Murat Yalçın – Kontrol Kalemi

Tam bin maddelik notlardan oluşmuş; kitaplar, yazarlar, düşünürler, kitaplar üzerine yazanlar, ancak yazarken varolup düşünebilenler üzerine yazılmış bir kitap Kontrol Kalemi.

Maddeler arasında benim de bir kitap yazabileceğime dair hayal etmesi bile muhteşem hisler yaratan özendirici cümleler olduğu gibi, zevk alarak okumadığın bir kitabı bitirmene gerek yok diyen özlü sözü hatırlatan bölümler de vardı.

İyi kitaplar ve üzerlerindeki büyünün bir araya getirdiği yeryüzündeki bütün okurların binbir hevesle okuyacağı maddelerle, iyi olmayan yazar adayları, bilgisiz, seviyesiz yazarlar ve kim olduklarını bilmediğimiz ama edebiyat çevrelerini saran kötü, ilgisiz, yeteneksiz, kendini beğenmiş, benmerkezci kişilerden oluşan ve hayali bir düşman olarak gösterilen öcü kişilerden bahseden maddeler arasında salınıyor kitap.

O kişiler ete kemiğe bürünebilseler, biz onların kötü yazmalarından, cahil ama kendini begenmiş olmalarından, kötü edebiyatçılar ama iyi pazarlamacılar olmalarından daha somut bilgilere sahip olabilsek, görünmez bir düşman ile karşı karşıya olma hissinden kurtulabiliriz belki. Ama o düşman kitap boyunca iyi edebiyatın, büyük yazarların, biz hisli okuyucuların karşısında maddeler boyunca sık sık karşımıza çıkarak bizimle birlikte yolculuk ediyor. Yazar, yayıncılık dünyasında geçirdiği uzun yıllar ve uzun soluklu bir edebiyat dergisinin kaptan köşkünde görev yapmasının getirdiği muazzam birikimle hareket ediyor tabii, ama ben o hayaletimsi düşmanın varlığından, sürekli karşıma çıkarak, ben senin takipçisi olduğun, yazın ile ilgili ne varsa onun tam karşısındayım diyen tavrından rahatsız oldum.

Ama edebiyatın kötü düşmanının gözden kaybolduğu, uzaklaştığı, zihnimizden de yok olup bizi aşığı olduğumuz o iyi, güzel, açan, birleştiren edebiyat ile başbaşa bıraktığında kitap, adının anlamını gerçekleştiriyor. Okudukça dünyayı, varlığı, evreni, kendimizi bulduğumuzu sandığımız o büyünün gerçekliğini ölçtüğümüz bir kontrol kalemine dönüşüyor; edebiyat adına iyiyi sezinleyebilen herkesin kullanmayı bildiği, güzelduyunun çağrısını işitmiş herkesin varlığını bildiği kontrol kalemine.

Okudukça, kalabalıklastım. O deli, dahi, büyük, ayrık ve aynı zamanda yazar insanlarin varliginin gerçekliğini, beni bana anlatan kahramanlarının etten kemikten yaratıklar olduğunu ve en önemlisi bana benzeyen, az da olsak edebiyat denen güzel uğraşın peşinde o kitaptan bir başkasına, şu yazardan bir başkasına devam eden keyifli yolculukta yalnız olmadığımı anladım; bir kez daha.

Oruç Aruoba’nın aforizmatik felsefi söyleyişinin tadını aldığım maddelerin yanında beni faydalı kitap yolculuklarına çıkaracak öneriler de aldım kimi notlardan. Yazmak düşüncesi, tabii ki okuma ediminden sonra ete kemiğe bürünmüş bir varlık olarak elle tutulur bir tutkuya nasıl dönüşüyor, insan nasıl “yazmasaydım çıldıracaktım” takıntısına teslim olabiliyor anladım okurken.

Maddelerden biri, dünyayı anlayabilmek, onu öğrenebilmek ve kavrayabilmek için de yazılabileceğini söylüyordu. Kalın kalın çizdim altını adetim olmadığı üzere. Farkettim ki, bu sitede okuduğum kitapları yazmak, onları anlayabilmenin, kendime katabilmenin ve kendi zenginliğime ekleyebilmenin en tatminkar yolu. Ne keyifli bir tazyiktir o içerden dışarıya bastıran, düzenli okumanın zorunlu sonucu karşısında direnememenin, bağımlılık yaratan bir gerilimle masanın başına, kalemin ucuna süren yazı. Ne güzel maddeler var yazmanın içimizde yaşayan bir varlık olduğunu gösterecek. Beslersek ehlileşecek, tanıma gayretinde bulunursak haberimiz bile olmayan içsel dehlizlerimizde bize seve seve rehberlik edecek bir mucizevi varlık. Ama diyor Murat Yalçın, okuduktan sonra… Daha önce bahsettigimiz o düşmanları anlatırken de zaman zaman, okumadan yazan kendini bilmezlerden dem vuruyor.

Edebiyat büyülü bir bahçedir. Orada gönülden isteyerek şöyle bir dolaşanların ellerinde yüzlerinde çiçek tozları, damaklarında binbir tat, dimağlarında yaşam denilen büyük bahçenin izlemeye doyulmaz manzarası kalır. Tekrar tekrar, döne dolana gezmek isteriz o bahçenin patikalarında; görmediğimiz hicbir köşesi kalmasın, koklamadigimiz çiçeği bulunmasın isteriz.

Murat Yalçın, o bahçeye çiçek eken, bahçeyi güzelleştiren yazın ve düşün emekçilerinin, o edebiyat bahçesiyle ilgili birbirinden güzel anekdotlarıyla dolu bir rehber hazırlamış. Bilmediğimiz köşeleri gezdiren, bildiklerimizin başka başka özelliklerini gösteren kişisel ve faydalı bir rehber.

47. İstanbul Müzik Festivali

Canlandırıcı etki.

Bu cümleciği bir klasik müzik organizasyonu için kullanmanın şaşırtıcılığı ortada. Çünkü içinde müzik barındıran bir etkinlik bir süre sonra koltuğunda oturamamayı, alkışlarla sahneye eşlik etmeyi, belki kalkıp biraz da kurtlarını dökmeyi çağrıştırıyor. Düşünelim, Dvorjak’ın 6. Senfonisinin allegro con spirito çalınan son bölümünde ayağa kalkıyor ve alkışlarımızla hem tempoya ayak uyduruyor, hem de orkestraya destek oluyoruz. İyi niyetle yapılan bu tür hareketlere hiç rastlanmıyor değilse de şakayı bir yana bırakarak şunu söyleyebiliriz ki, klasik müzik canlandırıcı ve derin bir etkiye sahiptir.

Kulağımızın alacağı küçük ama kararlı bir eğitime bakar o etkiyi hissetmek. Ancak yanlış anlaşılmamalı eğitim meselesi. Kulağımızın klasik müzik eğitimi, eğer içimizde algılarımizdan kaynaklanan güzel duyular, yaşama dair azıcık olgunlaşmış ve sakinleşmiş tavrını koruyabilen bir içgörü varsa kısa sürer. Notalar devralır bundan sonrasını. Kulağımız bizi melodilerin büyülü kapılarından içeri taşır. Kapıların ardı, büyük bestecilerin, o büyük dahilerin dünyaya bıraktığı ayak izlerinin, yıldız tozlarının, işaret ışıklarının eserleriyle doludur. Kapıların ardına, burçların ötesine geçince bir kez, düşsel ve göksel sevgilerin anlatımını da, derin korkuların dışavurumunu da klasik müzik eserlerinde duyumsar, dünyanın türlü çeşitli hallerini notaların, o eşsiz müzik yazılarının ardından takip ederek sanki içimizde yeniden yaşarız.

Bu yıl 47.si düzenlenen İstanbul Müzik Festivali’nde Şemsinur ve Arwen Arman ile birlikte beş konser izledik. Beş klasik müzik konseri izlemekten daha güzel ne olabilir diye düşünmeden edemiyorken ben zevkten dört köşe, o beş konseri kısa bir zaman dilimi içinde izlemenin festivali festival yapan önemli bir özellik olduğunu ayrımsıyorum. İstanbul’un bütün trafik sıkışıklığına, havasının sıcaklığına rağmen bir klasik müzik konserine yetişme çabasının şıkır şıkır şıklığını yaşadık yüzlerce sanatseverle birlikte. Gerketiğinde kendine yakışır bir sadelikte politik duruşunu da gösterebilen bir seyirci bilinciyle de karşılaştık açılış töreninde. Destek veren belediyelere plaketleri verilirken, Beyoğlu Belediyesi’nden sonra davet edilen Kadıköy Belediyesi’nin nasıl alkışlandığını görünce sanki bir an herşey çok güzel oldu. 11-30 Haziran tarihleri arasında İstanbul’da klasik müzikle ilgili müzisyen, solist, besteci, teknisyen, sanatsever, seyirci, öğrenci, binlerce insan biraraya geldi. Yaklaşık yirmi günlük bir süre içinde yirmi iki konserlik bir maraton başarıyla tamamlandı. Yarım yüzyıla yaklaşan bir zaman diliminin başarılı seyrini bozmayan, gelecek için de bu başarının devamını işaretleyen bir festival geride kaldı.

Bu yıl onur ödülü Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası müzik direktörü Profesör Rengim Gökmen’e verildi. Geçen yıl aynı ödülün sahibi, Türk edebiyatının simge isimlerinden ve anısı, bıraktığı eserlerle hep canlı kalacak Sabahattin Ali’nin kızı piyanist ve müzikbilimci Filiz Ali’nin yaptığı ve gönüllere dokunan sade konuşmadan sonra, Gökmen’in uzun teşekkürlerle dolu konuşması biraz renksizdi. Konuşmasının başında festivalin son konserinde solist çalacak olan Fazıl Say için yaptığı dokundurma, hemen ertesi gün başarılı solistin instagram hesabından verdiği başka bir mesaj ile meraklılarını, ilgililerini heyecanlandırdı. Verilen mesajların içeriği köprülerin atıldığını, artık kişisel ve olumlu, davetkar girişimlerin sonlandığını gösteriyordu. Ben de düşündüm: zaten bir avuç insansınız, müzik adına paylaşamadığınız ne? Diğer bir yandan, bunlar bizim sahip olduğumuz renklerimiz mi, o büyülü dünyanın tınılarını ülkemize getiren, şef veya solist olarak o büyük eserleri icralarıyla bize sunan bu insanlar bir araya gelmesi imkansız parçalarımız mı soruları dolanıyor kafamda. Çok değerli müzik insanları birbirine girmişken, kim kazançlı çıkar bundan? Kazançlının kim olabileceği sorusuna “hiçkimse” diye hızlı bir cevap verebilirim ama bir kayıba uğramak istemeyen çok sayıda kişiden biri de benim. Fazıl Say gibi bir sanatçının konserini veya Rengim Gökmen gibi bir şefin yönettiği orkestranın bir icrasını dinleyememek bütün sanatseverler için kayıptır. Sanatçı kısır tartışmaların tarafında değil, büsbütün dışında, geleceğe kalacak sanatsal mirasın artmasında ön alacak ve gerekirse fedakarlık yapacak konumda olmalıdır.

Bence en iyisiydi konserler içinde Şanghay Filarmoni Orkestrası ve Fazıl Say. Uzun zamandır dinlemediğim Beethoven’ın üç numaralı piyano konçertosu, solistimizin parmaklarının ucunda yumuşak ve neredeyse uçarak süzülen bir forma büründü. Sakin ve kendinden emin bir görüntüyle hatasız bir performansa dönüşen icra sırasında orkestra da oldukça başarılıydı. Genellikle kendi eserlerinde dinleme imkanı bulduğumuz Fazıl Say, Beethoven’ı ses şairi mertebesine yükselten ve karakterinin izlerini barındıran bu konçertoyu çok hisli çaldı. Sert tuşesi, tansiyonlu ritmi törpülenmiş, eserin ruhuna uyan bir saflık ve dinginlikle, eserin içine sızıp bir daha çıkamayacakmış gibi davrandığı jest ve mimikleriyle beni doyuran bir performans sergiledi. Bistte karakterinin hırçın, dizginlenemez ve çağdaş müziğin formalarını yansıtarak bestelediği Kara Toprak adlı kendi eserinden bir bölüm seslendirse de, öncesinde konçertonun üçüncü bölümü piyano ve orkestra karşıtlığı açısından da muhteşem çalındı.

Varolmanın Karanlığı/Varolmanın Aydınlığı tema başlığı ile sunulan bu yılki festivalin yeni daimi orkestrası Tekfen Filarmoni Orkestrası açılış konserinde genç piyanist Seing-Jin Cho’ya eşlik etti. 2016 yılında Uluslararası Chopin Yarışması’nda birinci olan solistin Beethoven’ın birinci piyano konçertosunda performansını biraz tutuk buldum. Çok renkli değildir bir numaralı konçerto ama sanki bir tıkanıklık vardı. Gelecek yıl yaşanacak Beethoven çılgınlığına bir giriş niteliğindeydi bu açılış konseri ve Liszt’in üç numaralı senfonik şiiri ile sonlandı.

Kuşkusuz sansasyonel bir elbiseydi, Yuja Wang’in Lüksemburg Filarmoni Orkestrası ile verdiği ve konserin ilk bölümünde Rhapsody in Blue çalarken giydiği. Daha da cesurunu ikinci bölümün başında Shostakovich’in iki numaralı piyano konçertosunu çalarken giyebileceği de orada bulunan sanatseverlerin aklına gelmemişti sanırım. Neyse ki sanatsal performansını, fiziksel bir imajın arkasından sürüklemeye yeltenmeyecek kadar başarılı bir piyanist kendisi. Sanırım Rusları daha iyi çalıyor, rahat buluyorum onu tuşların başında bir Rus besteci ile mücadele ederken. Üç kez alkışlarla çağırılıp, çok yüksek topuklarının üzerinde bir uzakdoğulunun sıkı, ince formuyla hızlı hızlı gelerek ve dümdüz sırtıyla birden öne katlanarak verdiği sert selamlar sırasında yüzüne yansıyan bir sanatçı kaprisinin izlerini saklayamadı.

Ruslar demişken, Yıldızlarla Oda Müziği II konserinde iki çağdaş sanatçı, viyolonselci Kniazev ve piyanist Berezinsky’yi dinledik. Muhteşem bir uyum ve başarılı bir performans izlerken Strauss, Shostakovich ve Rachmaninov’un bu iki enstrüman için besteledikleri eserler dinlendirdi bizi. Ülkelerinin tarihinde viyolonsel ve piyano enstrümanlarını en iyi çalan ustaların varisleri olarak gösterilen solistler, gösterişsiz ama doyurucu bir performans sergilediler.

Cuarteto Casals isimli İspanyol yaylı çalgılar dörtlüsünün konseri Neve Şalom Sinangogunda gerçekleştirildi. Akustiği muhteşem ama oturma düzeni ve sahne görüşü kötü bir konserdi. İlk defa hiçbirşey izlemeden sadece dinleyerek bir konser performansına şahit oluyordum. Barselona’da en ucuz bileti istediğim opera gişesindeki kadını anımsadım. En ucuz biletle izleyemeyeceğimi, sadece dinleyebileceğimi söylemişti. Kısıtlı görüş yazan biletimize az bir ödeme yapmamıştık ama yüksek güvenlikli bir mabed olan konser salonunda viyola’nın sapı ile viyolonseli tutan eli konser boyunca istediğim her an boynumu uzatarak görebiliyordum. Akustik muhteşem, ses temiz, performans parlaktı.

Bir konserlik aktiviteler bile, ailemiz için hatırı sayılır bir organizasyona dönüşmekte zorlanmazken, kısa bir süre içinde gerçekleşecek ve planlaması aylar öncesinden hazırlanmış beş konser bizim evde de bir minyatür festival havasına büründü. Arwen, piyanolu konserler dinleme fırsatı buldu, Şan anne babasının düzenli olarak konser takip ettiğini ve konser günlerinde yaşı sekize gelene kadar bizi uslu uslu beklemesi gerektiğini öğrendi. Ben birkaç yıl önce festivalde yaşam boyu başarı ödülü alan Philip Glass’ın zorlu eserlerine günlük hayatımda bir kulaklığın ucundan nüfuz etmeye çalışırken uzaklaştığım klasik formlara yeni bir bakış açısı ile dönüş imkanı buldum. Şemsinur ileri derecede gelişmiş kulağıyla besteciler ve eserleri arasında kurulmuş taştan köprüleri, aynı güzel kırlara açılan farklı patikaları ya da aynı sahile vuran köpüklü saydam dalgaları keşfetti. Şu bölümün şurasıyla, o bölümün şu satırı arasındaki küçük esintileri yakalamaya çalıştı.

Doyurucu konserlerde, içimize işleyen muhteşem eserler dinledik. Büyük bestecilerin dünyalarını bize duyuran notalarda onların yaşamlarının belli dönemlerine tanık olduk. Çok güzel ve belli bir birikime dayalı olarak özenle hazırlanmış program kitapçıklarında izini sürdük keyif veren bilgilerin. Canlandırıcı etki demiştik en başta. Hazırız yaza, yeni sezona; sonrasında dinleyeceğimiz bütün konserler için canlandırdık ruhumuzu, besinini sunduk. Şimdi dinlenmiş, beslenmiş, doyuma ulaşmış ruhumuzu dinliyoruz bir kemanın bir piyanonun, bir üflemelinin verdiği yumuşak ezgilerde.

Gabriel Garcia Marquez – Yaprak Fırtınası

Çocuklarımızı yalnız bırakıyoruz çizgi filmlerinden bile şiddetin fışkırdığı, körüklendiği küçük büyük ekranların karşısında. Daha önce başkaları tarafından görülmüş rüyaları, başkalarınca yaşanmış yaşamları görüyorlar, öğreniyorlar masumca. Hayal dünyalarının güdülmesine izin veriyoruz büyük kalabalıklarla aynı renkler, duygular, davranışlarla birlikte. O güzel çocuklar, Gabriel Garcia Marquez’in büyükannesi gibi, yaşandığını kimsenin hatırlamadığı ama gerçekleştiği bir şekilde bilinen olağanüstü olayları büyük bir ciddiyet içinde anlatmadığı için torunlarına artık çoğunlukla, o tatlı küçük torunlar biraz büyüyünce, Jose Arcadio Buendia öldükten sonra neden gökyüzünden günlerce küçük sarı çiçekler yağdığını, adamı gömmek için evden çıktıklarında mezarlığa gidebilmek için o çiçekleri yollardan küreklerle temizlemek zorunda kaldıklarını anlayamıyorlar. Yazık.

Gabriel Garcia Marquez, çocukluğu boyunca özellikle Büyükannesinin anlattığı Latin Amerika’nın tarihi ve kültüründen beslenen bütün o esrarengiz hikayeleri dinlemiş, o hikayelerde yaşanan ve gerçekleşmesi mümkün görünmeyen olayları iç dünyasında bir gerçeklik perspektifine oturtmuştur. Bizler, onun anlattığı olayların bazılarının gerçekleşmesinin mümkün olmadığını biliriz ama gerçeklik algımızın açıldığı pencereden görünen manzarada o anlatılana yer açar ve kabulleniriz. Çok iyi bir insandır ölen. Belki gökyüzü, belki dünya, belki tanrı arkasından çiçek yağdırır günlerce.

Marquez’i konuşmaya başladığımız zaman yazınının büyük eksenlerinden birini oluşturan Büyülü Gerçekçilik akımına değinmeden geçemeyiz. Çünkü bu akımın en güzel örneklerini veren, büyük kitlelerce okunmasını ve anlaşılmasını sağlayan en önemli yazarlardan biridir. Ancak Marquez ile başlamaz Büyülü Gerçekçilik. Asturias, Borges gibi büyük yazarlardan da önce, Latin Amerika’nın acılarla doldurulmuş tarihiyle başa çıkabilmek için sözlü kültürüne de yerleşmiş bir mücadele yöntemidir.

Medeni(!) insanın kıtaya ayak basmasıyla başlayan ve sömürülmesinin önünde insan da dahil hiçbir engelin tanınmadığı Güney Amerika, vahşetin tecavüzüne uğramış kanlı tarihini ve yokedilmeye çalışılmış kültürünü aktarabilmek için doğaüstü olaylarla süslemiş ve aktarmıştır yaşadıklarını. Masallarına, mitlerine, efsanelerine işlemiştir başına gelen medeniyet kaynaklı korkunçlukların gerçekliği. Büyülü Gerçekçilik bir tepkisidir Latin Amerika dünyasının. Borges kitaplarının kapakları Hieronymus Bosch’un resimleri ile kaplanmıştır bir yandan da. İnsanın gerçeği bükmesi evrenseldir, yazıyla, resimle veya müzikle.

Yaprak Fırtınası, Marquez’in daha çok sayıda insan tarafından okunmuş ve dikkatleri üzerine çekmiş ilk kitabı olmasının yanında, sonraları anlatacağı birçok hikayenin geçtiği, büyülü olduğuna inanıp gerçek olarak okuduğumuz birçok olayın gerçekleştiği efsanevi kasaba Macondo’nun da ilk kez sayfalarında yer bulduğu eserdir. Macondo önemlidir, çünkü Latin insanının kültüründen kaynaklı karakterini, biz o kasabada yaşayan, oraya göç ederek yerleşmiş, oradan kaçmak üzere olan, oradan geçmekte olan ya da orada okuduğumuz romanlara öykülere konu olan insanların olaylara tepkilerinden tanırız. Ayrıca Macondo’nun tarihi Latin Amerika’nın çalkantılı ve halk mücadeleleriyle dolu tarihinin minyatürü gibidir. Küçük Latin Amerika’dır Macondo Marquez için. Bizler Macondo’da geçen ve satırları arasında tropik sıcağın kokusunu, okyanusun esintisini, bir konağın loş salonlarında gezen hayaletlerin dansını, bir çingene kumpanyasının gösterilerini, aşkı için seksen yıl bekleyenleri okurken, Gabo’nun kurduğu büyülü bir dünyanın içine çekiliriz. Ben bu düşsel yolculuğa o kadar gönüllüyüm ki, Marquez kitapları okumaya ara verir, sonra içimde bir Marquez kitabı özlemi büyütür ve vuslat sonrası keyiften, omuzlarımın arkasından çıkıveren ve sonra büyüyüp tüylenen, eklemlenen kanatlarımla uzak ve sessiz bir doğa köşesine uçarak, orada yalnız başıma okurum o kitabı. Büyük beyaz kanatlarım sadece Gabriel Garcia Marquez okurken çıkar. Uzaktan süzülerek alçaldığımı görenler benim çılgın bir Macondo macerasından döndüğümü bilirler, pek kurcalamazlar ne kanatlarımı ne beni.

Yaprak Fırtınası, adından da anlaşıldığı gibi, bir muz şirketi ile birlikte ekonomik bir fırtına sonucunda Macondo kasabasına üşüşen ve istila bittiğinde sadece fırtınanın süprüntülerinin kaldığı bir dönemde geçen, verilmiş bir sözün gerçekleştirilmesi için gerçeklerştirilen yarım saatlik bir mücadelenin öyküsünü anlatıyor. Kasabada kimsenin sevmediği ve öldüğünde çürüme kokusunun bütün kasabaya yayılmasını bekleyecek kadar nefret duyulan bir doktor, kendisine söz veren emekli bir albay tarafından kokuşmadan gömülebilecek midir? Doktor ne yapmıştır da albay ona yaşarken, hiçkimsenin yapmayacağı, yapmak isteyene de engel olabileceği bir görevi yerine getirebilmek için söz vermiştir?

Ölüsünün kokusu bütün kasabaya yayılmadan önce cenazesini kaldırmaya hiçkimsenin yeltenmeyeceği doktor nasıl bir adamdır? İşte burada da Marquez’in karakter yaratmadaki ustalığına şahit oluruz. Kişilerin kötü ya da iyi olmaları önemini kaybeder okurken. Biz onların güçlü karakterlerini görürüz. Yaşıyor olmalarından, o toprakların sıcağında büyümelerinden, bazen bencilliğe varan varoluş farkındalıklarından buram buram bir tekillik yükselir. Roman kahramanları iyi ya da kötü olarak anlatılmalarının yanında güçlüdürler. Kişiliklerinin merkezinden kaynaklı bir güçtür bu. Doktor, bütün kasabanın bedduasını alacak kadar kötüdür belki ama bütün geçmişi ve göze alabildiğini yaşadığı şimdisiyle güçlüdür.

Ben artık kanatlarımı toplamaya başlayıp, başka bir Gabo kitabına özlem biriktiriyorum içimde. İnsanları loş oda boşluklarına hapseden kavurucu sıcakların kokusunu tekrar duyuncaya, okyanus mavisinin binbir tonunu tekrar gözlerimin önünde canlandırıncaya kadar bekleyip sonra kanatlanacağım.

 

 

 

Jack London – Uçurum İnsanları

Bir okuma listesi oluşturmak ve o listeyi takip etmek çok keyifli. Okurken karşınıza çıkan bilgilerin sizi yönlendirmesine izin vermek, gittikçe büyüyen sonsuz bir ağın içinde harflerle kurulmuş bir bağlantıyı farkederek büyüyen anlam ırmağını takip etmek, okuma zevkinin yanında kültürel bir haz da barındırıyor. Günümüzde metinlerarasılık da denilen bu yazınsal bağlantı, okyanusa açıldığını bildiğiniz bir ırmakta eğlenmek gibi. Dev bir ağacın gölgesinde kitap okuduğunuzu ve okuduğunuz kitabın, o ağacın sonsuz sayıdaki yaprağından biri olduğunu düşünün.

Akademik eğitimin araya girmesi ve hediye edilen, tavsiye edilen kitapların da sızmasıyla uzaklaşmak zorunda kaldığım sevgili okuma listeme Jack London ve onun 1902 yılında yazdığı Uçurum İnsanları kitabı ile dönüyorum.

Ağır ve çıplak gerçekçiliğinin neredeyse can yaktığı konusunun yanında kitap benim için birkaç öğretici katman oluşturdu. Öncelikle yukarıda bahsettiğim, beni bu kitaba ulaştıran yolun haritasına sahip olmam, katmanı derinleştirdi. Nabokov’un “Edebiyat Dersleri” isimli kitaplaştırılmış derslerinden birinin konusu, Charles Dickens’ın “Kasvetli Ev” romanıydı. Dickens, birçok roman kişisinin dahil olduğu konunun arka planında İngiltere ve Londra’nın iki ayrı sınıfının yaşantısını da son derece başarılı bir şekilde yansıtır bu hacimli romanında. Görkemli konaklarda süregelen köklü asilzade yaşantısı bir yana, Londra’nın karanlıklarından, o karanlıkta sefalet içinde yaşayan insanların hayatlarından da bahseder. Hem Nabokov’un Edebiyat Dersleri hem de Kasvetli Ev romanının önsözünde, Dickens’ın ezilenler üzerine anlattıklarının doğruluğunu gösteren kaynak kitaplardan biri olarak “Uçurum İnsanları” gösterilir. Kasvetli Ev romanının yazılış tarihi Uçurum İnsanları’ndan öncedir ama London, Doğu Londra’da Dickens’ın anlattığı o sefaleti çırılçıplak görmüş ve yansıtmıştır.

Zihinsel dünyamda kitaba anlam ekleyen katmanlardan biri de, kitabın sene içinde gördüğüm Sosyoloji Tarihi, Sosyal Adalet, Modern Sosyoloji Kuramları gibi dersleri de daha iyi anlamamı sağlayan bir tür örneklem, tamamlayıcı, somut gerçeği gözlerimin önüne seren rahatsız edici bir manzara sunmasıydı. O faydalı dersler, dünya tarihinin seyrini değiştirmiş büyük gelişmeleri tanımlar, özellikle onyedinci yüzyılın ikinci yarısından itibaren buhar gücünün insan gücünün yerini almasıyla oluşan muazzam ve köklü değişikliği kuramsal olarak açıklarken; Uçurum İnsanları, bu değişimin fotoğrafını, anatomisini, otopsisini yayınlar. Otopsi ifadesi ağır gelebilir ama, kapitalizmin boyutlarının sınırsızca geliştiği, sermayenin önünde herhangi bir kural ve engelin bulunmadığı o dönemde insan onuru gerçekten de ölmüştür. London, Doğu Londra’nın mezbelelik sokaklarında öldürülmüş insan haysiyetinin otopsisine büyük bir soğukkanlılıkla katılır. Emeğin, modern tarihin hiçbir döneminde bu kadar sömürüldüğü, çok büyük kalabalıklar tarafından sefaletin ve sefilliğin zorunlu olarak ve gönülsüzce ve ama çaresizce paylaşıldığı böylesi karanlık bir dönem yaşanmamıştır. Uçurum dibinde yaşayan demek iyimser bir anlatım olacaktır çünkü o dipte insanlar sürünen, debelenen, uçurumdan yukarıya çıkabilmenin hayalini bile unutan zavallı birkaç kuşağın gerçek temsilcisidir. Kitap, liberalizm, kapitalizm, sosyalizm, Marx, Engels, Smith okuyacak, araştıracak herkese uygulamalı bir rehber olacaktır. Kapitalizm ve ona gücünü veren özgür düşüncenin, liberal akımın dünya üzerindeki lokomotifi İngiltere’nin bir zamanlar kendi insanına uyguladığı bilinçli vahşeti, sahip olma dürtüsünün ulus olma bilincinden de üstün olduğunu; daha çok kar elde etme amacının, insan olma onurunu da rahatlıkla ve büyük bir aldırmazlıkla ayaklar altına alabileceğini görüyoruz kitabın her sayfasında. Bugün eemeğiyle geçinen insanlar olarak geçmişte böylesi zor şartlarda ödenen bedellerin ağırlığı altında eziliyoruz da vicdanen.

Kitabımızın bizi besleyen bütün bu dışsal bağlantılarını kısa bir süre için kenara bırakarak kendi içeriğine dönecek olursak eğer…

1902 yılında Amerikalı yazar Jack London, birkaç ay geçirmek için, Londra’ya gelir. Amacı İngiliz kapitalizminin geldiği son noktada emekçi İngiliz vatandaşlarının durumunu yerinde görmek ve kendi tanıklığıyla aktarmaktır. Eski giysiler satın alır ve durumu idare edemeyeceğini anladığında dinlenmek ve yemek yemek için bir oda tutar. Sonra anlatmaya başlar. Tıpkı George Orwell’ın “Paris ve Londra’da Beş Parasız” isimli kitabında yaptığı gibi insanlarla tanışıp durumlarını öğrenmeye, ne iş yaptıklarını, nasıl geçindiklerini öğrenmeye çalışır.

İnsanlar geçinememektedir. Geçinmek asgari düzeyde bir yaşam standartını ifade eder bugün. Ama o zamanlar geçinememek uçurumdan yuvarlanmak, tekrar yukarıya tırmanma umudunun toptan yokolması demektir. Doğru düzgün barınamazlar çünkü iş bulabilirlerse çalışarak kazandıkları ücret o kadar azdır ki, çoğunlukla tek oda kiralayabilirler ve bazen on kişilik aileler bu tek odada kalmak zorundadır. Güçsüzdürler çünkü yemek yiyemezler. Aldıkları ücretler besin değeri yüksek yiyeceklere ulaşmalarına engeldir. Güçsüz olmak verimli bir çalışma sağlayamamak, işten çıkarılmak ve uçurumdan aşağıya yuvarlanmak demektir. Uçurum İnsanları, toplumun geri kalanından tecrit edilmiş, düzelmesi imkansız durumlarının farkında olan ve mücadele etmeyi bırakmış insanlara denir. Londra’nın doğusu, kalabalıktan, pislikten, umutsuzluktan oluşmuş bir virane şehirdir. İnsanlar, bir parça kuru ekmek ve ismi çorba olan bir tas su için kilometrelerce yol yürüyüp bakım veya yardım evlerinin kapısında uzun kuyruklara girerler. Sıra kendilerine gelmeden önce bakımevi dolarsa o gece sokakta kalacaklar ve başlarını koyacakları bir kapı aralığı, bir çimenlik, bir sundurma bulabilmek için polisle köşe kapmaca oynayacaklardır. Çünkü polis uçurumun içindekilerin sokaklarda uyumalarına izin vermez. Sürekli hareket halinde olmalarını ister. Oysa bütün gece uyumamış birisi ertesi gün çalışabilecek veya iş arayacak takati bulamaz kendinde. Anlatılanlar rahatsızlık vericidir.

Çalışacak insan sayısı yapılacak iş sayısından yüksek olunca günden güne artan işçi sayısı ücretleri aşağıya çekmekte, sendikalar bile bu soruna çare olamamaktadır. Kırsal kesimde geçinemeyen insanlar kitleler halinde sanayileşmiş kente göçmekte ve sefalet çukuruna yuvarlanmaktadır. İçler acısı hayat hikayeleri bütün çıplaklığıyla ve can acıtacak bir gerçekçilikle anlatılır kitap boyunca. Uçurum İnsanları, kapitalizmin altın çağlarında, sermayenin kimin sırtına basarak, kimi bir böcek gibi ezerek ve değersizleştirerek kimi sömürdüğünü öğretir bize.

Şöyle der London, “Yönetici sınıftan hiç kimse, insanlık mahkemesine çıktığında suçsuz olduğunu iddia edemez. Gıdasızlıktan ölmüş her bebek, ter döktüğü in benzeri atölyeden kaçıp geceleri Piccadilly Meydanı’nda sürtmeye başlayan her kız, kendini kanala atmış her bitik işçi, evinde oturanlara, mezardaki ölülere meydan okuyacak, itiraz edecektir. Bu yönetici sınıfın yediği yemeklere, içtiği şaraplara, yaptığı gösterilere ve giydiği güzel elbiselere, ağzına lokma girmeyen sekiz milyon ağız ve bunun iki katı sayıdaki esvapsız, barınaksız beden itiraz edecektir.”

Üretim araçlarına sahip olanlarla, o araçları kullanabilenler arasındaki mücadele bugün dünyanın farklı yerlerinde farklı seyirlerde devam ediyor. Bitmeyecek bir mücadeledir bu, emekçinin hanesine hep eksinin düşeceği, emeğinin karşılığını tam olarak alamayacağı bir mücadele. Ama günümüz emekçilerinin önünde büyük mücadeleler ve çok daha büyük bedellerle elde edilmiş haklarını korumak için, o bedelleri ödemiş milyonlarca emekçinin de sorumluluğu vardır. Yeni sosyolojik kuramlar, artık proleterya diye bir sınıfın olmadığını, endüstri sonrası toplumda eskimiş kitlesel ideolojilerin kendilerine yer bulamadıklarından bahsederler. Ama bilemeyiz. Çünkü emek sömürülmeye devam ediyor.

Son olarak, yazarımızı Londra’ya getiren nedeni anlamaya çalışıyorum. Kendisi parasızlık çektiği gençlik yıllarında altın aramak için Kuzey Amerika’da uzun bir yolculuğa çıkmış, bu yolculuğu “Vahşetin Çağrısı” adlı kitabında anlatmıştır. Gazetecidir aynı zamanda, araştırmacıdır. Yazın biçemi bunu ele verir zaten. Düz ve süsten uzak bir anlatıma, yalın ve keskin bir üsluba sahiptir. Nasıl bir yaradılıştır bu? Dünyanın öbür ucuna, işçilerin yaşam şartlarını öğrenmeye, onlar gibi yaşayarak bu yaşantıyı aktarmak için gitmek nasıl bir içsel dürtünün sonucudur. George Orwell, Burma’ya gitmiştir, İngiliz sömürgesindeki yaşamı görmüş ve aktarmıştır. İspanya iç savaşına katılmıştır, Franco’nun karşısında. Hemingway birinci dünya savaşına katılmış, savaşın gerçek yüzünü görmüş ve çekincesiz anlatmıştır “Silahlara Veda” romanında.

Bugün edebiyat severler, bu büyük yazarların gözünden ve onların sayesinde, içimizi acıtan gerçeklere edebi bir pencereden bakabilmenin şansını yaşıyor. Edebiyat, gittikçe zorbalaşan insanların elinde kurban edilen güzelim dünyanın düzelmesini sağlamıyor maalesef. Ama eski güzel düşlerin peşine düşürüyor bizi, gelecek güzel günlerin…

 

 

Varlık – Haziran’19

İnsan, acısıyla sevinciyle, gecesiyle gündüzüyle, çiçeğiyle tüfeğiyle, geçmişiyle geleceğiyle ve en önemlisi şimdisiyle dili doldurur. Ve böylece dil de insanı doldurur. Arapçada gönüldür anlamı. Gönlü olmayanın dili niye olsun! Neye ihtiyacımız varsa dil gösterir; birleştirir ve böler ve çoğaltır dil. Biz dili , en cesur, en kıvrak, en hızlı, en yoğun biçimde şiirde görürüz…/

…/Şiir üzerine bırakalım şiir konuşsun diyoruz; ama çoğu zaman şiirin ne dediği anlaşılmıyor, düzyazıya ihtiyaç duyuyoruz. Ve böylece belki doğrudan şiir üzerine değil ama şiirin söz aldığı şeyler üzerine konuşmuş oluyoruz, yani hayatın. İnsan gider kaybolmaya doğru, şiire varır; imalara, dolaylamalara, istiarelere varır.

Yeni Şiirler Arasında

Şeref Bilsel

Zülfü Livaneli – Edebiyat Mutluluktur

Gazete yazılarından oluşmuş bir kitabı, okunurken alınan keyiften de bağımsız olarak anlatmaya çalışmak; edebiyat yapmadan ne kadar yavan.

Zülfü Livaneli’nin Edebiyat Mutluluktur kitabı, gazete köşesinde yayınlanmaktan daha yüksek bir değerde ki, doğru bir kararla kitap olarak daha lezzetli olmuş.

İçinde, edebiyatseverlere çok hoş anlar yaşatacak; belki kısa belki çok uzun zaman önce tanıştığı dostlarıyla yeniden karşılaşmanın mutluluğu var.

O dostların bir karakter olarak edebiyat tarihinde silinmeden kalmaları sayesinde ve bu karakterler aracılığıyla bugün roman dediğimiz edebi türü, bir sanat eseri olarak ve insanı okur gibi okuyoruz. Eserdeki çatışmayı üzerinden yürüteceğimiz, çok fazla özelliğiyle de varoluşsal insanlık durumundan nasibini almış bir kişi. Romanın ve romanın zamanda uzun bir yolculuk yapabilmesinin ilk kuralı.

Hayatı edebiyatın gücüyle açtığı bir pencerenin ardından süzebilmenin olgunluğu ve birikimiyle yazıldığı hissedilen yazılarda edebiyatsever insanlarla sadece okuduğumuz kitaplardan kaynaklanan bir yakınlığı da duyuyoruz. Ortak dostlarımızın olması ve onları sanırım özlüyor olmamız, kitabın başlığındaki mutluluğu karşılıyor.

Edebiyat penceresine şiir, müzik, siyaset, tarih ve hayvanlar gibi konuların izleri düşmüş. Denemelerinde Livaneli çeşitli konulara edebiyat bağlamında yaklaşmış.

Bu yazıyı okuduğunda Zülfü Livaneli, anlatmak istediğimi anlayıp belki yazının genelini beğenecek. Ama yazımın cümle yapısı ve anlatılmak istenenin biraz kelime israfıyla verildiğini gördüğünde, bunun özellikle uygulanan bir üslup olmasını beğenmeyecektir.

Bunu biliyorum, çünkü birkaç yazısında anlatımı uzatan bir dili benimsemediğini, edebiyatta buna yer olmadığını belirtiyor. Verdiği klasik örneklerin değerini bilmekle beraber ben yazarımın bana anlatmasını isterim. Uzun uzun anlatsın o Paris sosyetesinin öğle sonrası uğrak yeri salonunun sahibesi güzel düşesin çiçek desenli brokar elbisesindeki kıvrımları. Çukurova’nın sıcağını da okurum günlerce, ayağıma sıçrar çavlanın serin suyu, dolanır bacağıma çalılık dikenleri,kavrulmaya kalmış sarı sıcağın altında türlü çeşitli bitkinin sesini duyar, kayaya işlemiş sıcağı duyarım avucumda dokununca. Anlatsın yazar bana.

Edebiyatın mutluluk olduğu konusunda kitabın başlığını doğru bir önerme olarak kabul ediyorum. Bir ekleme yapabilecek edebi birikimden değil ama en azından yolda olan birisi olarak şunu da ekleyebilir miyim? Edebiyat Yolculuktur Zamansız.

Önümüzdeki yolun uzun olmasına sevinen edebiyat yolcularıyız biz.

Mine Özgüzel – Edebiyat Terapi

Sırasını şaşırmış kitaplar diyorum ben onlara. Hayır diyemeyeceğim bir ortamda karşıma çıkan ama genellikle beni şaşırtan, okumaktan sonsuz mutluluk duyduğum kitaplar. Okuma listemde olmadığı halde bir şekilde o listeye sızan ve sonunda iyi ki okumuşum, keşke daha önce okuyabilseydim dediğim kitaplardan biri oldu Edebiyat Terapi. Kitabı okumaya başladıktan hemen sonra tıpkı benim gibi yazma yetisi henüz tam olarak olgunlaşmamış ama içinde yazıya olan tutkusu elle tutulabilecek kadar büyümüş bir yazarla karşılaştım. Kendi dünyası ve geçmişini samimi ve içten bir dille anlatabilen, yılların verdiği mesleki deneyimin getirdiği tecrübeyi satırlarında aktarabilen bir doktor-yazar. Onun da bu tutkusu tabii ki okuyarak, okuduklarından aldığı hazzın farkına vararak başlamış. Nasıl başlamasın? İnsan lise yıllarında Dostoyevski, Woolf, Kafka okumaya başlar da, ruhunda çakan kıvılcımları hissetmez mi? Edebiyatın gücü insanın içine işler de tüm benliğini sıkıca kavrarken, bir kez tutundu mu kurtulamazsın artık onun sarmalayan kollarının arasından. Hem sığınağın hem kaçışın, çoğunlukla kendini buluşun olur edebiyat.

Sonra daha niceleri gelmiş tabii bu yazarların. Romanların dünyasında karşılaştığı kurmaca kişilerin, deha sahibi yazarları tarafından nasıl yaratıldığını, insana dair bütün durumların büyük çaresizliğimiz içinde, nasıl yansıtıldığını görmüş. Edebiyat denilen sanatın, insanın şu dünyadaki varoluşunda, hem anlam katan hem çözümleyen bir anahtar olduğunu kavramış. Bir aşk başlamış edebiyat ile arasında. Nasıl da tanıdık!

İstanbul Üniversitesi Psikoloji bölümünü bitirdikten sonra gerek staj yaptığı dönemde, gerekse profesyonel meslek hayatına başladığı ilk yıllardan itibaren, okuduğu roman kahramanlarının dünyasında ya da bu eserlerin deha mertebesindeki yazarlarının hayatlarında insan ile ilgili olan, insana dair ne varsa büyük bir yetkinlikle anlatılanları klinik psikolojide kullanmaya, başta kendini ve sonra danışanlarını sağaltmaya başlamış. Zaten kitap kendisinin birlikte spor yaptığımız bir danışanından ince, düşünceli ve isabetli bir armağan olarak geldi.

Kitabın sayfalarını hızlıca karıştırıp aynı zamanda bölüm adlarını oluşturan yazar isimlerini gördüğünüzde, kitabın içinde yapılmak istenenden ayrı olarak biyografik bir değerlendirmede de bulunabilirsiniz. Sadece o büyük yazar ve düşünürlerin hayatlarını okumak, kendileri olmalarında, çocukluk yıllarında yaşadıkları ve genelde sıkıntılarla dolu ilk yıllarının ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu anlatan bilgilere ulaşmak da kitabı değerli yapıyor. Bu değer eserlerini oluşturan düşünsel altyapıya erişmemizi, nüfuz etmemizi sağlıyor.

Ama Edebiyat Terapi kitabının yapmak istediği tam olarak bu değil. Mine Özgüzel, alanı ile ilgili olarak aşkla takip ettiği bu yazarların hayatlarından, yarattıkları eserlerin, karakterlerin penceresinden, varoluşçu terapi denen bir yöntemi uygulamak için yararlanıyor.

Burada biraz Mine Hanım’ın düşünsel boyutundan, hayata yaklaşımından, kendisine bakış açısı yaptığı iradeden bahsetmemiz gerekir. Varoluşçudur kendisi. 20. Yüzyılda, 20 yüzyıldır genel olarak kabul görmüş, felsefik sisteme bir başkaldırı olarak, rasyonel aklın insanı dünyadan silen mutlak tahakkümüne bir isyan niteliğinde oluşturulmuş ve öncüleri arasında, Sartre, Heidegger, Camus gibi düşünürlerin bulunduğu akım, günümüzde en çok tartışılan ve kabul gören düşünce sistemlerinden biri.

Varlığın özden önce geldiğini, özümüzü ancak kendimizin oluşturabileceğini ve zaten ancak bir öz oluşturduktan sonra varolabildiğimizi dile getiren varoluşçuluk düşüncesine göre bilinçli insan varlığı, kendisi için varlık’dır. Bu varlık kendi özünü yaratmak, kendi gerçekliğini oluşturmak ve bilincinde olarak şeylerin farkına varmak zorundadır. Şey, kendinde varlıktır. Varlığının bilincinde olmayan saly özdür. Bilimin koyduğu kesin kurallar ve gelişen teknolojinin insan hayatı üzerindeki baskısıyla değersizleşen ve kendinden uzaklaşan insan, kendi özünü oluşturarak, kendini değiştirerek ve bunun farkında olarak varolabilir. Özümüz bizi oluşturmaz, biz özümüzü gerçekleştiririz.

Psikanalitik Terapi ise Sigmund Freud’un uyguladığı ve psikoloji dünyasında kopardığı fırtınaların, üzerinde yapılan tartışmaların bitmediği bir alan. Mine Özgüzel, anlattığı o edebiyatçıların hayatlarında Freud’un belirttiği, bizi biz yapan geçmiş yaşantılarımızın izini sürüyor işte. Siz sevdiğiniz, belki birkaç eserini okuduğunuz yazarın hayatını, çilelerle geçmiş çocukluğunu okuduğunuzu sanırken, aslında bilinçaltımızın bebekliğimizden başlayarak nasıl yüklendiğini ve bugün aldığımız kararların tümünde ve bu kararların ortaya çıkmasını sağlayan davranışlarımızın temelinde hangi dürtülerin olduğunu görmeye başlıyorsunuz.

Kitabı okurken bile acaba gerçekte nasıl bir içbenlik taşıdığınızı sorgulamaya başlıyor, aslında sandığınız insan olmayabileceğinizi, karanlık bir tarafınızın sürekli sizinle beraber olduğunu hissediyorsunuz. Karanlık taraftan kastım kötü bir karaktere sahip olmamız değil, farkında olmadığımız ve davranışlarımızı yönlendiren bir gizemli alanın bulunması. Bütün davranışlarımızın kökenini ilk yıllarımıza bağlar psikanaliz, anne-baba-çocuk üçgeninin hayatımızın sonuna kadar içinde kalacağımız gerçek alan olduğunu söyler. O yılları sağlıklı atlatabilen bireyler, kendini gerçekleştirme ve varolduğunun bilinciyle aldığı kararların sorumluluğunu duyumsayabilirler. Atlatamayıp herhangi bir gelişim evresinde takılanlar ise yetişkinliklerinde bu evrenin davranışlarını gösterme eğiliminde olurlar. Örneğin ödipal kompleks dönemini sağlıklı geçiremeyen bireyler, bilinçdışında bu kompleksi yaşamaya devam ederler ve yetişkinlik döneminde aldıkları kararlarda ve gösterdikleri davranışlarda hep bu dönemde takıldıklarını farketmezler bile.

Sayfalar arasında gezinirken, ben de kendimi bir koltukta ve bir danışan olarak düşündüm. Sıkıntı kapladı benliğimi, çünkü kimbilir karanlıkta kalmış ve bilincime süzülmeyi bekleyen, en ufak bir boşlukta yüzleşmek, hesaplaşmak için gün yüzüne çıkacak ne kadar çok gizil düşünce vardı.

Varoluşçu terapinin temel felsefik yaşamı, bireylerin özgürlüğüdür. Bu özgürlük sonucunda kişi aldığı kararların bilincine sahip olmalı ve sorumluluğunu da üstlenmelidir. Danışan ve psikoterapist birlikte ve son derece subjektif bir yaklaşımla bireyin varoluşsal sınırlarına yolculuk yaparlar. Geçmiş ve gelecek değil, olayların gerçekleşmesinde ‘şu an’ perspektifi kullanılır. Kişi önce kendi varlığını duyumsar, kabullenir ve sonra sıkışmışlığı, tıkanmışlığı ve çaresiz hissedişi ile ilgili bir farkındalık geliştirerek varlığının özünü kabul etmeye ve o öze değer vermeye yönlendirilir.

Biyografik olarak çok önemli bilgilerle dolu bu kitapta Woolf, Elliot, Kafka, Sartre, Dostoyevski, Camus ve Beauvoir’nın hayatlarından kendilerini gerçekleştirmelerinde geçirdikleri yaşantılardan çok önemli kesitler var. Yaşadıkları olumsuz yaşantılardan yetenekleri, azimleri ve içlerinde mutlaka yer bulmuş sevgi ile nasıl birer yaratıcıya dönüştüklerini izliyoruz. Dünya kültür mirasının yapıtaşlarını oluşturmuş bu insanların aracılığıyla insan varoluşunun gizlerine, kendi gerçekliğimizin potansiyeline tanıklık ediyoruz.

Varlık-Mayıs’19

Geçenlerde öykü yazarı Hanife Altun’un bir röportajını okudum. İrem Uzunhasanoğlu’nun sorduğu bir soruya verdiği şu yanıt dikkatimi çekti. ‘Ben yazıyorum ve yegâne malzemem de dil. Bu aynı zamanda insan türünün de yegâne iletişim vasıtası. Ben dili herkesten farklı kullanıp; eğip, büküp ona beni işaret eden bir üslup giydiremeyeceksem, ne anlamı var? Ayırt ediciliği nerede? Ses rengi, parmak izi gibi bir şey dil benim için.’

Yeni Öyküler Arasında

Jale Sancak

Philip GLASS

Philip Glass dinlemeye başladıktan sonra, Debussy dinlerken ortaya çıkan müzik anlayışımdaki kırılma, artık eminim ki yoğun bir eğilime dönüştü. Arkadaş çevresinin etkisi olmadığını düşünmek mümkün değil tabii ama izlenimciliği müziğine taşıyan Debussy hem piyanoda hem de günün müzik anlayışında Chopin’den sonraki devrime soluk veriyordu.

Debussy’den sonra müziğin içindeki hafif düzensizlikleri, düzen bozucu nüveleri, nüvelerin bağımsızca nota yazısını ele geçirebildikleri anları arar oldum.

Uzunca bir dönemini klasik müziğin 17. ve 18. yüzyıllardaki, huzurlu, keyif veren, zahmetsizce dinlenirken bir haz unsuruna dönüşen güvenli sularında eğlenmiş birinden, Glass ve onun “The Essential Philip Glass” albümüyle, günümüzde yapılan müziğin anlamını kavramaya, alışıldık ahenkli ritmin dışında tekinsizlik hissi veren bir modern zaman labirentinde çıkış arayan bir tecrübesize dönüştüm. Usta’nın müziğinden etkili kesitler sunan, ama bir ustalık dünyasının azimle, cesaretle ve her bir sanatçının kendine özgü o iç gücüyle örülmüş sağlam kapılarına fırlatılarak çarpan bir hevesli kalbe dönüştüğümü de anladım Glass dünyasına giriş yaparken.

Kendisi için söylenen Amerikan minimal müziğin en önemli temsilcisi yorumunu pek kabul ettiği duyulmamışsa da, sadeciliğin müziksel dünyasına güçlü örnekler bırakmıştır.

O yaptığı müziği daha çok, “yinelenen yapıların müziği” olarak açıklamış, tekrarların bazen düzensizleşerek, bazen düzenli bir şekilde düzensizleşip ve bazen düzensizlikte düzen bulup yayıldıkları, kendilerine hacim bulup üstüste de katlanan dinlenmesi zor -benim için “Einstein on the Beach” imkansız oldu- eserler yazmıştır.

Glass yazısındaki bu sürekli kendinden beslenen tekrar yapılarının bir keyif unsuru olup olmadığına dair şüphelerle, bestecinin yaşamını incelerken “the hours” filminin müziklerini yaptığını öğrendim.

Şu ikilemeyi bilirsiniz, kitap okunduktan sonra mı film izlenir, film izlendikten sonra mı kitap okunur? Mantıksal bir çıkarımla, başrollerinde Merly Streep, Julian Moore, Nicole Kidman ve Ed Harris’ın oynadığı bir filmde ünlü bir bestecinin çok uçmayacağını düşündüm. Doğru bir çıkarım yaptığımı albümü dinlemeye başlayınca anladım. Eğer Glass dinlemeyi bırakamayacaksam- ki öyle görünüyor-, Glass’ın biraz daha melodiye yaslanan eserleriyle vakit geçirmeliydim, onu daha yakından tanımak için bu filme nasıl bir ruh verdiğini anlamalıydım. Böylece, ikilemeyi üçlemeye dönüştürmüş oluyorum, önce müzik, sonra film, sonra kitap mı? Film, kitap, müzik; kitap, müzik, film ve uzayan bir sıralama.

Ben filme müziklerinin çağrıştırdıklarından sonra girdim. Kasveti, iç sıkıntısını, kıstırılmış ruhların varoluş çığlıklarını duyabilirdiniz notalarda. Filmi soluksuz izlerken, bir yandan Glass ile aynı filmi izlediğimizi de düşünmeye çalıştım. Virginia Woolf’la açıldı film, onun Mrs. Dalloway’i yazarken yaşadığı, yakasını bırakmayan ruhsal rahatsızlıklarına, geçirdiği buhranlara; eşinin incelikli yaklaşımına, karısını hayatta ve sağlıklı tutabilmek için verdiği desteğe tanık oluyoruz. Yıllar sonra Mrs. Dalloway’i okurken evli ve herşeye sahip bir Amerikalı kadının varoluş sıkıntılarına dönüşen, Woolf gibi intiharla mı yoksa buhranı çözecek gerçek bir kaçışla mı biteceği belli olmayan bir atmosferi izliyoruz küçük, masum, saf bir çocukla birlikte. Paralel akan ve günümüzde geçen üçüncü öyküde ise muhteşem oyunculukları ve eserin üzerindeki son derece kişisel ve ağır melankolik havayı izlemiyoruz sadece, hissediyoruz.

Saatler kitabı da buradan açıldı önüme. Filmdeki oyuncuların ya da senaryonun başarısı mı görmem gerekiyor bu filmi böyle iyi yapan. Ruhsal dünyaların cinsel tabuları yıkacak kadar özgürleştiği ama içsel varoluş sıkışmışlığının, intihara kadar sürükleyebildiği yaşantılar kitapta da böyle mi anlatılmış, okumam gerek.

1937 yılında doğmuş Glass’ın yakın bir çocukluk arkadaşım olduğunu kuruyorum. O 6 yaşında başladığı kemanı, 8 yaşında flütle değiştirirken, 19 yaşında felsefe ve matematikle olan ilgisini lisans düzeyinde tamamlarken, ben dünyanın başından geçenleri anlamaya çalışıyorum. Endüstri sonrası toplum, çok kutuplu, çok kültürlü, parçalı, sofistike, simulakrum çağına ilerlerken, arkadaşımın bu çok katmanlı yapıyı müziğinde gerçekleştirdiğini, sosyolojik bir kesinlikle ifade edebilirim. Dağılma, onun eserlerinde de çok parçalılık olarak yer buluyor kendine. Onun çocukluk arkadaşı olduğum için, müziğindeki ritmin anlamını biliyorum, post-modern insanın içinde debelendiği, farklı görünümler altında yinelenen aynılıkların sürekli tekrarlandığı ve insanoğlunu büyük duvarlar altında kalacakmış hissiyle korkutan çağımızın müziği bu.

Onun çocukluk arkadaşı olmadığıma sevindiğim tek nokta “Einstein on the beach” eserine beni davet etmemiş olmasıdır. 1976 yılında ilk kez sahnelenen ve vermek istediğini henüz kimsenin çok net açıklığa kavuşturamadığı bu eser, çağımızın sosyopsikolojik açılımını da yapar gibi. Yalnızlıklar üzerine açılmış kolektif bir şemsiyenin altındayız. Toplum, ruhumuz gibi paramparça. Glass eserlerindeki gibi, birleşemeyiz; ancak gruplaşıp yükselebiliriz, düşene kadar.

Büyük sanatçıların yaşamları takip edilmeye değer çoğunlukla. Felsefe ve Matematik’ten sonra müzik okumaya karar verip Chicago’ya gelerek burada çok iyi çalabildiği enstrümanlara piyanoyu da ekler. Sonra Paris’te kendisini büyük eğitmenlerin yanında geliştirir. Hindistan ve civarında yaptığı gezintiler kendisini kadim Tibet öğretileriyle tanıştırır ve Uluslararası Tibet Bağımsızlık Hareketi için çalışır. Birçok muhteşem filmin müziğini yapar ve seksenini geçtiği şu günlerde bile aktiftir.

Artık yaşlanıyoruz dostum. Dünya ise giderek senin müziklerinde anlattığına dönüşüyor.

 

 

 

 

 

Varlık – Nisan’19

Otuz yılı aşkın süredir, Rousseau’dan temel alan ve Marx’ın düşüncesinde vücut bulan mülkiyet, sermaye, sınıf, proleter, emek sömürüsü gibi kavramlar sanki Sovyetler Birliği’nin yarattığı hayaletlermiş gibi, onunla birlikte anılar denizinin üzerinde solup gitti. Bunların yerini, yeniden paketlenerek önümüze sürülen iki eski kavram aldı. Din ve etnisite. İşte dedi egemenler,size birbirinizin kanını döktürecek iki çatışma noktası. Bu projenin büyük bir deha ürünü olduğunu kabul etmemiz gerekir. Uygulama için silah da hazırlanmıştı: Küreselleşen finans kapital ve onun denetimindeki küresel medya.

Küreselleşme:

Sınıflı Toplumdan Aptal Topluma

Tuğrul Tanyol