğun yazarın kıskançlığı yüzünden bir anlamda mahpusluğa dönüştüğü dönemi anlatıyor. Anlatıcı yazarın kıskançlığının boyutları, insan psikolojisi ve kıskançlık hissinin yarattığı bütün yönleriyle o kadar ayrıntılı anlatılıyorki, zaman zaman tekrarlara düşerken, zaman zaman da böylesi bir gerçekliğe ulaşılabilmiş olması şaşkınlık yaratıyor. Kitabın yarısı boyunca kendi cinsine yakınlık duyan ve kadınlarla cinsel ilişkiye girdiği yazarımız tarafından daha öncesinden bilinen Albertine’in elde tutulma çabalarına, kıskançlık nöbetlerine, sevgi gösterilerine ve yakalanabilen ve yakalanamayan yalanlara tanık oluyoruz. İkinci bölüm ise her ciltte mutlaka gerçekleşen bir davette yaşananlardan oluşuyor. Davete katılanlar, onların sosyal konumları, ilişkileri, art ilişkileri, giysileri, düşündükleri, konuştukları uzun uzun ve ayrıntılarla süslenmiş şekilde gözlere de hitap eden bir okuma zevkine dönüşüyor. 

Hayatın her durumuna zerafet ve incelikle yaklaşan; bunun gibi daha onlarcasını barındıran kitaptan küçük ve etkili bir alıntıyla bitireyim;

‘Herşey bir yalandı, ama bu yalana kendi ölümümden başka bir çözüm aramaya cesaretim yoktu.’

 

 

ANTONİN DVORAK – 8.&9. Symphony

Dvorak’ın hayatını araştırırken onun hep bir mücadele insanı olduğunu düşündüm. Zor şartlarda, çalışmak zorunda olan insanların evladı olarak ve şehir hayatından uzak bir köyde doğduğunu, bazı büyük besteciler gibi doğuştan gelen üstün yeteneklerle değil, geliştirmesi gereken becerileriyle azimle mücadele ederken düşündüm. Bohemyalıydı ve tarihi şartların ulusları uyandırmaya başladığı, ulusal ruhun imparatorluklara duyulan aidiyeti sarstığı yıllar. 1841’de Avusturya İmparatorluğu sınırları içinde doğmuş Anton. Küçük yaşlarından itibaren yaylı sazlara olan ilgisini, çalarak ve kendini sürekli geliştirerek devam ettirmiş. Konservatuarı çok iyi bir dereceyle bitirdikten sonra, diğer eserlerinin yanında tarihsel bir kahramanlık ve savaş şiiri, ona ülkesi dışında da bir ün kazandırmaya başlamış. Himnus adlı bu eserden sonra, ülkesinin manevi şahsında ve Çekoslovak ruhunu canlandıran Sloven Dansları ile milli kahraman düzeyine yükselmiş. 

Yaklaşık iki yıl önce eşimin de soprano koristlerinden biri olduğu İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası Korosundan dinlediğim Dvorak’ın Stabat Mater isimli ağıtsal eserinin hikayesi ise duygulandırdı beni. Henüz çok küçükken kaybettiği kız çocuğunun ardından yazılmış bu eser, dinleyen kulaklara bir kaybın acısını ve bir babanın suskun feryadını anlatır. 

İlginç bir bağlantı kurdum, bizim yazın dünyamızda yaşanan bir olay ile Dvorak’ın Almanya seyahati sonrası yaşadıklarıyla. Anton çeşitli burslarla gittiği Almanya’da hayranı olduğu Brahms’la tanışır ve belki de onun önerisiyle, o zamana kadar daha yakından araştırma fırsatı bulamadığı Beethoven’ı da iyice öğrendikten sonra, yazdığı senfonileri yakar (bizim 9. senfoni dediğimiz eser aslında onun yayınlanmış 5. senfonisidir). Bana hatırlattığı ise Bursa hapishanesinde Nazım Hikmet’in Orhan Kemal’in şiirlerini okuduktan sonra onu düzyazıya yönlendirmesi oldu. Orhan Kemal, sonrasında yazdığı öykü ve romanlarla Türk yazın tarihinde unutulmaz ve çok değerli bir yere gelmiştir. Anton Dvorak’ta birçok türde eser veren, kendi ulusunun gönlündeki tahtının da haricinde dünya sanat tarihinde de önemli bir yere sahip olmuştur. 

Sloven danslarındaki yerel ruhun aksine, zaman zaman hissedilse de bu yerellik, 8. Senfoni de yerini daha evrensel bir müziğe bırakıyor. Beethoven etkisinin hissedildiği eser, belki onun müziği kadar orkestral derinliğe sahip olmayabilir ama söyleyecek sözü olan, zaman zaman yükselen ve zaman zaman da sakince akan bir ritme sahip.

Antonin Dvorak göstermiş olduğu başarılarla yurt dışından da teklifler almış ve bunları değerlendirmiştir. İngiltere ve Almanya gezileri bunlara örnektir ama en radikali yeni kurulan New York Ulusal Konservatuarından aldığı davettir. 1892 yılında geldiği bu ülkede de kısa sürede sevilmiş, başarıları değerlendirilmiş ve kurumun müdürlüğüne getirilmiştir. Bu ülkede yaptığı araştırmalar ve folklor incelemeleri Amerikan müzik tarihi açısından da önemli yer tutmaktadır. Orada bulunduğu dönemin bir ürünü olan 9. Senfonisi, Amerikan yerlilerinin yerel müziğini batı müziği normları içinde ustaca harmanladığı ve özellikle efsanevi Allegro con fuoco adlı son bölümüyle büyük bir eserdir. Üçüncü bölüm Beethoven’a saygının dozunu yükseltmiş, büyük bestecinin 9. Senfonisine saygı duruşu niteliği kazanmıştır. Dvorak’ın üç yıl süren Amerika yolculuğunun bakiyesi dünya müzik tarihine bıraktığı “Yeni Dünya’dan” ismi verilen bu senfoni olmuş ve kendisi çok sevdiği vatanına geri dönmüştür. 

Rafael Kubelik yönetimindeki Berlin Filarmoni Orkestrasının tertemiz kaydından dinlediğim bu iki eser, Dvorak’ın müziğini tanımak ve yönelimlerini anlamak için bir anahtardır tabi ama kendisini ulusunun gözündeki yüksek mertebeye taşıyan Sloven dansları ve senfonik şiirlerini de değerlendirmek gerekir. 

Ülkesi için yapmaya çalıştığı işlerden biri olan ve kendisinin 1904 yılında düzenlediği ilk müzik festivalinin açılış gününde bir beyin kanaması geçirerek hayatını kaybetmiştir. Hatırası ulusunun kalbinde hâlâ canlıdır ve ulusal bir kahraman rolündedir.

VARLIK – Mayıs ’17

Nilgün Tutal 

 Post-Gerçek: Şeytanla İmzalanan Yeni Sözleşme

Demek ki post-gerçek kısaca şunu ifade ediyor: gerçekle, insan zihnindeki yansımasının birbirinden kopması; kimsenin tanıklığında olaysal ya da olgusal olana sadık kalma derdinin kalmaması; olgusal olanla bağlantılı gerçeğin, kendi hakikatinde artık ifşa olamaması.

Sarphan Uzunoğlu

Keyes’in Gözünden Post-Gerçek: Görmezden Gelinen Yalanlar Çağı

Bugün her bilginin erişilebilir olduğu demokratik toplumlarda eğitim durumunuz, geçmişiniz gibi konularda yakalanmadan yalan söylemeniz imkansızdır; ama burada asıl söz konusu olan, toplumun yalanla ilgili düşüncesidir. Toplum bir hikayeyi satın almaya karar verdiyse iadesini yapması nadir bir durumdur. Aslında gerçek sonrası, tam bu aşamada başlar. Toplum yalana ortak olduğunda, hatta yalandan artı değer elde etmeye başladığında.

TED CHIANG – GELİŞ

Kitap kapaklarının satışları arttırıp arttırmadığı ile ilgili araştırma ve incelemeler, ya da böyle bir ilişkinin olabilme ihtimali bile bir gerçek okur için çok anlamlı ve önemli değildir sanırım. Çünkü bana göre ‘Sodom ve Gomora’nın YKY baskısının kapağı çok kötüdür ama içeriğinin hazzı gerçekten Sodom ve Gomorra’da yaşananlara eşdeğer olabilir.

Monokl Yayınlarının elimizdeki kitabının kapağı da yakınlarda vizyona girip hem de oscar kazanmış bir filmin afişini kullanarak ilgi çekmek ve satış rakamlarını biraz daha yukarılara çekmek için tasarlanmış. Filmi seyreden ama sadece bu filmin hikayesini ve benzeri birkaç bilimkurgu hikayesi daha okumak isteyen ortalama okurun, bu kitap toplamından keyif alacağını sanmıyorum.

Çünkü öyküler sadece gelecekte geçen, gelişen teknolojinin dünyamızı sürüklediği ütopik ya da distopik sonuçların aktarıldığı projeksiyonlardan oluşmuyor. Çok daha derinlikli, okunması zor ve bilimsel altyapısı olan zaman zaman felsefik ve sosyolojik durumlarında aktarıldığı alışılmadık öyküler.

Yazar Ted Chiang, Amerika’da doğmuş bir Çinli. Yazılım dünyasıyla meşgul olması bilimkurgusal edebiyat türünde eserler vermesini olağan hale getirebilir ama o bu türü öykü formunda yazarak yazın sanatı konusunda da yetkinliğini gösteriyor. Gerçekten de başarılı bilimkurgu yapıtların çoğunun roman formunda olduğunu düşünürsek, öykü türü ile gelecek dünyasının anlatılabilmesi özel bir yetenek gerektirir. Çok az sayıda öykü yazmış şimdiye kadar Ted Chiang. Ama eserleri o kadar çok beğeniliyor ki, şimdiden bir bilimkurgu efsanesi olarak nitelendiriliyor. Bilimkurgu dalında verilen çok saygın birçok ödüle sahip.

Öykülerinde bu yeteneği hemen göze çarpıyor. Dil ile uğraştığı, onun sınırlarını zorladığı, evrende başka formlarının da olabileceği düşüncesini anlattığı öykü, oscarlı Arrival filmine uyarlanmış. Filmi izlemedim ama kitaptaki diğer öyküler en az bu öykü kadar etkileyici. Hatta bana kalırsa filmlere uyarlansa muhteşem filmler yapılabilecek konular var. Animasyon da dahil.

Anlatım dili sanıyorum yazarın bilim ve teknoloji dünyasına olan yakınlığı ve altyapısı nedeniyle kitabın bütününde ayrıntılara girip biraz durağanlaşabiliyor ve ritmini kaybedebiliyor. Ortalama okurun kitaptan uzaklaşabileceği yerler tam da buralar işte -kapak ta bu yüzden bir sinema filmi afişi olarak düzenlenmiş. Ancak bu ayrıntılar okurun da hikayenin atmosferine girmesini sağlıyor ve bir yandan sürekli olarak aslında orada olanları düşünüyorsunuz. Orada olanlar ise, hikayenin içeriğinden kendiniz biraz yukarıya çekip daha ana hatlarıyla bakınca sıradan bir anlatının çok ötesine geçiyor.

Mesela Babil Kulesi’ne tırmanıyorsunuz. Ne için biliyor musunuz? Artık sona gelmiş kulenin tepesinden gökkubbeye bir delik açmak ve gökten sonrasına da uzanmak için. Ama oranın nereye çıkacağını öykünün sonunda kendiniz okuyunuz. Hiç tahmin edemeyeceğiniz bir yer!

72 harfin çeşitli dizilimleriyle oluşturulan sözcüklerle kilden yapılmış insan benzeri aletlere iş yaptıran bilim adamlarının, yok olacak insan neslini bu teknikle kurtarmaya çalıştıkları hikaye, eski dinsel bir öğretiden esinlenmiş. Sözün önemi, üzerimizdeki tanrısal gücü ve tanrının yaratıcılığına ortak olabilmenin yolu olarak bir dil öyküsü aynı zamanda.

İnanç dünyasını masaya yatırdığı, inananları, inanmayanları, yarı inananları, inanmak üzere olanları, inanmayı bırakmak üzere olanları, dünyaya geldiklerinde gözle görülebilen ve enerjileri nedeniyle doğal afetlere, yangınlara, fırtınalara, sellere ve bir sürü ölümlere yol açan meleklerin olduğu fantastik hikaye ise benim favorilerimden oldu. Düşünsenize, dünya üzerinde maddi olarak tanrısal ışığa maruz kalacağınız, gerçek bir melek görebileceğiniz ve aracınızla bu meleğin daha yakınına yaklaşma fırsatınızın olduğu ve cennetten bir anlığına süzülen ışığın içinde arınabileceğiniz hac yerleri var.

Peki beyninizde yapılan küçük ve basit bir işlemle insanların fiziksel güzelliklerinin artık farkına varamayacağınız bir yaşam düşünün. Medya ve kozmetik sanayisinin pompaladığı güzellik anlayışının çöküntüye uğratıldığı ve isteyen her insanın artık çeveresindekilerin veya reklam sektöründen beynine boca edilen güzelliğin önemini kaybetmesi çok değişik değil mi? Karşınızda tescilli bir dünya güzeli var siz onun ne kadar güzel bir kadın olduğunu anlamıyorsunuz. Ya da çok yakışıklı bir adam var ve siz sadece haberleri tartışıyorsunuz. Kaliagnozi denen bu yöntemle birlikte toplumda meydana gelebilecek değişiklikler, güzellik kavramının günümüzde nasıl algılandığı ve nasıl manipüle edildiğimizle ilgili muhteşem bir öykü.

Kitaplığımı kontrol ettiğimde bilimkurgusal yönden biraz zayıf kaldığını görüyorum. En son Mülksüzler’i okumuşum. Fahrenheite 451 ve tabi Cesur Yeni Dünya en başlıcaları.

Sözün basit veya karmaşıkça süslenmesiyle oluşturulmuş kitaplara aşk                 derecesinde düşkün biri olarak, böylesi kaliteli ve altyapısı kuvvetli bilim-kurgukitaplarına da raflarımda yer var tabi.

HÜSNÜ ARKAN – Mino’nun Siyah Gülü

Buğulu bir sesti benim için Hüsnü Arkan ve o meşhur şarkıyı duyduğumda, bir kuşun konduğu badi parmağının olsa olsa serçe parmak olabileceğini düşünürdüm. Annem bana hiçbirşey için ‘sevdadandır’ demedi küçükken, sonra ben büyüdüğümde yine demedi ama o olanların hep sevdadan olduğunu bilip üzüldü benim için.

Sonra ben Hüsnü Arkan şarkıları duymaya başladım yeniden. Yazarı veya seslendireninden önce içinizde titremeye müsait ne kadar duygu teli varsa titreten, müziğiyle sesiyle, kaybettiğinizi özleten, yanınızda olanı yeniden sevdiren şarkılar. Sözleriyle seven yüreklere ah ettiren, güzel sözlerle dolu çok anlamlı ve güzel şarkılar.

‘Soyunsun gün, sarsın geceler’ sözünün değişik anlamlara çoğaldığı günlerden birinde öğrendim kitaplarının da olduğunu ve okumaya karar verdim.

Okuduğum Mino’nun Siyah Gülü isimli kitabı 6 Mayıs günü bitirdim. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan veYusuf Aslan’ın idam edildikleri günün yıldönümünde biten bu içtenlikli romanın kahramanlarından biri ’80 ihtilali sonrası, darbe yönetimi tarafından üzerine uyduruk bir suç atılarak asılan Hasan. Hasan’ı idama götüren süreç, aynı zamanda ülkenin kaderinin de değiştiği ’60 ihtilali ve askerin ülke yönetiminde belirleyici olmak için nasıl istekli olduğu, özellikle yetmişli yılların sonlarında üniversite gençliğinin sol mücadeleyi nasıl taşıdığı, kitap boyunca akan iki ana damardan biri olarak veriliyor.

Diğer damar ise özgürlüğünü hayatındaki herkesten yüksek bir yere koyan; yaşamı, ancak onu doyasıya yaşayarak, içinden geldiği gibi davranarak anlamlandıracağını bilen bir deli kadının aşkıyla akıyor. Kendinden büyük ve evli bir adama aşık olup onu da kendine aşık eden Münevver’in hayatını, çevresindekilerin yaşantılarını, ülkenin bir darbeden bir darbeye sürüklenirken, gencecik ve vicdanlı çocukların nasıl katledildiklerini, bir kadının, üzerindeki sosyal baskıya rağmen kendini sanatla ve özgürlüğüyle nasıl var ettiğini  çoğunlukla kadınların ağızlarından okuyoruz.

Kitabı benim için daha da değerli hale getiren ise, ondan aldığım şarkı dinleme hissi ve bir şarkıyı dinlerken bizi çok etkileyen bir mısrasının içimizde bıraktığı tadı hissetmem oldu. Gerçekten de belki konu çok işlenmiş olabilir Türkçe romanda ama Hüsnü Arkan’ın şarkılarına da yansıyan söz duyarlılığı beni çok etkiledi. Kitapta farklı yaşlarımda yaşadığım duygusal durumları açıklayan, o duyguların yüzdüğü anlamlar denizinde sorduğumu hatırladığım sorulara cevaplar buldum. Ya da okuduklarım, o zamanki deli ve cevapsız sorularıma verip vermediğimi hatırlamadığım güzel ve yerinde, tatmin edici cevaplardı. Bugün bile ne kadar çok sorum olabileceğini okudum; cevaplarını bildiğimiz ama soru kısmını boş bıraktığımızı hatırlatan sözler okudum. Hem de duygusal; o eski zamanlarda duysaydım da çok hoşuma gideceğini bildiğim, beni çok etkileyecek cevaplar. Şarkılar gibi tıpkı. Hangimizin yaşadığı aşkın bütün ümitsizliğini bulduğu, defalarca dinlediği bir şarkısı yoktu ki. 

İçinde, gencecik insan kayıpları nedeniyle, arkada kalan insanların omuzlarında hayatları boyunca taşıdığı bir yıkıntının varlığına rağmen, kalabalık aile yaşantısının, kır hayatının, özgürlüğünü elde edememiş ve elde etmiş kadınların bulunduğu dokunaklı bir kitap bu.

Benim tuttuğum onlarca sözden biri de şu olsun:

‘İki taraftan biri acı çekmedikçe buna aşk demiyorlar’

 

 

VARLIK Nisan-17

Milan Kundera – Yavaşlık

Varoluşun matematiğinde, yavaşlık yaşamanın, hız ise unutmanın yoğunluğu ile doğru orantılıdır.