AENEAS

Kahramanlık, yurt sevgisi, çetin savaşlar sonunda kazanılan vatan ya da yiğitlik, cesaret hikayeleri anlatan uzun şiirlere epik şiir deniyor. Günümüzde artık çok fazla okunduğunu ve hatta yazıldığını sanmıyorum. Artık şiir ölçüye, dizeye pek sığmıyor.

Aeneas bir yurt bulma, yerleşme ve kuruluş hikayesi anlatıyor. Homeros’un İlyada’sının bittiği yerden başlayarak. İlyada’yı okumayanlar, belki bu destanın anlatıldığı meşhur ‘Troya’ filmini izlemişlerdir. Truvalılar surlardan içeri aldıkları ve bir Grek tuzağı olan atın içinden çıkan askerlerin saldırısıyla yıllarca direndikleri savaşı kaybetmişler ve bir avuç Truvalı kaçmayı başarabilmişti. İşte Aeneas o bir avuç Truvalı’nın önderi ve bir yurt bulmak ve bir yurt kurmak için yapılan mücadelesi anlatılıyor bu uzun epik şiirde. Kurulan yurt tabiî ki ileride Büyük Roma İmparatorluğu olacak.

Eserin yazarı, Roma döneminin en önemli şairlerinden Vergilius. Ben Vergilius’u birkaç ay önce okuduğum, Dante’nin ‘İlahi Komedya’ şiirinde yazara bütün Cehennem bölümü boyunca rehberlik eden kişi olarak tanıdım ve okumaya da böylece karar verdim. Aslında bu büyük yazar, kendinden sonra gelen çok önemli yazarları etkilemiş ve esin kaynağı olmuş. Aeneas’ta öyle bir bölüm var ki, Dante, büyük şiirinin Cehennem bölümünde, yeraltında günahkarların karşıya geçmek için bekleştiği Styix nehri ve sandalcıyı buradan alıntılamış. Tabi adaletsiz olan, İsa’nın doğumundan yirmi dokuz yıl önce ölen Vergilius, sonraki kuşakları bu kadar etkilemesine rağmen, Hıristiyan olmadan öldüğü için, büyük hayranı ve çok büyük ozan Dante tarafından Cehennemin görece daha iyi bir bölümü olan ilk katında bekletiliyor.

Aeneas’ı ve ilkçağlardaki inanç sistemlerini anlayabilmek için Homeros’un dev eseri İlyada’yı mutlaka okumuş olmak ve bazı mitleri öğrenmiş olmak gerekiyor. Zaten kitabın çevirmeni önsözde Türk okuruna bu uzun eserden sadece şiir zevki almaya çalışmasını, ayrıntı, içerik ve özel isimlerin anlamlarına girilmesinin ancak bir altyapı sayesinde mümkün olabileceğini söylüyor(açıkçası bir önsözde çok itici duran bir uyarı ama gereksiz değil). Gerek İlyada, gerek Odysseus ve gerekse çeşitli mitoloji kitaplarını okumuş biri olarak o çağların inanç sistemini, insanların doğada açıklayamadıkları olayları kendi yarattıkları, ete kemiğe büründürdükleri ve insanca duygularla donattıkları tanrılara havale ettiklerini biliyorum. Grek dünyasının en büyük tanrısı, insanların ve tanrıların da tanrısı Zeus, Roma uygarlığı döneminde Jüpiter adını alıyor. Kız kardeşi ve karısı, doğanın, tarımın tanrısı kindar Hera, Juno; denizler tanrısı Poseidon ise Neptünüs oluyor vs. Bu isimleri bilmek, Aeneas destanında insanların eylemleriyle birlikte onların eylemlerine yön veren insancıl tanrıların rolünü de anlamamızda yardımcı oluyor.

Hector, Paris, Helen gibi ismlerin sık sık anıldığı ve sonunda Roma uygarlığının Latinlerle birlikte Truvalılar tarafından köklendirildiği bu ulusal varoluş destanında savaş sahnelerinin anlatımı ise oldukça vahşi ve gerçekçi. Bir şakaktan girip diğerinden çıkarken kafatasını dağıtan ve ılık beyin parçalarını ortalığa saçan mızraklar, bel kemiğini kırarak bağırsakları deşen çift taraflı baltalar aklımda kalan sahneler.

Kahramanlıklar, savaşlar, varolma hikayesi anlattığı için sıkıcı, tek tanrılı inançlar dünyamızdan çok önceleri yaşanmış bir kültürün içinden seslendiği için zor okunan bu eser, konunun meraklılarına önerilir.

Mesela bu tarz yazıların da meraklısı olmayanlar, bu uzun yazıyı Facebook platformunda okuyor mudur? Yoksa bu tarz uzun ve meraklısının ilgisini çekecek yazılar bir blog malzemesi midir?

Hatta bu yazıyı buraya kadar okuyan sevgili okur, sen ne sevgili okursun…

Kitap kapağındaki resim antik bir vazodan alınmış. Acchileus, ölen dostunu taşıyor, Truva surlarının önünde.

İnsan hergün bir parça müzik dinlemeli,

iyi bir şiir okumalı, güzel bir tablo görmeli

ve mümkünse bir birkaç mantıklı cümle söylemelidir.

Goethe

Bu ben

 

2017 yılında kırk yaşını bir geçmişken kendimi bildim bileli kitap okuyorum. Okuduklarım, okuyacaklarımı beraberinde getirdi hep ve ben sonunda yaşadığım dünyaya kitapların kapaklarının ardından bakmaya başladım. Her türden nitelikli edebiyat eseri bana yaşamın değerini, biricikliğini ve hayatın mutlu bitecek iyi bir edebiyat eseri gibi yaşanabileceğini öğretti.

Hayatımı Beden Eğitimi ve Spor Öğretmeni ve Pilates Eğitmeni olarak kazanıyorum. Her yaştan insanla spor, sağlık, beslenme ve sportif motivasyon alanlarında karşılıklı çalışıyor ve etkileşim içinde bulunuyorum. Sporcuların yazın ve sanat dünyasıyla ilgisi pek rastlanan bir durum değildir biliyorum. Edebiyat ve sanatı ruhum için, spor disiplinini ise vücudum ve sağlığım için bir yaşam standartı haline getirmeye çalışıyorum. Bunu yaparken bende birikenleri, yazarak anlatacağım bu platformda bana katılırsanız sevinirim.

Tabi ki yalnız değilim. 13 yaşında Arwen isimli bir kızım ve 3 yaşında Şan isimli bir oğlum var. Ve tabi sadece bu blog değil, bütün yaşantımın en büyük motivasyon kaynağı sevgili eşim Şemsinur ile biz bir takımız. Onlarla da tanışacaksınız.

Haydi başlayalım…