Engin Geçtan – Hayat

Kitabın yayınlandığı 2002 yılı, ülkemizde Kuantum fiziğinden bahsetmek için biraz erken. Üstelik nefes alıp verdiğimiz, çoğunlukla içinde debelendiğimiz yaşamı anlamak ve açıklamak için atom altı dünyanın kafa karıştıran ama heyecan verici bilgilerinden faydalanmak o tarihte ilerici bir hareket. Biz insanlar alıngan benliğimiz, kıskançlık nöbetlerimiz ve parçalayıcı hırslarımızla dünya sanki bizim çevremizde dönüyormuş gibi yaşarken, kuantum etkisi denen atom altı hareketlilik ve huzursuzluk kimin umurunda. Dünyayı, parçaları birbirinden ayrılamayacak bir bütünsellik içinde algılamamız gerektiği konusunda bilimin ulaşabildiği son bilgilerden faydalanan yazar, bilimciliğe ise soğuk yaklaşıyor.

Engin Geçtan, psikoloji biliminin eğitimini alarak psikanalitik alanda uzun yıllar çalışmış ve mesleki anlamda yazın dünyasına da katkıda bulunduğu üretken bir yaşam sürmüş. Tek bir kitabını okuyarak genellemeler yapmak doğru olmayabilir ama mesleği içinde geçirdiği değişim, gelişime açık ve gündeme ilişkin ilgisi, onu batı dünyası yapımı olan bir alan içinden uzaklara yöneltmiş. Bugün doğu dediğimiz ama farkında olmadan batıdan, batı düşüncesinden, batı kültüründen kerteriz aldığımız doğu dünyası, onun düşünsel evreninde batının içinde bulunduğu son durumdan daha fazla yer kaplıyor. Doğunun penceresinde, doğudaki çeşitli ve rengarenk kültürlerin arketiplerinde bugün iç dünyası yıpranmış, depresyonun, bencilliğin, şişik egoların, narsisizmin pençesindeki insan psikolojisinin ilaçlarını arıyor. Binlerce yıldır uygulanan doğu öğretilerinin bütünsellik anlamında Kuantum fiziğini olağan olarak barındırdığını iddia ediyor.

Ona göre batı dünyasının yarattığı entelektüelizmin karşısında yer alan doğu dünyasının basit insanı, yaşamı boyunca karşılaştığı sorunlara daha bütünlüklü ve parçalanmadan, evrenin küçük bir parçası olarak cevap verebiliyor. Kitabının son sözünü Kızılderili şef Seattle’ın beyaz adama ders niteliğinde bir söylevine ayıracak kadar batı zihniyetinden uzaklaşan Geçtan, insanliğın geleceği için pek iyimser değil.

Söyleyecek sözü çok olanların çarçabukluğu içinde Geçtan, konu bütünlüğüne önem vermeden, kitaba adını veren “Hayat” gibi bizi bir düşünceden diğerine gezdiriyor. Kuantum’dan Dalai Lama’ya geçiyoruz. İsmi bilinemez bir danışanının yaşadığı karanlık bir buhrandan Baudrillard’ın sosyal çözümlemelerine kadar geniş bir yelpazede geziniyoruz.

Freud ve yöntemini düşündüm okurken. Dinamik psikoloji dalında ve psikoterapi alanında uzmanlaşan kişilerin, yöntemi uygularken hazır reçeteleri değil, mutlaka kendilerinin açması gereken kendilerine özgü bir yol olması gerektiğini. Mine Özgüzel’in daha önce bu sayfalarda anlattığım, ‘Edebiyat Terapi: Yoksunluktan Varoluşa’ kitabında bahsettiği, büyük edebiyatçıların hayatından esinlerle danışanlarına yardımcı olması gibi, Geçtan’da Klasik Psikanalizin klişeleşmiş geçen yüzyılın başlarında kalmış ağırlıklarından kurtulup dünyanın bütünlüğü inancından beslenen, batı insanının mutlak üstünlüğüyle oluşan ruhsal problemlerin farkında olan bir yol tutturmuş.

Geçtan’ın bir psikoterapist olarak ayırıcı özelliği, insanların birey olarak yaşadığı bütün ruhsal problemlerin, topluma yansıyan, onu değiştiren, dönüştüren yönlerini de tartışması. Hayat kitabında, toplum hayatının yönü, hem dünyada hem ülkemizde yaşanan yozlaşmanın, tehlikeli boyutlara gittiği gözlemlenebilen kitle olaylarının yazarı tedirgin ettiğini görüyoruz. Yayın tarihinin 2002 olduğunu hatırımıza getirdiğimizde, o tarihten itibaren özellikle ülkemizde meydana gelen değişiklikler acaba Geçtan’ı daha da üzmüş müdür? Yaşamın tamamının bölünemez bir bütün ve biz insanların da onun minik parçaları olduğumuz düşüncesi bir yana, kendi içine kapanan ve radikal bir benciliğin hüküm sürdüğü karabasana dönüşmek üzere ülkemiz ve dünya.

Kuantum gibi, yazarın sayfalar arasında zaman zaman bahsettiği ve söylemek istediklerini desteklemek için kullandığı bir açıklama da Jung’un persona-gölge ikiliği. Freud’un yöntemini daha ileriye taşıyan, tanınırlığını ve alanını genişleten Carl Gustav Jung’un gölge kavramı çok dikkat çekici. Takındığımız maskelerimizin (persona) tersini anlatan gölge, bilinçdışımızı temsil eden bir arketip. Geçtan’a göre gölgenin isteklerini, varoluşunu, bir parçamız olduğunu görmezden gelmek ve bastırmak çeşitli patlamalarla, ruhsal bunalım ve tepkilerle kişiyi olumsuzluklara sürüklüyor. Dengeli ve sağlıklı bir ruhsal durum, persona ve gölge arasında bulunması gereken ahenge bağlı.

Melek değiliz, sevin gölgenizi.

Okuma listelerine dışarıdan sızan kitaplar oluyor bazen. Hediye edilmiş olabiliyorlar, belki evdekilerden birinin merak ederek aldığı ve bir süre sonra kitaplık rafından size göz kırpan. Sonra katıyorsunuz onu kendinize, başka pencereler açıyor size, bakmanız için Hayata…

Varlık – Ağustos’20

…Teknolojik aygıtların ve teknolojik yaşam biçiminin varlığımızı belirlediği bir çağda okumak ruhumuzu toparlamaktan başka hiçbir “işe” yaramaz. Bir varoluş biçimidir. Varolmanın ilişkilendirilmesidir. Bizi teknolojik her aygıt gibi ya kendi başımıza bir işlev sahibi olmaktan ya da başkalarıyla sadece işlevsel ilişkiler kurmaktan uzaklaştırır. Bizi başka dünyalara götürmez kesinlikle ama bu yaşadığımız dünyadaki varoluş biçimimizin neyi örtbas ettiğini çağrıştırır. Örtbas edilen geçmişte sahip olduğumuz ve sonradan kaybettiğimiz bir nitelik değildir. Örtbas edilen gelecek ile ilgili olanaklardır. Bugün hayatımızda mümkün olan teknoloji ile belirlenir. Heidegger teknolojinin her varlığı stoklanmış olarak duran bir fonksiyona indirgediğini iddia eder. Yani gelecekte kullanılabilecek bilgileri, becerileri stoklama adına okuruz.Burada metni de kendimizi de bir araç olarak görürüz. Oysa bugün yaşadığımız bu varoluş biçiminde sadece okumak karşıt bir varoluş, dünya ile uzlaşmayı reddeden bir gösterge olabilir.

Felsefi Bir Yaşam Biçimi Olarak Okumak

Ferit Güven

Hasan Ali Toptaş – Beni Kör Kuyularda

Bir Hasan Ali Toptaş romanı okumaya başladığınızda dünyanın değişik köşelerinden, gizli saklı bilinmeyen yerlerinden kelimeler, o kelimelere eşlik eden yeni anlamlarla birlikte yanınıza yörenize doğru hareketlenir. Bir bulutla, küçük bir esintiyle, bazen şekilsiz bir gölge, bazen uğultulu bir boşlukla binbir duyguya taşır sizi o kelimeler. Bir araya geldiklerinde bir romandan fazlasını oluştururlar. Bir roman gerçekliği de olsa o kelimelerden oluşmuş renklerle, seslerle, sadece müziğin verebileceği hisler ya da harflerden oluşmuş bir takım resimlerin yer aldığı roman sonlarına ulaşırsınız ama sarsılırsınız. Bir gerçeklik olarak acı ile karşılaşmanız, edebiyatın içinden geçerek ulaştığınızda oraya daha da can yakıcı olur. Mutluluk da yolu üzerinde kesişirse edebiyat ile anlamı büyür.

Herşey politiktir. Son yıllarda ülkemizde yaşanan pek çok olay gibi, bu yargıyı doğrulayan bir roman Beni Kör Kuyularda. Körlük karanlığının yozlaşan bir grubu, kitleyi, toplumu hatta yaşamın kendisini teslim alışına usta yazarın yorumudur roman. Heba ve Gölgesizler kitaplarının şaşırtıcı, beklenmedik, akılda kalan sonları kadar olmasa da, bu kitabın sonu yazarın vermek istediği siyasi mesajı neredeyse yüksek sesle haykırır.

Sözü geçen diğer kitaplara ait sonlar, romanların akışına uygun, edebi dozu yüksek anlatıya yakışır ve kitaplarla bütünleşen bir artistik değere sahiplerdi. Ayrıca yazarın edebiyat ortamında edindiği yeri haketmesini sağlayan önemli eserler olarak anılmaya devam ediyorlar. Zihnimde büyülü bir perde arkasından izlediğim gerçekliklerini, uyarıcı bir hisle hâlâ koruyorlar. Toptaş’ı, gerçeğe takla attırıp, okurken zihnimizi bulandırsalar da bıraktıkları tatla edebiyat zevkini dudağımızın kenarından sızdırma yeteneğine sahip bütün o büyük yazarlarla akraba yapan unsurlar, Beni Kör Kuyularda romanında da var, fazlasıyla. Bu yüzden, sayfalar boyunca gerçeğe dönüşüp üzerimize boşalan acı ve çaresizlik hissi, bir beklenti yaratıyor. Vücutlanamamış ama yine de satırlar arasında bulabildiği her boşluğun şekline bürünmüş çaresizliğin, türlü çeşitli anlamlarla kalbimize saplanan cam kırıklarına dönüşmüş acının çözülme anını bekliyoruz kitabın sonunda. Gölgesizler’deki gibi bir berber koltuğu ya da Heba’daki gibi kayalar arasında parlayan, çağrılı bir geçit bekliyoruz. Çıplak acının duvarlarında parçalarına ayrılan vicdanımızı rahatlatacak bir finalle kötüler cezalarını bulsun, iyiler bir rahat nefes alabilsin istiyoruz. Böyle etkileyici sonlara hazırlayan pek çok Hasan Ali Toptaş işareti barındırsa da roman, sonu ülkemizin yıllardır içinde bulunduğu sorunların başlangıcı sayılabilecek bir duruma bağlanıyor. Büyücü yazar, edebiyatının zengin çağrışımlarla yüklü ve keyif veren lezzetini, vermek istediği mesaja feda ediyor. Bir sanatçı sorumluluğu olarak adlandıramaz mıyız bu tercihi? Yeteneğiyle çok daha fazla sürprizli ya da ses getirebilecek bir final yerine, yaşadığımız toplumsal sorunların en önemlilerinden birine getirdiği kendi öznel yorumunu koyması, aydın duyarlılığı değil midir?

Romanın sonu, yaşamak için asgari şartları sağlanmış insanların, düzen çarklarının şu anki haliyle dönmesine nasıl katkıda bulunduklarını, o çarklar arasında sıkışıp ezildiğinin farkına varamayacak kadar zihinsel bir kuraklık içinde bulunduklarını söylüyor bize. Nefes alıp vermenin yeterli sayıldığı vurdum duymazlığın, vasatın bile altında seyreden bir kültürel iklimin artık olağanlaştığını söylüyor. Etrafımızdaki acının görsel bir durum ve seyir zevkinden fazla bir değere sahip olmadığını, değiştirmeye değecek ya da kıt kanaat de olsa konforumuzu sarsacak bir hareketlenmeden nasıl da imtina eder bir zavallılıkta bulunduğumuzu hissettiriyor.

Hasan Ali Toptaş, diğer romanlarından daha da fazla etkili olabilecek bir sondansa, vermek istediği mesajı aktarabileceği bir sonla noktalamış romanını. Siyasi iktidarın yaptığı yardımlarla yaşamaya çalışan, yaşadıkları yokluğu, kullanılabilir bir artı değere çeviren ve bu yokluk çarkının değirmenine bilerek veya bilmeyerek su taşıyan kitleyi düşündüm kitap bittiğinde. Bütün dünyada yükselen bir fırtına olarak değersizleştirmeyi, basitleştirmeyi, anlamsızlaştırmayı, çarpıtmayı düşündüm.

Toptaş’ta öyle düşünüyor olmalı. Çünkü tüm çıplaklığıyla sayfalar boyunca, büyücülüğünün olgunluğa yürüyen evresinin içinden, canlandırdığı acıyı ve çaresizliği, sadece izleyen insanları anlatmış. Daha dokunaklı olanı ise, insanların birbirlerinden uzaklaşması, ayrımın derinleşmesi ve zor durumda olanın içinde bulunduğu çaresizlikten bir çeşit haz duyulması. Reyting rekorları kıran senaryo fakiri bir yerli dizi izlerken alınan keyfe eşdeğer bir sanrının hazzı. Toplumu oluşturan ve yaşamı paylaşan insanların arasında derinleşen uçurum bir kırılma anına doğru ilerlerken, işin ciddiyeti hakkında düşündürücü bir parantez açıyor kitap.

Parantez kapanmıyor. Romanın sonunda da, yaşadığımız ve gitgide kâbus benzeri bir hâl alan gerçekligin içinde de.

Yuval Noah Harari – 21. Yüzyıl İçin 21 Ders

Birinci kitap aslında ne olduğumuz, ne olmadığımız ve kendimizi yaşam dediğimiz, kendi türümüzün kurduğu ve ucu bucağı insan sınırlarımızın çok ötesindeki hayallere uzanmış bir çarkı nasıl da döndürebildiğimiz yanılgısını gösteriyordu. Sapiens, bir kurmaca ustası olmanın yanında kurduğu sistemin hakikat olduğuna da ikna olabilen tek varlıktı. Türümüz yeryüzünde ayak basmadık yer bırakmazken, gerçekleştirdiği onca iyiliğe yönelik gelişmenin yanında, farkında olarak veya olmadan kendi sonunu da hazırlayan bir yeryüzü talanına, acıya, hüzne de neden olmuş, oluyor. İnsan hakları, sağlık, bilim, demokrasi gibi kavramlara hayat verirken eşitsizlik, adalet sorunları, otoriter yönetimler ve ekoloji gibi konular, gelişmenin istenmeyen yan ürünleri olarak çözülmesi gereken sorunlar arasında, daha uzun süre varlıklarını koruyacaklar gibi görünüyor.

İkinci kitap, yeryüzü hakimiyetini herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde gerçekleştirmiş Sapiens’in, teknolojiyi kullanarak bir Homo Deus’a, kendisinin de tanrısı olacağı bir son yolculuğa çıkmasını anlatıyordu. Öğrenebilen makinaların algoritmik dev bir ağ içinde yaşamın bütün kılcal damarlarına yerleşerek, kısa süre sonra karşılaşacağımız bir gelecekte kontrolü ele alabileceğinden bahsediyor, verdiği örnekler ve öngörüleriyle bunu destekliyordu. Özellikle sağlık alanındaki gelişmeler ölümsüzlüğe giden yolun taşlarını döşüyordu. Peki, günden güne ilerleyen, hızına yetişmekte zorlandığımız teknoloji, tüm kontrolü ele alacak kadar gelişebilir miydi?

Gelecek hakkında düşünmek, şimdiyi veya geçmişi düşünmekten daha korkutucu. Edebiyatta da böyle olmalı bu. Çünkü yaşadıklarınız, size katılanlar, yolda bıraktıklarınız ya da hayatınızda tüm olup bitenlerin şimdinize kattıkları, sizden çıkardıkları, acıları, hüzünleri, mutlulukları büyük oranda edebiyatın konusu oluyor zaten. Ama gelecek hakkında, geleceğin yaratabileceği potansiyel problemlerin insan yaşamına etkilerini anlatan edebi eserlerin sayısı ve niteliği pek yeterli değil.

Edebiyatta da az rastlanan o türü barındırıyor Harari’nin 21 dersi. Geleceğin bilinmezliğine ışık tutmaya çalışan, insanlığın bütün umutlarını, ümitlerini ya da korku ve endişelerini yansıtan, gelecek dediğimiz ve gittikçe yaklaşmakta olan gizemli bir zaman için yazılmış düşünceler.

Harari’ye göre gelecek distopik. Ayrıca bilimkurgu filmlerinden bildiğimiz, başa sarılıp herşeyin yeniden başlatılarak sıfırlandığı ya da robotlar karşısında insanoğlunun zaferiyle sonuçlananlar gibi değil onun gelecek vizyonu. Öğrenen makinalar, biyokimyasal algoritmalar ve gelişen biyoteknoloji sayesinde kitlesel olarak işlevsizleşmiş insanlar, derinleşen toplumsal eşitsizlik ve yerkürenin artık geri dönülemez boyutlara ulaşmış ekolojik yıkılmışlığıyla tam bir distopya. Ancak kendi sayfalarına da aldığı, Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sındaki son gerçek insan kahramanın mücadeleden kendini öldürerek çekilmesi gibi bir ümitsizlik barındıran bir distopya.

Okurken ve satırlarda gittikçe yaklaşan bir çaresizliğin gölgesini sezinlerken en büyük endişem çocuklarım oldu. Zihnimizde tasavvur edebildiğimiz bir yakın gelecekte kendilerini mutlu hissedecekleri bir yaşama sahip olabilecekler mi? Algoritmaların hüküm sürdüğü bir dünyada kendilerine mesleki anlamda yer bulacak bir eğitim imkânı sunabilecek miyiz onlara? İç dünyalarında huzur hissedebilecekleri, insan olma özüne uygun, gelişime açık, çok yönlü ve duygusal zekâları da tatmin edilmiş bir ömür sürebilecekler mi?

Harari’nin tablosu karanlıktı ilkin. Herşeyden önce yaşayacağımız değişimin aşırı olacağını öngörüyoruz onun düşüncelerinde. Çok fazla insanın yavaş veya hızlı ama mutlaka bu değişimden etkileneceğini görüyoruz. Bu çerçeve bir romanın sayfaları arasından izlenerek ve belirli bir okuma zevkiyle yaşansa pek tabii korkutucu olmanın ötesinde keyif bile verebilirdi. Ancak çocuklarımızın, onlara kol kanat geremediğimiz, bizim korumamızın altında olmadıkları bir gelecekte yalnız kalmaları sizin de yüreğinize ağırlık yapmaz mı?

Yuval Noah Harari’nin en çok katıksız tanrıtanımazlığını seviyorum. Altyapısını bilgi ile tamamlayarak göksel, ruhani, manevi ya da ne derseniz deyin şimdiye kadar kurulup düzenlenmiş ve onu kuranları çekip çevirme görevini çarpık çurpuk da olsa sürdüren inanç sistemlerini hayatından çıkarabilmiş bütün insanları sevdiğim ve takdir ettiğim gibi. İnsanın o kurmaca bilginin tahakkümünden bilinçli olarak kurtulduğunda sağlam bir entelektüel bilgiye, hatırı sayılır bir kültür seviyesine yükselmiş olacağını düşünüyorum. İşte bu noktada, kitabın ilk derslerinde anlatılan karanlık tablo dağılmaya başlıyor. Çünkü bize tek merkez olduğumuzu, hayatın bizimle anlam kazandığını, bizi izleyen, sorgulayan ve sonunda da yargılayacak olan bir gücün varlığını anlatan o büyük anlatıların boyunduruğundan kurtuluyorsunuz. Bir özbenliğimiz olduğu ve yaşantımızı özgür irademizle yapmış olduğumuz seçimlerle sürdürdüğümüz yanılgısından kurtulduğumuzda, evrimin küçük bir halkası haline gelip başka hiç bir canlıdan farkımız kalmıyor. Kendimizi fazla önemsemekten kaynaklanıyor gelecek korkusu, geçmişin acıları, şimdinin sıkıntısı.

Ne kadar zor, özgür irade sahibi olmadığımızın bilgisini hazmedebilmek. Zihin dediğimiz önemli parçamızın bedenimizden ayrı bir yerde, bizi biz yapan bütün anlamlı veya anlamsız değerlerle aslında olmadığını bilmek. Yaşayan karmaşık organizmalar olarak türümüzün evriminde minik bir tane olduğumuzun ayırdına varmak ne zor. Modern düşünce, bilimi kontrolden çıkmış bir fenomene dönüştürüp dünyayı sonuna yaklaştıran mekanizmaları hızlandırmasına neden olsa da şimdiye kadar insan hakkında verebildiği bilgi bu yönde. Ama insanoğlu şimdiye kadar kurabildiği tüm uygarlığı iyi veya kötü bir özbenlik kurgusu üzerinden inşa etmiş. Büyük anlatılar kişinin içindeki o özgür seçim hissiyle, hür atılım fikriyle konuşuyorlar.

21. Yüzyıl için 21 ders kitabı, diğer ikisiyle birlikte insanın yeryüzündeki yolculuğunu bilimsel bir gözle yeniden değerlendiriyor. O bilimsel bakış, heyecan yaratan en önemli unsur bana kalırsa. Büyük öğretilerin, dinlerin, gizemli anlatıların sultasından kurtulmuş, verilerin analiziyle oluşturulmuş bir rehber. Geçmişi bilimsel olarak açımlayan, geleceğe çok ümitli olamadan ışık tutan ve insana kendisinin ne olduğunu cesurca, alışmadığı bir perspektiften gösteren ufuk açıcı eser.

Mîna Urgan – Bir Dinozorun Anıları

Yarısı kapatılmış koyu perdelerin ardında loş bir oda. Duvardan duvara bir kütüphanenin tıka basa kitap dolu raflarından gelen ağırlaşmış yaprak ve eski cilt kokusu. Bir dalga halinde odayı dolaşan sigara dumanı. Anlatıyor Mîna Urgan.

Kendisiyle barışık, sorunlarıyla yüzleşmeyi başarabilmiş bütün yaşlı insanlar gibi parlak bir pervasızlık, azıcık hoppa bir kendine güvenle anlatıyor. Yazdığı ve hiç beğenmediği şiirleri okutuyor bana. Haklı, iyi değiller sanki. Ama dizelerde anlatmak istediği, bana geçiyor. Hislerini algılayabiliyorum rahatlıkla, bir anlatım kolaylığı yakalamış. Anlıyorumki çok büyük bir hevesi varmış şiire, ondan daha büyük şiir bilgisi. Beğenmediği, düpedüz iyi de olmayan şiirlerini benimle paylaşması ise az önce bahsettiğim en güzel yaşlılık hastalığından, yaşlı bilgeliğinden kaynaklanıyor.

Sevgilisi Sir Thomas More’dan daha çok ve gerçek bir özlemle bahsetse de Türk yazın ve düşünce tarihinde yerini almış ne kadar çok arkadaşı var. Genç yaşında ölen edebiyatçı babasının yanı sıra, üvey babası Falih Rıfkı Atay. Yetiştiği yılları düşünürsek, kendisi gibi serpilmeye çalışan, gelişen, yeni kurulmuş bir cumhuriyetle birlikte büyüyor. Kimlerin uğrak yeri değilki yaşadığı evler. Orhan Veli, Melih Cevdet, Halet Çambel, Mehmet Ali Aybar ve birçok diğeri can ciğer arkadaşı. Çok iyi tanıdığı Yahya Kemal ve Necip Fazıl Kısakürek ile ilgili söylediklerini yayınlatacak hale gelmesi için ise, işte Urgan’ın yaşına gelebilmek gerek.

Zaten küçük yaşlarından başlayıp şu yaşına kadar bahsettiği, çevresinde bulunmuş insanlar, arkadaşları, dostları incelendiğinde hepsinin akademi ya da sanat çevrelerinden önemli işler yapmış kişiler olduğu görülüyor. Kısa bir değerlendirmeyle, bahsettiği kişilerin bıraktıkları ürünlerin derinliği bile ülkemizin çoraklaşan fikir dünyasına ışık tutuyor. Profesörler, şairler, düşün ve emek insanları, Mîna Urgan’ın usul usul akan anıları boyunca; hiç bir zaman mükemmel olmasa da karakteri olan, güzelleşmenin ve ilerlemenin yakıştığı bir ülkenin geçmişinde bir görünüp bir kayboluyorlar. Öldüğü ikibin yılından sonra yurt ve dünyadaki gelişmeler ise, ironisi eksik olmayan tatlı dilini etkiler, ucunda ışık görülmeyen içinde bulunduğumuz bu karanlık tünel, çoğumuz gibi onu da tedirgin edebilirdi.

O anlatırken, sadece kültürlü bir insanın anılarını değil, bir ülkenin kuruluşunu, kuruluş değerlerini ve medeniyete olan yolculuğunu dinliyorsunuz. Sonra da aynı değerli ülkenin medeniyetten kaçışının hazin ve acıklı öyküsünü dinlemeye başlıyorsunuz, mahkemelerde, dilekçelerde, tutsak arkadaşları ziyaretlerde.

Gizlenmeyen bir hayranlık var Mustafa Kemal Atatürk’e karşı, Urgan’ın kalbinde. Komünist olmasını engelleyemeyen bir aşk. Gazi Mustafa Kemal’in şahsından yurda açılan ve evrensele dogru uzanan bir sevda. Soruşturmalara, mahkemelere, sürgünlüklere sebep olmuş bir siyasi duruş olarak komünizm; ama her bir değerine yürekten inanılan, yurdun kurtuluş ve kuruluş mücadelesi. 

Anılarında ismini hatırlayamasa da “Narayama Türküsü” isimli bir filmden bahsetti bana. Yaşlılıkla ilgili ödüllü bir filmdir. Yaşlandıkları anlaşılan kadınlar oğulları ya da torunları tarafından ormanın derinliklerinde ölüme terkedilirler. Yaşlanmak Mina Urgan’da sadece geçen yılları nüfus cüzdanında biriktirmek gibi olmalı. Dolu dolu ve doyasıya yaşanmış bir ömür yaşlanmaz sanırım. Kaldı ki o, tüm bu yaşadıklarını yazarak bir eser de meydana getirmiş.

Bir Dinozorun Anıları kitabının elimde 92. baskısı var. Bu kadar çok basılmış olması, gerçek bir tarihsel söyleşi olmasının yanında Urgan’ın sahici tavrından, yaşının verdiği rahatlık bir yana görmüş geçirmiş bir nezaketin sayfalara sinmesinden kaynaklanıyor.

Bütün yaşlı adaylarına, edebiyat sevdalılarına, yurtseverlere; küfesi dolmuş bir hayattan arda kalanların anlatıldığı tadına doyulmaz bir monoloğa, Mîna’lardayız beklerim.

Varlık – Temmuz’20

Tıpkı Kierkegaard gibi Nietzsche de toplumun sivrilen değil evrenselliğe tutunan bireyi ödüllendirdiğine kanaat getirir. Bu bağlamda toplum sadece vasat değil aynı zamanda korkak ve karamsardır. Toplumsal ve normlara dayalı bir etik ve inanç anlayışından çok bireysel ahlakın geliştirilmesi gerektiğini savunur Alman düşünür. Şerefli insan kendinden öncekiler tarafından inşa edilmiş bir ahlak sistemine katılmak yerine kendi eylemlerini analiz etmek suretiyle şahsi değerlerini keşfedebilen insandır. Nietzsche sürüye mensup vasat adamdan tabir yerindeyse tiksinir. Yalnızca rahatlık ve iktifa için yaşamını sürdüren bu adamın hiçbir yaratıcı ya da devrimci dürtüsü oluşamaz. Bu durum Nietzsche’ye göre insanlığı bekleyen en büyük tehlikedir. Vasatlık hem kültürün hem de günlük yaşamın her alanına nüfuz etmekte, yoğun duyguları seyreltmekte ve bireyi özgünlük potansiyelinden uzaklaştırmaktadır. Böyle devam ederse kitleler vasatın üzerine çıkan ya da çıkmaya çalışan bireyleri sistem dışında bırakacak, hatta bastıracak ve cezalandıracaktır.

SEÇKİN VASAT

Pelin Kıvrak

Anthony Burgess – Otomatik Portakal

İçinizde kontrol edemediğiniz güçlü bir yıkım duygusuna, can yakma, kan akıtma ve zarar verme dürtülerine neden olmayacak söz veriyorum. Şimdi açın Beethoven’ın dokuzuncusunu. Belki biraz coşku duyacak, kreşendolar sırasında kalp ritminizin arttığını hissedeceksiniz ama emin olun, anti kahramanımız Alex gibi, kendinizi uyarıcı maddelerle zenginleştirilmiş bir çeşit süt içerek azılı bir suç makinesine dönmüş bulmayacaksınız.

Bach’ın Brandenburger Konçertoları da sizi olsa olsa hislendirecek; yoksa gece yarısı yaşlı insanları köşe başında sıkıştırıp, sırf bu iş için yapılmış demir uçlu çizmelerle kafalarını kırıp paralarını çalan insanlara döndürmeyecektir. Mozart ise sizi bir pamuk yumağına çevirme potansiyeli taşırken, nasıl bir tecavüzcüye dönüştürebilir?

Müziğin ve özellikle klasik müziğin insanları iyi yapabilme gücünün olduğu kanıtlanır mı bilinmez. Bununla beraber, kötüler iyi müzik dinleyerek iyileşebilir mi acaba? Bunun gibi daha bir çok soru müzikseverler için Otomatik Portakal romanı boyunca zihnimize takılıp duruyor. Klasik müziğin devleri şiddet sahnelerinden sonra, cinsel sapkınlıklarla beraber, ceza verilirken, sağaltım yapılırken en güzel eserleriyle rol alsalar da, en fazla ikincil öneme sahip roller olabiliyor bunlar. Çünkü kitabımızın başrolü şiddet. Hem de billurlaşmış, sadeleşmiş, varlığının özünden haykıran, akan kanın, kırılan kemiğin, kaybedilen masumiyetin sesiyle şiddet. Sayfalar boyunca saflaşan, ete kemiğe bürünen, insan doyumsuzluğuyla kimliklenmiş şiddet.

Şiddetin pençesindeki genç insanların gece yarıları zorbalıkla hüküm sürdüğü bir karanlık gelecekte geçen romanın sonunda Alex isimli kahramanımız neyse ki bütün bu şiddetin kaynağını gençlik denen evreye bağlıyor da rahatlıyoruz. O artık büyüdüğünü hissedip sebepsiz uyguladığı aşırı şiddet davranışlarından vazgeçerek bütün o karanlık geçmişini geride bırakır. Bizler, gerçekçi anlatılmış şiddet sahnelerinde kıpkırmızı ve oluk gibi akan kanın caddede yavaş yavaş akışını, iğfal edilerek öldürülmüş kadınların son inleyişlerini, bir yanağı boydan boya kesen iki ucu keskin sustalının açılırken çıkardığı metalik sesi okuruz. Şiddetin kaynağını merak edenlerimiz olur bu kült romanı okuyanlar içinde. İnsanların neden şiddet davranışlarında bulunduğunu, şiddete eğilimin nedenini, şiddetin bulaşıcılığını ve iyileştirilebilen bir hastalık mı olduğunu soranlar olmuştur kendilerine okumaları boyunca. Kitabın başarısı benim için bu oldu: şiddeti düşündüm. Öğretmenlik hayatında zaman zaman karşılaştığım genç insan şiddetini hatırlattı bana. O yaşta sınırsız bir öfke potansiyeli taşıyan genç öğrencilerimi düşündüm. Aile hayatlarından ve çevre koşullarından kaynaklandığının belirtilerine rastladığımız öğrencilerimiz olurdu sıklıkla. Umuyorum hepsi büyüdüklerini hissettikleri bir küçük aydınlanma anında içlerindeki şiddet duygularını bir kenara bırakmış ve hayatlarına büyük bedeller ödemek zorunda kalmadan devam etmişlerdir, Alex gibi. Umuyorum gençken uyguladıkları şiddet davranışlarına mağdur olarak katlanmak zorunda kalmış insanlar hayatlarına psikolojik sağlıkları yerinde olarak devam ediyorlardır. Keşke şiddet bütün dünyamız için büyüyünce geçecek bir yaramazlık olsa ve sonuçlarından kimse etkilenmese.

Az daha sabredip, yazının sonuna kadar dayanarak Otomatik Portakal filminden bahsetmemeyi başarmak isterdim. Ama yapamıyorum okuduğunuz gibi. Çünkü kitabı okuduktan sonra, anlamı çoğalan bir film olduğunu görüyorum Kübrick’in eserinin. İyi bir uyarlama olduğunu söyleyemezdim tabii ki kitabı okumadan, ama çok iyi bir yönetmen filmi olduğu meraklıları tarafından belirtilmiştir çoğu kez. Aynı fikirdeyim. Bence kitap ve film, kendine özgülükleri konusunda elde ettikleri başarıyı birbirlerinden bağımsız sürdürebilme kapasitesindeler. Elbette Burgess olmadan Otomatik Portakal filmi olamazdı ancak kitabın tanınmasında filmin etkisi yadsınamaz. Neden Burgess’in filmi izledikten sonra “keşke bu kitabı yazmasaydım” dediğini, filmdeki erken sona bağlıyorum. Filmde Alex’in katarsisini Burgess’in belirttiği gibi göremesek de, Kübrick filminde şiddeti,  tıpkı kitapta anlatıldığı gibi kristal halinde sinema tarihine geçirir.

küçük İskender – Erotika

Binlerce çağrışımla örülmüş dizeler arasında varlığından emin olamadığın bir anlam zincirini çözmen yetmez. Eklemlenip dizeye kıyısından bir köpüklü dalga ile, yazı da döşenmelisin, belki iki belki üç kişinin okuyacağı, önümüzde boylu boyunca uzanan ve terbiyesizleşme potansiyeli yüksek tarih boyunca. O yazı ayrıca öykünmeli şaire, yazılanlar hiç değilse düzyazı görünümlü çatlak ķırık sayıklamalara benzesin.

Herkesin sıradışılıkları var. Sıradışı bir yaşam hikayesi küçük İskender’inki. Sıradışı bir şairlik kariyeri. Sıranın dışına düşmüş şiirleri. Onunla ilgili bendeki sıradışılık ise, yıllarca hiçbir şiirini okumadan, Varlık dergisinin arkasında şair adaylarına verdiği önerileri okumaktı. Şair olmayı bırak, şiiri anlamamaktan korkan, siirden tedirginlik duyan bir akademi öğrencisiydim. Ayda bir kez derslerine girdiğim o “Yeni Şiirler Arasında” sınıfında, perdesi üsttendi şairin, düz yazısının lezzetinde gerçeğin acı tadı vardı. Şiire Rimbaud Akademisi’nden, küçük İskender’in kimliğine Arthur Rimbaud’nun yaşam öyküsünden girdim.

Erotika kitabını okuduktan sonra görüyorum, bugün Varlık’ta şiir yayınlatmaya çalışan çömezlerin çoğu onun şiirini yazmaya çalışıyor. Yayınlanan pek çok şiirde onun çağrışımı zengin dize karakterini görüyorum. Onunki kadar keskin ve karanlık, ayrıca gerçeğin yapışkan tarihini gösterense çok az.

Şiirin dikkafalı, cesur, atak yanına düşmüş dizeleri. Kaybedenlere yakın bir yerden sesleniyor, kaybetmişlerin tecrübesi sinmiş dizelerine. Tabanları dibi bulmuşların, zemini deneyimlemişlerin sesiyle söylüyor. Binbir dereden su getiriyor dizelerinde, o derelerin hepsinde çavlanlarla cebelleşmiş. Yenmiş bembeyaz köpükleri, girdaplardan sıyrılmış. Kendine güveni sonsuzların, kendini yenebilmiş ve nihayet kendi olmuşların özgüveniyle söylüyor. Aşağıdan yukarıdan, içeriden dışarıdan kalemine geldiği gibi söylüyor, sakınmıyor, saydırıyor.

Sadece şiir mi yazıyor, yoksa düşündürüyor mu şiirle ilgili? “Şairin hayatı şiire dahil” diyen adamı doğruluyor. Kimliğini açıkça ortaya koyup mücadele ediyor, varediyor kendini toplumsalın içinde, şiiri gibi kendini de inşa ediyor, hiza da veriyor olması gereken için, esirgemiyor.

Şiiri yoruyor beni. İçine girmek için dizelerde örülmüş anlam duvarlarını aşmalıyım önce. Ama bu duvarlar çok kişiselse ve sonsuzca yüksek olduğu için tırmanamazsam diye soruyorum kendime.

Sonra Rimbaud Akademisi’nde aday şairlere söylediklerini hatırlıyorum aşağı yukarı. Şair olmanın kendi olmaklıkla, şiirin içeriden dışarıya yazıldığıyla, sarp kayalıkların üzerinde ulaşılmaz doruklarda da olsa sahibinin sesinden yankılanması gerektiğiyle ilgili sözlerini. Sonra köşesinin adının neden Rimbaud Akademisi olduğunu ve neden kendisine Rimbaud’yu seçtiğini daha iyi anlıyorum şiirini okudukça.

O da dünyaya şiirle gelenlerdenmiş. Şiiri üzerinde elbise gibi taşıyanlardan. Hassas kalbini deli bozuk kırık esrik dizelerinin ardına saklamış, şiirle nefes alıp şiirle ölen biriymiş.

Latife Tekin – Manves City

Kelimelere büyü yaparak yazan insanlar. Gerçeğin başka başka dünyalara açılan pencerelerinde bir görünüp bir kaybolarak, sezgilerini rehber ederek kendilerine. Anlatımın olanaklarını araştırmak bir yana, yeni imkanlar keşfetmek, bayrak açmak, yalnızlığı, tek başınalığı göze alarak esrik bir şaman ritüelindeymiş gibi raks etmek satırlarda.

Latife Tekin, kabilesinin doğayla çiftleşen, deli cadısı; saçı başı dağınık, insanın içine bakan gözleri ve dudağının kenarında mırıldandığı yeni, rengarenk rüyalarından devşirdiği sözcüklerle, ilgilisini sağaltan büyücüsü. Dilindeki söz varlığının büyük geçmişine sahip, geleceğinin tohumuna varlık üfleyen peri.

Herhangi bir kitap yaprağı parçasında okuyabilmiş olduğu her satırı aklında tutabilme kudretine duacı bir büyülenmiş olarak, anımsayabildiğim bir tat var onun eserlerinde, dilimden öte, zihnimde. Anlattığı konulardan, işlediği olaylardan bağımsız bir dil zevki fırtınası. Oynanmış kodlar, çağrışımı zenginleştirilmiş ifadeler; art alanı, geniş bahçeler boyunca açımlanan sözcüklerle dolu kitaplar onunkiler. Tadına bakmak ve nihayet ermek için zevkine, okuyanın da çabalaması gerekir.

Manves City’de öyle olsun. Kendi değeriyle yalnızlaşmış, zirveleşmiş bir büyücünün ayinine katılıyorum yeniden ve bekliyorum sözcüklerin yanlarında taşıdıkları öteki güzel anlamları, aynı gerçeğin farklı pencerelerden seçilen perspektif açılarını. Gönüllü içtiğim iksir dağılsın vücudumda, yolu bilen bir rehberin eşliğinde ve onun dünyasının tekinsiz ve heyecanlandıran patikalarında gezinelim beraber. Manves City’de öyle olsun.

Bizler boşluğa anlam arar, metafizik uğraşlarla ruhani tümlenme peşinde yarı bilinçsiz gezinirken, her boşluğa sıvanabilen, her kabı doldurabilen, esneklik kabiliyeti mide bulandıracak kadar kendine faydalı kapitalizmin içinde bulunduğumuz evresi öğütmeye devam ediyor. Sınırsız büyüklükteki gövdesini doyurabilmek için öğütebilecekleri konusunda seçici değil. Varlık koşulu yemektir onun ve kriz anlarında kustuklarını daha sonra yeniden ve değişik formlarda yeniden yemek.  İşte Manves City, o büyük heyula’nın genişleyen gövdesi altında yaşamak için debelenen, bir an yaşadığı sanrısına kapılan ama öğün olmaktan kurtulamayan çoğunluğun romanı. Başında durduğu makinanın herhangi bir uzantısından, açma kapama düğmesinden farkı kalmamış; çalışma saatinden ücret politikasına kadar kimliksizleştirilmiş ve değersizleştirilmiş insanların.

Dilin çıplaklığı ve gerçeğin keskin bakışı. İnsan, kendine ait ve kendisinin yarattığı en eski değeriyle yüzleşiyor ister istemez, emeğiyle. Pul olmuş, para etmez, insan onuruna yakışmaz bir kabullenişle sadece nefes alıp vermeyi sağlayacak kadar bir edere dönmüş, sahibine yabancı emek. Emeğinin gücü kendinden çalınmış, yarattığına sahip olmaya gücü yetmeyen insan, doğanın yağmalanmasına ses çıkarabilir mi? İnsanı yiyen bitiren vahşi, doğanın can çekişen sesini duyar mı? Çiçeğin rengini, ağacın gölgesini görür mü, kendini türünü sömüren?

Manves City’de emeğe kas gücünü veren yakası mavilerden bahsedilir, onların hikayesidir rahatsız edici sertliğiyle anlatılan. Sanayi sonrası dönemde varlığı fazlalığa dönüşmüş, fabrikadan da kovulmak üzere olan emekçilerdir. Yaşamak için üvey akrabalıklara zorunlu bir yoksulluğun sarp derinliği. Derinlikler boyunca düşerken parçalanan hayatlar. Parçalanırken etrafa saçılan, anılar, yaşantılar, hayaller, ümitler. Kadınları sevseydi keşke tanrı, hiç olmasa korusaydı, sakınsaydı biraz.

Latife Tekin’in son kitabında yaptığı büyü, hepimizin bildiği gerçeğin dolaysızca suratımıza çarpılmasından başkası değil. Öyle kelebeklerle, börtü böcekle değil, ruhla, melekle, çift anlamlı kapalı sözcüklerle değil, hizaya sokulmuş, değersizleştirilmiş, ürkütülmüş emeğimizin çıplak resmiyle anlatılmış.

Sanayi sonrasının değişen üretim modellerine adaptasyonu sağlanmış, çok katlı binaların aralanmayan pencereli hücre ofislerine mahkum, kendini şanslı ve yaşadığını az çok gerçek sayan beyaz yakalı kardeşim. Senin de dürülüyor defterin, farkında olsan da, olmasan da. Sen karton bardakta yudumlarken kahveni, o bardağa verdiğin parayla bir ay geçinene nasıl tecavüz ediyorsa sermaye, seni de beceriyor gömleğinin parlak beyazından kamaşmış gözüne görünmeden.

Üretkenliği eserlerinin niteliğiyle ölçülebilir Latife Tekin’in. Dokuz yıl aradan sonra yayınlanan kitabı, kol gücüyle işleyen endüstrinin terminolojisine o kadar hakim ki, verdiği aranın uzunca bir kısmını sanki Erice’ye işlemek için harcamış. Yerküre üzerinde evrenselleşmiş bir sömürü düzenini hiç boşluk bırakmadan küçük bir kasabada anlatmış.

William Faulkner – Döşeğimde Ölürken

Kitap bir’den daha fazla nedenle ve bir’den fazla konuda o kadar iyi ki, içimdeki yazı yazma şeytanını uyarıp, kendi yazımla itiştiriyor beni daha başlangıçta. Okur olarak kalmanın müthiş konforundan vazgeçip, böyle büyük anlam ve değere sahip eserler için yazı yazmanın keyfi zorunluluğuna hayıflanıyorum bir süredir. Hayatın akışındaki doğallıkla ilgili çarpıcı bir finalle biten son sayfa kapandığından beri neyi nasıl yazmam gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle yazanı memnun etmeyen, yeni bir bilgi veremeyen, sayıklamalara bulanmış satırlardır okuduklarınız. Şu an dahi soruyorum kendime, yazılmalı mı bu yazı? Ama şeytanlar var işte, okuman için dürter bazıları, bazıları yazman için.

Daha öğrencilik yıllarında çevirmeye başlamış Murat Belge bu kitabı. Çok etkilenmiş yazardan ve tarzından ama önsözdeki o vakur tavır çok dikkatimi çekti. Sağda solda duyup okuyabileceğiniz bütün biyografilerden daha özlü ve doyurucu bir önsöz, çevirmen sanki yazarın arkadaşı, hiç değilse aynı dönemde yaşamışlar gibi bir yakınlık. Önsözde yüksekten bir üslup, ama kendine, esere ve çeviriye güveni yansıtan satırlar. Tavrın, büyüklenme de barındırdığından şüphelendiğim yuksek sadeliği yanında yazar ve eser için kullandığı ‘olağanüstü’ nitelemesi hem tansiyonu hem beklentiyi yükseltti. Ama merak etmeyin; okumaya karar verirseniz kitap sizin değil, acaba siz kitabın beklentisine uygun musunuz sorusu gündeme gelebilir.

Bir kitap benim için, bu sitede hakkında bir yazı yazıldığı zaman biter. O yazı ise daha kitabı okurken şekillenmeye başlar. Aldığım notlar o kitabın düğümünü atıp kitaplıktaki yerine kaldırmamı sağlayan yazıyı hazırlar. Döşeğimde Ölürken kitabı okuması sırasında alabildiğim notlar fazla olamadı. Edebiyat adına büyük bir zenginlik barındırsa da, okumanın keyfinden, yazım tekniğinin farklılığından, bahsedilen kırsal hayatın içinde debelenen insanların yaşantılarından ve anlatılan olayın trajikomik durumundan sıyrılıp, kendime notlar alamadım. Sonunu düşünmeden, kafamda okuduğumla ilgili sürekli işleyen bir çözümlemeye gerekli özeni gösteremeyecek kadar keyif alarak okudum bu kitabı. O zorunlu özensizlik şimdi beni bu satırların başında kekeme yapıyor.  Ama yazmaya çalışmanın güzel yanı bu galiba: yazabiliyorum sanrısı. Başlıyorum…

Amerika’nın taşrasında, doğduğu topraklara gömülmek isteyen bir kadını toprağa vermek için uzun bir yol kat etmek zorunda olan kocası ve beş çocuğunun yolculuğu. Yolculuk sırasında on beş farklı kişiden toplam elli dokuz bölümde olayı dinliyoruz. On beş kişinin zihni içinden, Bundren ailesinin birbirinden ilginç ve dramatik karakterlerini, bilinç akışının erken ve olağanüstü örneklerinden biriyle takip ediyoruz. Karakterlerin bu muazzam renkleri bize kendi iç sesleriyle aktarılırken, yaşanan edebiyat olayı kurgunun ve olay örgüsünün önüne geçiyor meraklısı için. Diğer bir yandan bu kaynakları kısıtlı, kıt kanaat geçinebilen, doğa şartları karşısında savunmasız bir yaşamı kabullenmiş ve müthiş tutucu insanlar, bir evrensel durumu da işaret ediyor. Amerikan kırsalına özgü bir aileyi değil, zihniyet yapısı olarak Yaşar Kemal’in de anlattığı Çukurova köylüsünü okuyor olduğunuzu düşünebilirsiniz bir noktada. Olaylara kıstırıcı bir tutuculuk ve saplantılı bir inanç çizgisinin arkasından bakan bağnazlık aynı. Ancak unutulmamalı, Faulkner okuduğunuzda Amerika’yı okuyorsunuzdur. Şu an bildiğimiz bencil bir yönetimin ve fütursuz şımarıklığın, bütün dünya için başa bela sorumsuzluğun nesnel ve sürekli bir gerçeklik olamayacağını bildiğimiz için söylüyorum bunu. Melville’dir benim için Amerika, Faulkner’dır, Hemingway’dir. Onların anlattığı, herkesin görebileceği rüyalardan uyanan insanların evrensele uzanan öyküleridir. Trump, Büyük Elma, Obama vb. olmamalıdır o kıta.

Bir bilinçten diğerine misafir olarak, toprağa verilmek için oğullarından en büyük olanın yaptığı tabutun içinde iç dünyasının karmaşıklığı ve değeri anlaşılmamış bir kadını kırk mil uzaktaki şehrine götürmeye çalışıyoruz.  Yağmur ve fırtına köprüleri yıkmıştır, kadının başka bir adamdan olan ve bunu kimsenin bilmediği asi oğlu, müthiş sezgi yeteneğiyle olayı farkeden ağabey dışında hiçkimsenin hamile olduğunu bilmediği on yedi yaşında bir kız kardeş ve en küçük oğul; tanıyabileceğiniz en değişik baba ile artık kokmaya başlayan ölüyü taşırlar. Kafilenin başına gelenler bir noktada öyle bir hale gelir ki, okuduğunuz acaba bir komedi olabilir mi diye düşünürsünüz. Ancak Faulkner’ın bu muhteşem kitaptaki başarılarından biri de yine evrenselle kurduğu bağda gösterir kendini. Trajikomiktir yaşananlar. En güzeli ise, bunları karakterlerin iç seslerinde kendiniz, sezgi yoluyla bulursunuz. Gözünüze batacak hayat derslerine değil, hikayenin içine sinmiş küçük büyük çaresizliklere tanık olursunuz. Karakterlerimiz, kendileriyle meşgul, sarpa sarmış tekdüze hayatları içinde öylesine umutsuz ve sonsuzca bedbahttırlar ki üzülürsünüz onlar için.

Bir eseri kendi dilinde okuyamıyor olmanın pis bir çaresizlik yarattığı kitaplar okuyorum bazen. Bu onlardan biri. Kendi dilinde bile zor olduğunu düşündüm okurken çünkü on beş farklı karakter ve hepsi kendi sığ dünyaları içinde farklı bir zeminden bakıyor olaylara. Türkçe okurken bile okumanın zorlaştığı ve dolayısıyla çevirinin başarısından dolayı verdiği keyif de artan bölümler var. Hele o şiirsellik. Kitaba daha da değer kazandıran unsurlardan biri de böylece ortaya çıkıyor benim için. Bütün o basitliğin, doğallık ve gündeliğin içindeki şiirsellik. Yüce duygular, büyük olaylar veya içsel duyularımıza hitap eden güzel hisler incelikli bir anlatım yaratabilirler. Ama Döşeğimde Ölürken romanındaki gibi bir sade olay kurgusu içindeki şiirsel anlatım kalbini kanatlandırıyor insanın, bazen pır pır ediyor bazen süzülerek akıyor. Keşke birkaç ifadenin altını çizseydim diye hayıflanamıyorum bile, o kadar çoktu ki.

Kitabın son sayfasında yaşananlar bana Cohen Kardeşlerin filmlerindeki o karanlık atmosferi, küçük şehir yaşantılarının oluşturduğu iç daralmalarını anımsattı. Herşey bittikten sonraki, doğal hayata dönüşün şaşırtıcı hızını. Küçük dünyalarımızda kendimizi nasıl da çok önemli bulup olayların başrolüne soyunduğumuz anlar olduğunu. Hayat denen nehrin üzerimizden akıp geçerken, farkımıza bile varmadığını anımsattı.

Faulkner dünyasına girişimi geç bulmakla beraber, bir geç kalmışlık hissi duymuyorum bundan. Belki o evrenin karşılığı şu an bende bu derece yüksek bir değerde olmayacaktı. Bir ulusun köklerini, modernizmin edebiyat halini, gündeliğin şiirsel ifadesini büyük bir keyifle okuyorum onda. Daha önce bulabilir miydim sorusunun cevabını aramak boşuna.