Feride Çiçekoğlu – Uçurtmayı Vurmasınlar

Bazı kitaplar kendi ağırlıklarından daha büyük yükler bindiriyor okuyanın omuzlarına her adımda artan. Aslında herzaman varlığını bildiğimiz, orada durduğundan emin olduğumuz ama yüzleşmemek için gözlerimizi kaçırdığımız, kendimizin kurduğunu sandığımız, bizim olduğuna inandığımız güvenli alanlarda kalabilmek pahasına konforu seçtiğimiz, vicdanımızı sıkıştıran yükler. Bize dudaklarımızın arasından karanlık melodilerle bezenmiş bilinçsiz ıslıklar çaldıran yükler.

O ağır, yaralayıcı yükler, bazı vicdanlı ruhlar onların varlığını biliyor diye, bildikleri biraz canlarını acıtıyor diye yok olmayacak. Sadece savaş sürecek. İçimizde olmayan saf iyinin karanlık kötüyle, dışımızda bir yerlerdeki beyaz güzelliğin çirkefle savaşı. Vicdanları sızlayabilenlere sonsuzca süren ama ince bir sızının eşlik ettiği, hayatlar ve lanetlenmiş nesiller boyunca kötülüğün kazandığı; resmî, soğuk, güçlü ve çirkin elleriyle muzaffer olduğu bir savaş.

Yeryüzünde tarih boyunca insanlık olarak geçirdiğimiz evreler sonunda bugün, varabilecegimiz gelişmişlik evresini çıplak gözle görebiliyor olmalıydık. Gelişme, sadece teknolojinin ulaştığı çılgın hız ve ilerleme yanılgısı değilse elbet. Kim söyleyebilir, insanlık denen ortak paydanın gerçekten ilerleyebildigini, takvimde gerçekleşen değişmeye rağmen, insanlığın çizgisel olarak ileri yönlü bir atılım gerçekleştirdiğini.

Çiçekoğlu’nun kitabını okuyunca çiçek gibi oluyorsunuz. Tutsak yaşamak zorunda olan küçücük bir kalbin içinden geçenler sizi yaprakları buz tutmuş bir çiçeğin kırılmadan birkaç an öncesindeki kırılgan haline döndürüyor. Bütün o güzel dış görünüşünüzle, parlayan renklerinizle ışık saçtığınız ama aslında şimdiki anınızı simgeleyen bir buz çiçeğine. Cansız, donuk.

O mektupları minicik Barış’ın yazdığına inandırabiliyoruz kendimizi okurken. Ülkenin çöküntüsü neler neler yaşatıyor hepimize akşam haberlerinde, kadın programlarında, ölüm oruçlarında, büyük inşaatlarda ve ihalelerde. Barış gibi küçücük zihinlere bile dolabilen gariplikler dünyasına açılan bir çağın kapısı çalınıyor bile isteye. Televizyonlarımızdan, sosyal medya hesaplarımızdan boca edilirken gökkuşağının yedi rengi üzerimize, çürümenin kokusunu parfümlerle gizlemeye çalışıyoruz.

Yedi sekiz satır sonunda arsızca ferahlıyor biraz yüreğim, duymuyorum artık Barış’ın sesini. Oysa ne kadar bağırsa da o, vurmasınlar diye, ben uçurtmanın delik deşik olduğunu biliyorum.

Varlık – Mayıs’20

… İnternetin temel aktörleri olan sosyal medya şirketleri de kendi sayfalarında daha çok beğen tuşuna basılması ve daha fazla vakit geçirilmesi için ürettikleri algoritmalar aracılığıyla kişilerin kendi kanaatlerini pekiştirecekleri içeriklerle karşılaşmalarını sağlıyorlar. Böylece postmodern insanlar modernizmde olduğunun aksine kendi görüşlerinin tersini savunanlarla bir araya gelemiyor, bir tartışma zemininden uzak kalıyorlar. İnternet aracılığıyla ortaya çıkan ve “filtre balonu” adı verilen bu içe kapanma, kişilerin hakikatle ilişkilerini bir kez daha koparıyor. Gerçeğin jeolojik katmanlar altında kaldığı, ulaşılmaz kılındığı bu veri/kanaat/yorum yığını içerisinde olgular, gerçekler ve hakikat önemini yitiriyor.

İşte post-truth (hakikatin önemsizleşmesi); biriken bilginin, bilimin ne olduğu üzerine değişen algının,gerçekliğin kuşkulu hale gelmesinin, bireyin dünyayı tek başına kendi uslamlamasıyla sınayabilme yetisinin artık çalışmaz duruma dönmesinin ve yeni kitle iletişim aracı internet sayesinde olan bitenin filtre balonları yüzünden olgusal olarak değil, önyargılar olarak dolaşıma sokulmasının sonucunda ortaya çıkan sonuçtur. Tek bir merkezden üretilerek dolaşıma sokulmamış, dünyanın evrimi çerçevesinde pek çok gelişmenin kesiştiği bir ara kesitte ortaya çıkmıştır.

Çıpasızlığın Yüzeyi: Post-truth

Yalın Alpay

Sabahattin Ali – Kuyucaklı Yusuf

Benimki alışkanlığın dayattığı, belki hafif bir takıntı hastalığının semptomu olarak yazma edimi. Yoksa Sabahattin Ali hakkında ne yeni bir şey söyleyebilir, ne de eserine şimdiye kadar bakılmamış bir açıdan yaklaşabilirim. Neredeyse bütün büyük sanatçılar gibi onu da sadece eseriyle inceleyemiyoruz. Ya da eserinin değerlendirilmediği, edebi külliyatının yer almadığı yaşantısı, sadece fırtınalı bir ömür, macerayla geçmiş ve acı bir son ile bitmiş olarak unutulup gidebilirdi. Ama yapamıyoruz. Eserinin izi bizi yaşantısına çıkarıyor, yaşantısı ise sanatının büyüklüğü ile anlam kazanıyor.

2015 yılında yapılan bir araştırma, ülke çapındaki bütün kütüphanelerden en çok ödünç alınan kitabın 1943 yılında yayınlanmış ‘Kürk Mantolu Madonna’ olduğunu gösteriyor. ‘Kuyucaklı Yusuf’ çok okunan, Milli Eğitim tarafından önerilen ve önemli sınavlarda öğrencilere soruların çıktığı bir eser. Yaşarken kendisine büyük sıkıntılar çektiren, tartışmalı siyasi düşünceleri ve eylemleri dolayısıyla çeşitli cezalar alıp hapisler yatan bir yazarın bugün bu kadar çok okunması eserinin büyüklüğü ile ilgilidir diye düşünüyorum. Sabahattin Ali’yi, üzerinden tartışmalar eksik olmayan yaşamından ayrı olarak değil, eserinin esin kaynağı da olan yaşamının içinde bir sanatçı olarak değerlendirebilirsek bu daha iyi anlaşılabilir.

Kuyucaklı Yusuf, diğer iki romanında olduğu gibi, kahramanlarının dışarıya kapalı iç dünyalarını başarıyla yansıtabildiği için bugün de tercih edilen romanlardır. Bu romanlarda kahramanlar, kudretleri her soruna yeten, güçlü karakterleriyle yaşamlarına yön verebilen insanlar değil, aksine hayatın türlü çeşitli cereyanları karşısında sendeleyen, yanlış kararlar alabilen, o kararlarla istemedikleri durumlar içinde sürüklenebilen insanlardır. Bizler sayfalar ilerledikçe satırlar arasında, kahramanların içsel dünyalarındaki karanlıkları, köşeye sıkışan ve canları yanarken daha içine kapanık bir hal alan durumlarını canlı bir şekilde izleriz. Madonna’da yozlaşmış bir ailenin içinde, İçimizdeki Şeytan’da aydın kesime yöneltilen eleştirilerin önünde aşk ve sevgi hislerinin avucundaki karakterler incelenebilir. Kuyucaklı Yusuf, kahramanımızın kendini ait hissetmediği bir toplumda, yozlaşan sosyal ve bürokratik düzeni arka plana alan bir romandır. Romanların merkezi, kişisel bir sıkılmışlık içinde, aşk ve sevgi duygularının köşeye sıkıştırdığı bireyi anlatırken, toplumcu hassasiyeti gösteren bir arka plan mutlaka mevcuttur. Öyküleri ise romanlarından daha toplumcudur.

Romanımızı okurken ustalıkla yükseltilen gerilim beni çok etkiledi. Yüksek edebi niteliği bir tarafa, sürükleyici ve gerilimli temposu bakımından da başarılı bir roman Kuyucaklı Yusuf. Doğanın, coğrafyanın anlatımı, insanın bu mekandaki yerleşimi ve ilişkileri, düzeni, toplumsal ilişkilerin verilişi, genç Cumhuriyetin sosyal durumunu da gözler önüne serer niteliktedir. Dili, eski kelimeler barındırsa da, yüksek gerilime rağmen kulaklarımda hep müziksel bir tempo ile akar gibidir. Kendisinden sonra gelen edebıyat kuşakları için bir açılım sergilemiştir diyebiliriz Ali’ in eserleri icin. Karakterlerin aldıkları kararlar ve karşılaştıkları sorunların yönlendirdiği içsel durumlarını anlatırken büyük Rus Yazarların tahlillerini anımsayıp, Yaşar Kemal’in romanlarında, Orhan Kemal’in öykülerinde Sabahattin Ali’nin izleklerine rastladım.

Bugün eserlerinin yoğunlukla takip edilmesi, yayınlanışları üzerinden yetmiş yıllık bir zaman dilimi geçtiği için kamu malı sayılmaları nedeniyle birçok kitabevi tarafından basılması, tartışmaları beraberinde getirse de boşuna değildir. Eserleri canlıdır. İnsanlığın tümel duygularının yansıması gerçek ve şahididir. Toplumsal olarak yazıldığı döneme göre çok fazla değişiklik olsa da, insan ruhunun derin ve karanlık köşelerine kadar sızabilen yazar, o çıkmazları bize başarıyla aktarmış; aslında bizi bize anlatmıştır.

Aziz Nesin, müthiş bir sefalet içinde geçen sürgündeki Bursa günlerini anlatırken, Markopaşa’yı birlikte çıkardıkları Sabahattin Ali’nin akşam gezmelerinde rakı masalarına yatırdığı paranın küçük bir kısmına bile ne kadar ihtiyacı olduğundan bahseder. Arkadaşına serzenişte bulunur. Kendisini tanıyan bir takım başka yazarlar ve bir kısım arkadaşları ise, komunizm suçlamasıyla yargılanmış olsa da yaşantısını siyasi görüşüyle bağdaşmayacak yapıda, gösterişe düşkün olmakla eleştirirler. Yine arkadaşlarının anlattıkları ve ardında kalan mektuplara göre, gönül işleri de hiç değilse evlenene kadar hem iç dünyasını ve hem de yarattığı karakterleri de etkileyecek şekilde hareketlidir.

Sabahattin Ali, bıraktığı değerli eserleri, kısa sürmüş ve acı dolu bir sonla biten ömrü ile birlikte düşünüldüğünde önemli ve kayda değer bir kişilik. Fotoğraflarında gördüğümüz nahif ve hisli ifade belki eserlerinde kendini açığa vuran ince bir ruhu yansıtmaktadır. Henüz kırkbir yaşında zorla ve hazin bir şekilde ayrıldığı bu dünyada kalabilseydi eserlerinde yaratabileceği dünyaları düşünüyorum. Genç yaşta ulaşılabilmiş tahlil ustalığı, edebi yeterlilik, bir vahşinin kanlı ellerinde son bulmuş olmasaydı, kim bilir ne lezzetli eserler koyacaktı önümüze. Ancak işte burada, sanatçı ile yaşamının ayrılmaz bütünlüğü çıkıyor karşımıza. Zaman zaman popüler kültüre konu olsa da, Sabahattin Ali’nin yaşamı, ülkemizin de yaratabilen insana, düşünebilen ve bunu ifade edebilen insana ne zorluklar çıkarabildiğini gösteriyor. Sahip çıkılması, el üzerinde tutulması gereken bir sanatçının sonunu hazırlayan bir sürece neden olmak, katilin vahşi duygularına zemin oluşturan bir ideolojiden beslenmek ne acı. Bugün öğrencilerin hayatını etkileyen büyük sınavlarda sorular çıkartılan romanlar yazmış bir adamı, zamanında vatan hainliğiyle suçlayıp, yargılayıp, hedef göstermiş bir yapı. Ancak onun öykülerine konu olur diyebileceğimiz olaylar, kendisine yaşantı olmuş. Çok yazık olmuş.

Attila İlhan – elde var hüzün

Bu şiir kitabını, daha okurken başlayan ve bittikten sonra da devam eden, zihinsel bir meşguliyet durumu yaşıyorum şimdi. Bir önem sıralaması gözetmeden, bu düşünsel hareketliliği, konu şiir olduğu için belki boyumu aşan derinliklere girme pahasına da olsa yazıya dökmeye çalışacağım. Kendi anlığıma bir düzen verme, uçuşan düşüncelerimi sıraya sokma gayreti gibi belki de.

Geliştirmeye devam etsem de şiir acemisi niteliğimi üzerinden atmaya hiç de heves etmeyen bir okur olarak ‘Seçme Şiirler’ ya da ‘Bütün Eserleri’ kitaplarıyla ne kadar da farklı, şiiri özgün olarak basıldığı bir kitaptan okumak. Şairin o başlık altında topladığı ve tematik olarak da aynı düşünsel izleğin ürünlerini başka başka şiirlerde takip etmek güzel deneyim. ‘elde var hüzün’ kitabını okurken, okuduklarımın şiir olmaklığından kaynaklanan, salt o şiirlerin gücünden gelen bir atmosfer hissettim. Kırk yıl önce yazılıp bir kitaba yerleştirilmiş şiirlerde, gece, pencere, pencerelerdeki buğu, yansıyan bulut, yolculuk ve kadın imgelerinin ardında, satırlara sinmiş hüznü hissettim. Özellikle ilk bölüm şiirlerinde ayırdedilen, bir sis perdesinin ardından gölgesi imlenen hüzün.

Attila İlhan bende şiirsel anlamda hep ‘üçüncü şahsın şiiri’ omuştur. O güzel şiiri üçüncü şahıs olarak okumuşluğun ağır hissiyatı, değerini de etkisini de arttırmıştır içimde. İster istemez o etkiyi barındıran güçte şiirler aradım okurken. Bulduğumu söyleyemem. Belki kitapta o güçte şiirler olmadığından değil, artık örselenmiş bir ruhla kendine acıma ihtiyacı içinde bir yalnız çocuk olmadığım için bulamamış olabilirim o etkiyi. Ama duygusu nasıl canlı içimde, anımsadığım his uzanıvereceğim mesafede sanki. Öylesine benimdir o şiir.

Kitap ilerleyip, bu defa Rubaiyat ve Serbest Gazeller de açılıverince sayfalarda şiir, okuma serüvenimde farklı bir işleyişe geçti. Okuduklarım şiirdi elbet, hem de Türk şiirinde tek başına bir zirve olmayı başarmış büyük bir şairin şiiriydi. Ama ne kadar da farklıydı son dönem okuduklarımdan. Kitabın sonundaki ‘meraklısı için ekler’ bölümü de aslında iki tarz şiir arasındaki derin farkın usta şair tarafından dayanaklandırılmasını oluşturuyor. İşte buradan itibaren ‘elde var hüzün’ okuması benim için bir şiir tarihi okumasına evrildi; hem çok keyifli, hem öğretici hem de şairin güçlü karakterinden doğan gerilimli.

Günümüzde şiir, İkinci Yeni akımının devamı olarak nitelendirilse de çeşitli görüşler mevcut ve dönemlendirme çalışmaları şairler arasında çetin çarpışmalara neden olabiliyor. Ben, bana okuma zevki veren, okurken ruhumda hissedebildiğim bütün şiirleri sevebilirim. İçimde, güzel duyu diyebileceğim o manevi yerde titreşim yaratıp bana o yerin varlığını hissettiren şiir güzeldir. Araştırdıkça karşıma çıkan Attila İlhan ve İkinci Yeni savaşı, çarpışmanın sonunda kazanandan bağımsız olarak şiire olumlu etki etmişse ne güzel.

Gelenekten şiir sanatı anlamında bağını koparmamış İlhan, kendisini Marksist öğreti ile yetiştirmiş ve Ulusalcı diyebileceğimiz bir çizgide toplumcu görüşü benimsemiş bir sanatçı. Birinci ve İkinci Yeni şiiri için iktidarın güdümünde olmak, şiiri toplumsaldan bencil bir bireyciliğe taşımış olmakla, iktidara dayanak olmaklıkla suçlamış. Avrupa’da meşhur “şiir geldi kelimeye dayandı” düsturunun tam karşısında mısrayı savunmuş, geleneksel Türk şiirinin gazel, rubai gibi ölçülerle yazılan şeklini sanat açısından geçerli bulmuştur. İkinci Yeni şiirini ve şairini direkt karşıdan alan şu sözleri herkes söyleyebilir mi? “…. turgut uyar’ın bir şiirinden beş mısraya, cemal süreya’nın rastgele beş mısraını ekleyip, sonra hepsini tersten yazıp, altına edip cansever imzasını atın, yadırganmaz”. Tabii Attila İlhan, sanat ve doğallıkla şiirde toplumsal görüşü benimsemiş bir sanatçıydı. İkinci Yeni ve Garip şiirindeki bireyci tavır, bireyin yaşadığı iç sıkıntısının, kişisel açmazların yansıtılışı topluma faydası olmayan, sömürü düzeninin sürmesi anlamında işine gelen bir üst yapı inşasına imkan sağlıyordu. Sadece şekli değil siyasi ve iktisadi açıdan da bu yeni şiire güçlü bir muhalefeti karakterinde de barındırıyordu.

Şairlerin bu gibi tartışmaları, ülkemizde bir şiir damarı olduğunu gösteriyor bana, çeşitliliği arttırıyor, kaliteyi de elbette. Ben şiirimizi ve şairlerimizi Varlık dergisinden takip ediyorum. Geniş bir kitleye hitap ettiğini düşündüğüm bu dergide artık ölçülü, belli bir matematiğe dayalı şiire çok çok az rastlıyorum. Bu o şiirin kötü olduğu anlamına gelmez; yetkin örnekleri çok büyük bir keyifle ve şairinin emeğine şükran duyularak okunuyor elbet. Ancak bu tartışmadan okura lezzet kalıyorsa fikri mücadelenin sürmesini dilerim.

Kitabın sonundaki, büyük harflerle üst perdeden söylenmiş iddialı sözlerin ardından kitaplığımdaki diğer Attila İlhan kitaplarına göz attım. 2006 yılında iki kitabını okumuşum. Biri, ‘gazi paşa’. Kurtuluş mücadelesinde nehir roman tadında ve sinemaya özgü denebilecek bir sahneleme tekniği kalmış hatırımda. ‘Hangi Batı’ ise, bizi biz yapan değerlerin batılılaşacağız diye gözden çıkarıldığından, son devrimcinin Atatürk olduğundan, sosyal düzenden ve Avrupa dediğimiz medeniyetin ne yozluklar üzerinde kurumlandığından bahseden ufuk açıcı bir kitaptı. İlginçtir, tarih atıp şöyle yazmışım: “söylediklerine tam manasıyla katılamıyorum, ama sürekli anlatsın istiyorum”.

elde var hüzün kitabının önce duygu, sonra şiir biçimi, tarihsel şiir tartışmalarından geçerek beni ulaştırdığı son düşünsel kanal şairin büyük kişiliği oldu. Onaltı yaşında iken yasadışı bir şiiri paylaşmaktan kaynaklanan hapislik, yurtdışı tecrübesi, kararlı bir siyasi duruş, sürekli faal bir yaşam, muhteşem bir hafıza ve büyük bir zeka. Bugün iyi şairler olarak okunan bir sürü şair var tedrisinden geçmiş. Geçerli bir iktisat programı oluşturabilecek kadar güçlenmiş düşünsel bir altyapı. Çok kendine özgü bir yaşam ve büyük bir özgüven. TRT2’den hatırlıyorum onu. Kasketi başında, mutlaka bir yere bağladığı eski anılardan bahsettiği ve şiir okuduğu Zaman İçinde Yolculuk isimli bir program yapardı. Derin bir içeriğe sahip, birazcık üstten bakan kavgacı üslubu, keyif veren aydınlatıcı sohbeti yazılarında devam ediyor.

İlber Ortaylı – Defterimden Portreler

Açıklayıcı ve çok anlamlı, İlber Ortaylı gibi bilgi deposu bir zihnin alçakgönüllü tavrını göstermesi bakımından da önemli bir önsözle açılıyor kitabımız. Orada şöyle diyor, “Bir tarihi kişiliği çizmek için öncelikle edebiyatçı olmak gerek”. Tabii böyle bir sunum benim aklıma, kitaplığımın raflarından yıllardır beni gözleyen,arada sayfalarını karıştırıp hayatları hakkında sıkılmadan bilgilenmenin yanında edebi lezzetiyle de aklımda kalan Zweig’in ünlü ‘Üç Büyük Usta’ isimli biyografik kitabını getiriyor. Sanıyorum Ortaylı, iyi bir biyografi için edebi yazı gereklidir derken, Dostoyevski, Balzac ve Dickens’ın anlatıldığı bu değerli kitabı da hesaba katıyordu. Sözkonusu kitabı okurken o üç büyük edebiyatçı, başka bir büyüğün kaleminde daha bir ölümsüzleşiyorlardı.

Defterimden Portreler kitabı, yazarının da belirttiği gibi eskiz niyetiyle izlenebilecek, kişisel yaşantısında ilgi duyduğu, araştırmaları sırasında ister istemez bilgi sahibi olduğu büyük ve tarihi kişilikler hakkında tutulmuş; ayrıca özellikle öğrenim hayatında bir şekilde temasta bulunmuş olduğu ve Türk kültür hayatında izler bırakmış kişiler hakkında derlenmiş notlar gibi okunuyor. Ancak okudukça, Hoca’nın sadece kendi kültür varlığımızla ilgili olarak değil, ve fakat Batı Avrupa zihniyeti, onu bugüne taşımış düşünce dünyası üzerine de belli bir seviyenin çok üzerinde söz söyleme kudretinde olduğunu anlıyorsunuz.

Kitabın bilgi sağanağı halinde ilerleyen satırları arasında, sahibinin özgüvenini yansıtan ve kararlı tavrının izlerini mutlaka ayırdediyorsunuz ama herhangi bir tartışmasına, bir söyleşisine tanık olmuş veya onu izlemişseniz, zaman zaman tartışmalara da konu olan üslubunu hemen seçersiniz. Bu kişi, şu an sahip olduğu bilgi birikiminden yoksun olarak böyle bir tavır sahibi olsaydı bana ve takip eden herkese çok itici gelebilirdi. Ama altı böylesi dolu bir özgüven, yüzölçümünü hesaplayamayacağım bir hafıza zemini üzerinde, sürekli çakan zeka kıvılcımlarıyla beni etkiliyor. Bildiğini bilen, bunu gizlemeye de gerek görmeyen, azametli bir bilgi kütlesi. Ortalıkta gezinen, iri cüsseli, yüksek ve derin raflarında tarihten siyasete, sanattan yaşama, ağırca ciltlenmiş binlerce eserle dolu bir kitaplık gibi.

Kitabın birinci bölümü tarih sahnesinde önemli değişikliklere neden olmuş, tarihin büyük ve haşmetli sayfalarına irili ufaklı çentikler bırakma dirayetini gösterebilmiş, bugün kendilerini bir şekilde tanımamıza vesile olacak kadar yer kaplayabilen büyük şahsiyetlerin portrelerinden oluşuyor. Padişahlar, siyasetçiler, krallar, sanatçılar bu bölümde az çok bilindik özellikleriyle karşımıza çıkıyorlar. Ama biz kendileri hakkında sunulan bilgilerden daha çok, yazarın düşünce dünyasındaki yerlerinin önemine tanık oluyoruz. İlber Ortaylı, bütün o kütleli tarih bilgisinin yanında, tarihi seven, duygusal yönden de dünyamızın içinde debelendiği zamansal akışın bilgisinden etkilenen birisi. Evet, kendisinden filan padişahın neden öldüğünü, yerine gelenlerin onun mirasına ne oranda sahip çıktığını ya da düşmanlarının bu ölümü nasıl değerlendirdiğini öğrenebilirsiniz. Ama bu soğuk bilginin yanında, uzak bir akrabanın kaybından duyulan vakarlı bağın ve hissi yazıklanmalar da barındıran bir hüznün varlığını da hissedersiniz.

Özellikle ilk bölümün sonunda II.Abdülhamid ve V.Mehmed Reşad’ın anlatıldığı bölümler, kitap boyunca ağırlıkla hissettirilen Türk mazisinin büyüklüğü, sahip çıkılması gerekliliğinin yanında, benimsenmesi zaruri, özlü ve bizim olan kültürün hanedan faslının yıkılışını anlatmak için bir fırsat gibi değerlendirilmiş. Ana hatlarıyla Osmanlı devrinin sonunu hazırlayan nedenleri, hanedan üyelerinin çıkmazlarını, sabit bir pencereden bakmaya alışık olanlara biraz da başka pencerelerin varlığını sezdirerek anlatıyor. Kitabın benim için bir anlamı da, büyük bir bilim adamının önüme serdiği farklı bakış açıları oldu. Sosyolojik bakış diyebileceğim bu kapsamlı açıyı ikinci bölümde daha iyi ayırt ettim. Zira o açıyı genişletebilen ve günümüze daha yakın zamanlarda, yeni Cumhuriyetin olanaklarıyla kendini vareden çalışkan insanlara ayrılmış o bölüm.

İkinci bölüm, kimi henüz hayatta olan ve kimi artık aramızdan ayrılmaya başlamış, ülkemizin kültür dünyasına katkıları sonsuz olmuş isimlerin portrelerinden oluşuyor. Çoğunlukla akademide derslerine girmiş hocalarının hayatlarını anlatırken farkediyorsunuzki çok önemli bir kültür hazinesinin üzerinde oturuyoruz ve neslimiz o hocaların ismini çoğunlukla bilmese de, açtıkları alanların değeri paha biçilemez. Örneğin Hitit bilimi ilginizi çekmeyebilir veya hatt sanatının tarihini ya da inceliklerini, kullanıldığı dönemin yapısını merak etmiyor olabilirsiniz. Belki sosyolojinin sayılara ve o sayıların mantıksal yorumlanışına dayalı olan çalışma alanı hiç ilginizi çekmiyor olabilir. Sergi kataloglarının önemi sizin için sıfıra yakın olabilir, Osmanlı idari yapısının sizinle ne alakası olabilir hatta. Ama tarihsel perspektiften bakılabilirse, bu bahsedilenlerin hepsi ve daha fazlasının bir medeniyetin kültürel hazinesini oluşturduğu görülebilir. Ortaylı, defterini açtığı portrelerinde, inanılmaz çalışma azimleri, zeka pırıltısıyla bezeli renkli şahsiyetleriyle, bu dallarda kültürün devamlılığını sağlayan kişileri anlatıyor bize. Fazlasıyla benimsediği Türk dünyası ve kültürüne, onun kadar değer vermiş ve yetişmesine de katkıda bulunmuş yerli yabancı bilim ve sanat insanlarını anlatıyor, hayran bırakarak. Bugün zengin bir kültürel mirasın üzerinde yer bulabilmişsek kendimize, mazide yatan zengin birikimin daha iyi anlaşılmasını sağlayan, o birikimi yüzeye çıkaran insanları tanıyoruz.

Zaman zaman eleştirilmesine de neden olan bir seçkincilik satır aralarında hissedilmiyor değil ama bu beni gücendirmeyen, beni kendisinden soğutmayan, aksine hoşlandığım bir üslup haline geliyor. Bu üslup, bir üstten bakışın değil de, bilgiye sahip olmanın kendi karakterine verdiği evrensel güçten kaynaklanıyor. Yabancı dile verdiği haklı önemi tekrarladıkça sayfalar boyu, zamanında yeteri kadar çalışmadığım için aşağılar buldum kendimi bir ara. Onun gözünde gelişmek isteyen ve bilgiye önem veren herkesin literatürü takip edebilecek kadar ve geçerliliği olan birkaç dile hakim olması gerekir. Avrupa ve Rusya tarihinin de satır aralarına hakim olduğu için görünenin aksine o batı medeniyetlerinin aksayan yönlerini, sorgusuz takip etmeye çalıştığımız pek çok özelliğin yanlışlığına da dokunduruyor ince ince. Kendi tarihimiz onun için özümüzdür. Bu öz, sahip çıkmamız gereken ve bugün ulus olarak uğraştığımız sorunların çoğuna çözüm bulacağımız ve kesinlikle saygı duymamız gereken yerdir. Cumhuriyet öncesinden kalan kültürel mirasın reddi, bizi pek çok yönden geri bırakmıştır ama kuruluşun değerini, genç Cumhuriyetin büyuk zorluklar karşısında yapabildiği önemli atılımı kaçınılmaz bulur ve sahiplenir. Bunları kendi hayatına da etkileri bulunmuş başkalarının hayran bırakan kariyerleri içinden anlatırken o, baştan ayağa üslup kesilir. Onu okurken edebiyat gibi tarih bilgisinin de hevesine kapılabileceğimi ve bundan keyif alabileceğimi düşündüm.

İlber Ortaylı, bilmeyi seven, sevgisini sahiplenip beslediği için de bilmenin içsel bir yükseklik kazandıran değerine karşılık bulmuş biri. Kitabının ikinci bölümünde olanları da çok güzel özetleyen bir cümlesiyle bitireyim; “Bizim milletin, bizim bilmediğimiz büyük adamları vardır.”

Varlık – Nisan’20

… İlhan Berk: Yazı mantıktır, aklın bir ürünü. Kravatlı, üniformalıdır. Dünyayı değiştirmeye değil hizaya sokmaya, budamaya, yontmaya taliptir. Şiir sözcüklerle, harflerle yazılır. Akılla, mantıkla ancak cümle kurulur. Cümle, adı üstünde statükodur, resmiyettir. Ece Ayhan’ın ‘sivilleşme’ dediği şeydir şiir. Muhalif, marjinal, kabına sığmayan. Form, kılıftır, ayak bağıdır; sonnet, dörtlük, kaside, gazel….

“Ben Kimim? Bir İlkel ve Bir Çocuk”

İlhan Berk – Hüseyin Ferhad

William Shakespeare – Hamlet

Bazı kitapları okuyup bitirdiğinizde, yazın dünyasında çok büyük yer tutan önemli bir eseri de kitaplığınıza eklemiş oluyorsunuz. Kitabın, sonraları izlemekten büyük keyif alacağınız yerinde, içeriği ile birlikte tarihte kapladığı yer de kitaplığınıza misafir oluyor bundan böyle. Hangi kitapsevere küçük veya büyük, ama mutlaka bir parça gurur vermez ki bu? William Shakespeare eserleri bu kategoride sayılabilir pekâlâ.

Hamlet oyununun içeriği, büyük yolculuğunda insanlığın genel durumuyla ve içsel davranış kalıplarıyla ilgili çok çarpıcı bir eser olsa da onu, yazarından ayrı düşünemiyoruz. Öyle ya, günümüzde de hız kesmeden sürmekle beraber dörtyüz yıldır hakkında binlerce araştırma yapılmış, yaşadığı dönemde de tiyatro ve sahne sanatında başarıyı yakalayabilmiş ve eserleri hala büyük bir popülarite ile sahnelenen bir insan, Shakespeare. Hayat hikayesi, kariyeri ve eserlerinin zaman ötesi gerçekliğiyle ister istemez bir gizemin takip ettiği ve kolaylıkla bir sis perdesi altından da merak uyandıran bir karakter.

Adını taşıyan oyunların aslında başka yazarlara ait toplama eserler olduğu iddiaları, cinsel eğilimlerinin farklılığı, aile hayatı ve ilişkileriyle de sürekli gündemde olan yazar, ününden hiç kaybetmeyecek gibi görünüyor. Aslında kendisi ve eserleri hakkındaki araştırmaların söylediği sağlam bilgiler, bütün bu gizem perdesini kaldırıyor. Çünkü şiirlerinden ,oyunlarından hangilerinin kimlerle birlikte yazıldığı, hangi halk hikayelerinden esin alınarak yaratıldığı gibi bilgiler gün ışığına çıkarılmış durumda. Sahne aldığı oyunlar, kurduğu tiyatro, ilk basım kitapları, ailesi, çocukları, ilgi çekici mezarı ve üzerindeki kitabe yazısı vs. onu yakından tanımamızı sağlıyor.

Kanımca hakkında, gerçekten William Shakespeare isimli bir insanın bir zamanlar yaşayıp yaşamadığına kadar götürülebilen söylentiler iki nedenden dolayı atılıyor ortaya. Birincisi, edebiyat, tiyatro ve sanat alanındaki haklı başarı öyküsünün süresidir. 1616 yılında öldüğünü düşünürsek dört asırlık bir şöhret ve magazin boyutunun işin içine karışabilmesi için yeterli bir süredir bu. Hatta ne kadar uzun süren bir ikondur tiyatrolar, sahneler, yönetmenler, oyuncular için Shakespeare.

Bizi ilgilendiren ikinci ve gerçek neden ise, eserlerinin kendisidir. Bütün eserleri Hamlet gibi olgunluk döneminde değerlendirilen önemli tragedyaları içinde sayılmasa da, genel olarak insanlık durumlarıyla ilgili saptamalar bakımından çok güçlüdürler. Bu güç Hamlet ile birlikte Macbeth’te de açıkça hissedilir. Bizler kahramanların kişiliğinde bütün bir insanlığın zaaflarını, güçsüzlüklerini, çelişki ve hatalarını çıplak bir gerçeklik ardında izleriz. Büyük, acı veren bir yokoluşa doğru sürüklenen insanların trajedisine tanık olur, kahramanların şahsında bütün insanlık gibi kendi içimizde bulunan zayıflığın gölgesini de hissederiz.

Aristoteles, sanat ile ilgili olan düşüncelerinde mimesis ve katharsis’ten bahseder. Gerçeğin bilgisine ulaşma da o, Platonun sanata karşı tavrının aksine aracı görevi ile sanatın felsefedeki önemini belirtir. Sanatçı gerçeği taklit (mimesis) yoluyla ve sanatı aracılığıyla icra eder. İzleyici tanık olduğu eylemin sonucunda bir aydınlanma (katharsis) yaşayarak tümelin bilgisine ulaşır. Sahnelenen tekildir, biz onu Danimarka Kralı olan babası, amcası tarafından öldürülen Hamlet’in intikam hırsıyla attığı adımlar vasıtasıyla izleriz. Ancak izleyicinin, okurun çıkardığı, ⁰belki kendini özdeşleştirdiği sonuç, tüm insanlığa ait ve kendinin de içinde bulunabileceği bir potansiyel sonucun bilgisidir. İntikam hırsının insanı sürükleyebileceği uçurum canlanır gözümüzde. Macbeth’te kıskançlığın ve yükseliş hırsının sonuçlarını o kişilerin yazgısında okuruz ama o yakıcı duyguların tümel bilgisi aydınlanmamıza ışık sağlar.

İşte William Shakespeare’in büyüklüğünü bu kadar zaman sonra bile koruyor olması, ismi üzerindeki yapay ve popülist gizem perdesinin değil, insanoğlunun yazgısı boyunca karşısına çıkacak olan gerçek durumları büyük ve saf bir gerçeklikle yansıtabilmiş olmasındandır. Tiyatro kendi içinde sürekli bir gelişim, atılım çizgisi izlese de sahnede yansıyan, insan ve onun gizemidir. İnsanın karanlığı Shakespeare’in ustalık alanıdır.

Çeviri, İngiliz dilinin yeryüzündeki en önemli temsilcilerinden biri olan efsanevi yazarın eserleri söz konusu olduğunda daha bir önem kazanıyor. Bülent-Saadet Bozkurt Türkçesiyle okuduğum Soneler’den sonra Hamlet’i de daha çok şiirsel bekliyordum açıkçası. Konuşma diline yakın bulduğum Sabahattin Eyüboğlu çevirisi yine de doyurucuydu. Sahnede usta bir oyuncudan izlemek farklı duygular uyandıran gerçek bir deneyim olacaktır. Diğer yandan, konu Hamlet olduğunda gözler o meşhur tiradı arıyor haliyle. Şöyle buldum, “Var olmak mı, yok olmak mı, bütün sorun bu!” Alıştığımız ve kulaklarımızda yer eden o etkileyici tirad havasından uzak olsa da çeviri okumanın sınırlı güzelliklerinden biri de budur bence; yazarın yorumunu okumak ve yine de bir Hamlet okuyor olmak. Kitap sonunda Eyüboğlu’nun kendi çevirisi, Shakespeare ve eser hakkındaki samimi görüşleri ise renk katmış.

Birazdan okuduğum tarihi işaretleyip iç sayfasına, Hamlet’i de kitaplığımda Macbeth ve Soneler’in yanında uzun süre kalacağı yere kaldırırken, yüzyıllar öncesinden insanlığa söylenmiş büyük sözleri de duyar gibi olacağım. Aynı sözler yüzyıllar sonra bile, o muhteşem oyunların satırları arasından ve unutulmaz kahramanların dudaklarından fısıldanmaya devam edecek.

Ahmet Cevizci – İlkçağ Felsefesi

İnsanoğlu yaratıcılığının, üzerine önem ve değer yüklenen bir dalı edebiyat. Onda insana dair her ne varsa bulabiliyor, görünen görünmeyen, maddi manevi bütün özelliklerinin dökümüne ulaşabiliyorsunuz. Aslında kendimize bakmak için okuyoruz, söylüyor ve yazıyoruz, diğer sanatlarda olduğu gibi. ‘Neyim ben?’ sorusuna verilmiş sonsuz sayıda cevap peşinde, güzel söylenmiş ve yazıya geçirilmiş cümlelerde arıyoruz hakikati, satırların arasında yansıyan gölgemize bakıyoruz. Edebiyat, ne olduğumuz sorusuna cevap veremiyor. Ne olmuş olabileceğimizi, o anda nasıl olduğumuzu, ne kadar olabildiğimiz ya da olabileceğimizi veya nereden gelip yolculuğun ne yöne sürebileceğini söylüyor, sezdiriyor. Hakikatin ne olduğuna dair görüntüleri izleyebileceğimiz pencereler gösteriyor bize. Dışarıdaki manzaranın nasıl aktarıldığıyla ilgiliyiz okurken; içimizdeki güzel duyuyu harekete geçiren, anlatılanın içeriğinden daha fazla, okurken almayı istediğimiz o edebiyat keyfini bekliyoruz. Ancak söylediğim gibi büyük hakikatin içinde, yaşanmış veya yaşanacak gerçekliğe açılan sadece küçük ve tek bir pencere o elimizdeki eser. Ayrıca sadece biz okuyanın ona verdiği bir değerler düzeni içinde, birikimimizden, geçmişimizden getirdiğimiz sadece kendimize ait ve başka hiçkimsenin bakamayacağı son derece kişisel bir pencere hem de. Edebiyat bizim pencerelerimizin sayısını çoğaltır. Dışarısını ne kadar çok sayıda pencereden izleyebilir, ne kadar fazla pencerenin sunduğu farklı açılardan değerlendirebilirsek gerçekliğin görüntülerini, hakikate o kadar yaklaşmış oluruz.

Ancak edebiyatın işi değil hakikat arayışının yolu olan felsefe. Felsefeye göre edebiyat ise, bu arayışın ortaya çıkardığı ışığın yansımasının yansımasının yansıması belki sadece. Öyle ya, didaktik, soğuk, terimlerle yüklü saf bir dilin ağırlığı; yüreğimizi ısıtan, çoğu zaman süslenmiş bir anlatımın arkasında ve mutlaka bireyi anlatan söz sanatlarıyla karşılaştırılabilir mi? Hem o soğuk dil, varlığın aslında ne olduğunu, neyin gerçekten var olduğunu, iyilik, adalet, hakikat gibi kavramları araştırırken, insan düşüncesinin sınırlarını kadim çağlardan bu yana süren macerası içinden anlatırken, kim onda edebiyatın verdiği keyfi bulabilir? Hemen söyleyeyim, içinde philo-sophia olanlar. Bilmenin kendisine bilgi kadar çok değer verenler, içeriğinden bağımsız, biliyor olmanın yürek genişleten tarifsiz iç mutluluğuna tutkun olanlar, ne kadar çok bilse de yeteri kadar bilemeyecek olduğunu bildiği için daha çok bilmek isteyenlerdir bilgelik sevgisine sahip olanlar.

Genç yaşlarımda, ileride bir bilge olmak(!) istediğimi hatırlıyorum ama bu daha çok doğu öğretilerini okuduğum sıralarda; Budha’nın sorulan sorulara sadece parmağıyla ve büyük bir sükunet içinde doğrunun yönünü gösterdiği ya da çamurun sözden daha iyi olduğu söylenerek soru soranın bir çamur birikintisine fırlatıldığı hoş anlatıları okuduğum zamanlardı onlar. Felsefe bende, okuma alışkanlığının içinde yeşeren ve insanın düşünsel macerasının seyrine duyduğum merakla gelişen bir ilgi oldu. Bilirsiniz, okudukça yazılanların arkasındaki birikimi bireyselden genele doğru açılan bir alan olarak görmeye başlarsınız. Bütün yazılanlar aslında daha önce açılmış bir yolda yürümenizi sağlar. Kişilerde okuduğumuz o türlü çeşitli davranışlar, huylar, karakterler giderek toplumu oluşturan küçük birimler olur. Toplum, birtakım anlayışlar içinde bölünmüş ve çeşitli zıtlıklar içinde ilerleyen yapılara dönüşür. Hızlı gittiğimin farkındayım ama nihayetinde, bir tarihsellik içinde insanın düşünmelerine, araştırmalarına, sorduğu sorulara, bulabildiği cevaplara anlam verme gayretine, yaşamın aslında ne olduğuna, varlığın neliğine ve içindeki kendi yerini bulma arayışına kadar geriye götürebiliyoruz o ilgimizi, eğer varsa. Felsefeye çıkıyor aslında yollarımızın hepsi, olgunlaştırabilirsek yürüyüşü. Neden yürüdüğümüz bile bir soru olarak sorulabildiğinde cevabını ikincil sorular soran o büyük sistemin içinde verebiliyoruz.

Anadolu Üniversitesinin İkinci Üniversite programı ve bu programın uzaktan eğitime yönelik uygulamaları, içimde ateşlenmiş Felsefe ilgisini körüklemekle kalmadı, gürül gürül yanan bir ateşe dönüşmesini sağladı. Üçüncü sınıfta kendi çapında başarılı bir öğrenci olarak felsefenin ne olduğunu, batı medeniyetinde insan düşüncesinin kayıt altına alınmış tarihini ve filozofların temellendirmeye çalıştıkları fikirlerini büyük bir keyifle takip ediyorum şimdi. Bitirdiğimde bu okulu, felsefe lisansına sahip olmanın vereceği maddi diyebileceğim o dışsal tatminin yanında, felsefe tarihine bilgi düzeyinde az çok hakim olmanın vereceği manevi hazzı şimdiden yaşıyorum diyebilirim.

Bilgelik sevgisi, eğer bilge değilseniz okuduklarınız ya da okuyacaklarınızın sizi sıkmadan, kolay anlamanızı sağlayacak şekilde sunulmuş olmasına da bağlı biraz. Filozofların ağır, terminolojik, kendi üstüne kapalı dili, sadece anlamak ve öğrenmek için okuyorsanız sizi bir süre sonra dışarıya doğru itecektir. Edebiyat sizi felsefenin bulutlarla kaplanmış zirveleri altındaki kalın duvarlı şatolarının kapılarına kadar getirebilir ancak. Sonrasında filozofun zihnindeki uçurumlardan yuvarlanmanız gerekir.

İlkçağ Felsefesi isimli bu kitap, Ahmet Cevizci’nin büyük eseri Felsefe Tarihi’nin birinci kitabı. Tıpkı Felsefe Sözlüğünde olduğu gibi, yalın ve yeni başlayanlara özgü o tatlı hevesi kırmamaya kararlı nezaket dolu bir dille anlatıyor Cevizci. Ama tabii sezdiriyor o kalenin yüksekliğini, uçurumların derinliğini. Rüzgarların nasıl üşüttüğünü de, sıcak çöllerin nasıl kavurduğunu da hissediyorsunuz, ilk maddenin, formun, ideaların, erdemlerin, tözün, ilineğin, etiğin peşinde merakla gezinirken. Düşüncelerini takip ederken o yüksek zihinli adamların, Sofi’nin Dünyası gezintisi içinde olmadığınızı da biliyorsunuz ama.

İnsanoğlunun gözlerini, mitolojinin vermeye çalıştığı ve artık yetersiz kalan cevaplardan doğaya çevirdiği, doğa üstü güçlerde aradığı varoluş sırlarını aklı vasıtasıyla doğada aramaya başladığı kadim zamanlardan başlıyor kitabımız, Milet Okulundan. Bir iki yüzyıl sonra ilk maddeyi aramaktan insanı, yaşamı gözardında bırakan bu zihniyeti tekrar yeryüzüne indiren Sokrates’i tanıyoruz. Etik ve siyaset anlayışıyla insanın yapıp etmelerini felsefenin temeline taşıyan ve erdem anlayışıyla bir reformist olarak, bundan canı pahasına vazgeçmeyen Sokrates. Sistematik dönemin başlangıcı onun en yakınındaki öğrencisi Platon ve onun da öğrencisi olan Aristo ile şekilleniyor. İnsan düşüncesi bu filozoflarla birlikte sistemli bir bütün olarak işlenmeye başlıyor. Zihinsel olarak bugün anlamlandırabildiğimiz pek çok kavramı ilk kez bu büyük filozoflar sistemli bir şekilde düşünerek kayıt altına almışlar. Öyle bir an geliyor ki okurken, yaşam denen büyük sırrın her gizli yanı açılıyormuş, gözlerinizin önüne seriliyormuş gibi oluyor. Ama sonra gelen filozoflar, başka bir yanı açmaya, sırrı anlamlandırmaya, gölgede kalan başka alanlar bulmaya devam ediyorlar. Kimisi hazzın peşine davet ediyor ama bedensel değil acısız bir hayatın vereceği olgunluğun hazzına, Epiküros gibi. Kimi doğrusunu asla bilemeyeceğin için hiçbirşeye hüküm vermemeye çağırıyor seni. Hakikati gerçekte asla bilemeyeceğin için herşeyin doğruluğundan şüphe duymalısın diyor. Tek tanrılı dinlerin bolca ilham aldığı ve felsefenin belki devamlılığı için din kavramının etkisine girdiği, dinin kavramsal temellerini açıklamaya yöneldiği ilkçağın sonuna kadar geliyoruz kitabımızın da sonunda.

Akan, sıkmayan, soğutmayan bir dille ama bütün o düşünce kanallarının ayrıntılarına da nüfuz ederek, öğrenerek, yeni kaynaklara yönelerek faydalanıyoruz kitaptan. Çünkü çok çalışkan bir bilim adamının başka birçok faydalı eserinden sadece bir tanesi bu. Bilgelik sevgisine tutulmuş bir felsefecinin emek yüklü çalışması. Kaynak kitap olarak başucumda da bulunacak bu kitap verdiği okuma zevkinin yanında. Ancak Ahmet Cevizci’nin binlerce sayfa tutan diğer eserleri de okunup bittikten sonra artık ondan başka kitaplar okuyamayağız. Bursa’da Uludağ Üniversitesinde, odasında kalp krizinden ve henüz ellibeş yaşındayken öldüğü için.

İçinizde bilgi sahipliğine yönelik bir kıvılcım hissediyorsanız, bilginin aslında ne olduğuna dair bile olabilir bu; kıvılcımı biraz canlandırmak da isterseniz iyi bir başlangıç olabilir bu kitap. Kolay olacağını söylemiyorum, ama keyfi uğraşısında.

Anthony Burgess – Mozart ve Deyyuslar

Şimdi ben 40. Senfoniyi dinlemeye başlamış ve notaların yavaşça yükselen ruhsallığına odaklanırken siz de bu zamansız eseri fona alarak şöyle bir sahne canlandırın gözünüzde; cennetteyiz ama cehennem yok ve hiç olmamış. En azından bugün dinlediğimiz bütün o büyük müzisyenler, edebiyatçılar, ressamlar için. Mendelssohn ve Beethoven girerler. Klasik batı müziğinin büyük eserleri ve bestecileri hakkında konuşurlar. Edebiyat tarihinin zirvelerinde yer almış kişiler ve onların da eserleri bu konuşmada anılırlar. Sözlerini sakınmamaları, yüksek perdeden ve son derece kişisel söylemleri, gerçekten büyük olduklarına dair kendilerine olan inançlarından mı kaynaklanır? Prokofiev de katılır aralarına daha sonra, Wagner bile gelir. Mendelssohn’la atışırlar. Kitap bir karnaval gibi, alışılmışın dışında bir kadro ile ve şaşırtıcı başlar. Müziğin neliği, büyük bestecilerin yaşamları, davranışları, alışkanlıkları; müzik gelişimine yön vermiş dönemlerin özellikleri üzerine eşsiz bilgiler aktararak devam eden sohbet boyunca anlarız ki, Mendelssohn’un görevi, o sıralarda Tanrının yanında bulunan Mozart’ın ikiyüzüncü ölüm yıldönümü için bir anma programı hazırlamaktır.

Fantazi dozu böylesine yüksek ama eğlenceli bir girişten sonra, yine bir Britanyalı yazar William Golding’in Sineklerin Tanrısı gibi okunması zor, artalanı kuvvetli bir yapıtla karşılaştığımı düşündüm. Çünkü Mozart ve Deyyuslar kitabı sizden müzik, edebiyat ve felsefe ile ilgili bir birikim istiyor. Klasik batı müziğinin tarihi, büyük besteciler ve eserleri hakkında, büyük edebiyatçılar ve tarihte yer etmiş eserleri ile ilgili bilgiler ve dünya siyasetinin dönemleri konusunda hiç olmazsa genel geçer bir kulak dolgunluğu eseri daha anlaşılır kılıyor. Parçalı bir aktarım ve çeşitli türleri -libretto, film senaryosu, rüya kabus karışımı birbirinin tersi görüntüler, yazarın adı ve soyadının karşılıklı konuşması var bölümler içinde- barındıran modern bir eser var karşımızda. Modern zamanların edebiyata yansıyan bütün çeşitlemeleri yer bulmuş kendine kitapta. Ancak müzik konusu ilgi alanınızda ve Mozart gibi tarihsel ve renkli bir kişiliği yakından tanımak istiyorsanız bir an bile bırakamazsınız elinizden. Bittiğindeki doyma hissi ise alkışlar eşliğinde biten güzel bir konserden sonra yaşadığınız ‘biraz daha sürseydi’ hissine benzeyecek.

Mendelssohn’un büyük yeteneğinin peşinde, müzik dünyasında bir yere gelebilmek için din değiştirmiş bir Musevi olduğunu, Wagner’in müzikteki büyük ülkülerinin, Nazi Almanyası tarafından nasıl ideolojik olarak yorumlanıp bildiğimiz şekillerde yanlış kullanıldığını, Prokofiev’in Bolşevik yapılanmaya müziğiyle nasıl gönüllüce destek olduğunu, Elgar’ın İngiliz müziğinde yaratıcı ve ada müziğini kurtaran etkisini ya da Schubert’in ölmeden önce son kez ve özellikle Beethoven’in Opus 131 numaralı Quartetini dinlemek istediğini bilmek örneğin, yazılanları daha anlaşılır kılıyor tabii ama yeterli gelemiyor. Eserlerin sıra numaraları, nota anahtarları, ölçü vuruşları, kontrpuanlar, fügler, bestecilerin hayatlarıyla ilgili daha da ince ayrıntılar karıştıkça işin içine ipin ucu bazen kaçıyor. Okurken yanınıza bir müzik sözlüğü ve müzik tarihi ile ilgili bir ansiklopedi önersem gözünüz korkabilir sanırım ama keyfinizi arttıracaktır. Ben daha önce burada da yazdığım, Serhan Bali’nin Müzikte Romantik Dönem Bestecileri isimli kitabından çok faydalandım.

Yazarımız Burgess, içindeki yaratım macerasına bir müzisyen olarak başlamış. Çok istemesine rağmen, anlatım yeteneğini müzikte değil edebiyatta gerçekleştirebilmiş birisi. Kendisi hakkında çok kolay ulaşabileceğimiz çarpıcı bir bilgi var ve bütün araştırmalar bizi bu başlangıç noktasına yöneltiyor. Beyin tümörü teşhisi ve ardından biçilen bir yıllık ömür içine altı tane roman sığdırmış. Teşhisin yanlış olduğu anlaşıldığında ise artık tanınan ve başarılı bir yazarmış. Bu bilgiye ulaşmak bizim için çok kolay ama o bir yıl neler yaşadığı, kendisini öylesi bir üretken sürece nasıl yönlendirdiği ve ölümü nasıl beklediği ise ulaşması zor bir bilgi. Akciğer kanseri kaynaklı ölümüne kadar otuzüç yıl daha yaşamış ve birçok önemli eser yazmış. Belki de en önemlisi olan Otomatik Portakal’dan ise başka bir yazıya konu olacak şekilde burada bahsetmemek tabii ki mümkün olmayacak.

Kitabın başında, göksel bir mekanda gerçekleşen o tartışmalar sırasında Tanrı’nın Mozart’ı yanına aldığını, onunla vakit geçirmekten hoşlandığını ve ikiyüzüncü ölüm yıldönümü anısına bir program hazırlattığını öğrenirken; kitap boyunca onun aslında en büyük, en iyi, en kudretli müzisyen olmadığını ancak kişiliği ve yeteneği ile müzik tarihinde ne kadar ayrıcalıklı bir yere sahip olduğunu öğreniyoruz. Gerçekten de, bir saray müzisyeni olarak yeteneğinin maddi karşılığını asla alamadığını, rakibi sayılacak başka müzisyenlerle mücadelesini, büyük yeteneğini ortaya çıkarmasına rağmen saray müzisyeni olarak kalmaya zorlayan babasının aslında bir yönden gelişimine engel olduğunu da öğreniyoruz. Ancak Anthony ve Burgess isimli iki kişinin karşılıklı konuştukları bir bölüm var ki -romanın modern, deneysel, parçalı anlatım unsurlarından oluştuğundan bahsetmiştim- klasik müziğin küçük bir tarihsel özeti niteliğinde ve çok besleyici. Bitirdiğinizde Bach’ın müzikteki matematiksel Barok anlatımından Schönberg’in oniki dizisine kadar doyurucu bir yolculuğu tamamlamış oluyorsunuz. O bölümde Mozart’ın döneminin ne kadar ilerisinde ve çığır açan, ne kadar renkli bir kişilik olduğunu okuyorsunuz. Hangi yönlerden Beethoven’ın, Haydn’ın gerisinde olduğunu ama hangi yönlerden de modern dönem müziğine bile öncülük yaptığını anlıyorsunuz. Genç yaşında öldüğünde aslında yaratım sürecinin sonuna gelmiş olabileceği de vurgulanıyor ki, üzerinde düşündüren bir mesele. Altmış yaşına gelseydi acaba birbirinden farklı daha ne kadar senfoni yazabilirdi?

Babasının peşinde Avrupa’yı dolaşan bir dahi çocukluktan, basit dans müzikleri besteleyip saray eşrafını eğlendirmesi beklenen bir kapı kuluna dönüştürülse bile yaptığı müziğin duyabilen kulaklara ilahi seslenişi peşinde dolanıyoruz yarı büyülü olarak. O çocukluktan aslında tam olarak kurtulamadığını, kendinde kalması beklenen ilerici fikirleri saray çevresinde de cömertçe seslendirdiği için düşmanlar kazandığını da öğreniyoruz.

Genel anlamda müziğin ve özel olarak da Mozart müziğinin ne olduğunun, ne anlama geliyor olabileceğinin, bir edebiyat konusu olarak da tam olarak asla yazıya dökülemeyeceğine dair kitapta geçen bahsin haklılığına katılıyorum şu an. Sanıyorum yazar da büyük besteciyi tanrının yanına yerleştirerek bu anlatılamazlığa, bu gizemli sırra erişilemezliğe vurgu yapmak istiyor. Müziğin gerçek bir şey olup olmadığı bile tartışma götürürken, bir duygu seli içinde sadece Mozart’ın kırkıncısını dinlemeyi önerebiliyorum size.

Varlık – Mart’20

2016 yılında Oxford Sözlükleri tarafından yılın sözcüğü seçilerek yaygınlık kazanan ‘post-truth’ ilk kez 1992 yılında Steve Tesich tarafından dile getirilmiştir. “Duyguların ve kişisel kanaatlerin belirli bir konu üzerinde kamuoyunu belirlemede rasyonel gerçeklerden daha fazla etkili olması durumu” olarak tanımlanan kavramın ‘post gerçeklik’, ‘post olgusal’, ‘hakikat öncesi’, ‘hakikat önemsizleşmesi’ ve ‘gerçek ötesi’ gibi Türkçe karşılıkları da vardır. Kamuoyunun düşünsel yapısında nesnel gerçeklerin yerini duygu ve inançların aldığını ifade eden ‘post-truth’ kavramının farklı adlandırılmaları ‘post’ ve ‘truth’ sözcülerindeki anlam değişimlerinden kaynaklanır.

Bilgisizliğin kutsandığı, duygularıyla yönlendirilebilen kitlelerin yüceltilebildiği ‘post-truth’ çağ kitle iletişim araçlarının yarattığı yanılsamalardan ibarettir.

” Hakikatin önemsizleşmesinin getirdiği yenilik, kitlelerin, kendi önyargılarına, görüşlerine ya da kanaatlerine uyumlu olduğu sürece, yalanların yalan olduğunu bilse dahi, onları hakikatmiş gibi kabul etmesidir. Kitlelerin, yalan olduğunu bildiği söylemler karşısında, sanki bu yalanlar doğruymuşçasına pozisyon alması, onları savunması, sahip çıkmasıdır.”

Panoptikon’dan Küresel Panoptikon’a Post-truth bağlamında “1984”

Hande Balkız