Varlık – Eylül’21

Trajik olanı önce doğadan öğreniriz, sonra kendi hayatımızda bir karşılık buluruz dışarıda gördüğümüze. Bir trajedi yaşamamış olanların edebiyatta işi zor. Trajediyi harflerde arayıp bulmak daha zor. Büyük şair/yazarların hemen hepsinin hayatında trajik bir geçmiş vardır ve bu geçmişe yalnız onlar elle dokunabilir, yanan bir ağaca diliyle dokunur gibi. Trajik olanın ilerleme, elkoyma gücü vardır geleceğe.

Yeni Şiirler Arasında

Şeref Bilsel

Charles Dickens – İki Şehrin Hikayesi

Kitabımızın arka kapağında yazılanları okuduktan sonra bir an önce sessiz bir köşe, bir iki saat sürecek bir görünmezlik, belki birkaç yudum kahve arayacak; sessiz ve gönüllü bir tanık olarak tarihin belki de en önemli dönemeçlerinden birine düşünsel bir seyahate çıkmanın hevesine kapılacaksınız.

Öyle ya, Fransız devrimi ve onun, o güzel şehrin sokaklarını kana bulayan terör dönemi var kitabın başrolünde; tabii tarihin seyrini değiştiren o dönemin Dickens’ca anlatımı da diğer başrolde yerini alıyor ve siz bir tiyatrodaymış gibi sahne sahne izliyorsunuz yazılanları.

Dickens, yazdığı romanları büyük kalabalıklar önünde okumuş, çok büyük bir hayran kitlesine birinci ağızdan iletme başarısını göstermiş bir yazar. Sinemanın, radyonun olmadığı bir dönemde özellikle bu roman haber değeri de taşımış ve insanlar, kanla yazılan yakın tarih hakkında da bu roman sayesinde bilgilenmiş olmalı. Kendimi o okumanın yapıldığı kalabalık ve büyük salonda hayal ediyorum şimdi; önce dünyanın içinde sürüklenip yavaş yavaş anafora dönüşen siyasi atmosfer, Avrupa’nın, İngiltere’nin ve nihayet Fransa’nın durumunu anlatan ironi yüklü, ince bir alay ve keyifle okunan başarılı bir çeviri ile tarihin akışına kapılıyorum. Gerilimin yükseldiği sayfalarda, halkın aristokrasi yaşasın diye sürdüğü sefaleti izliyorum; açlığın kokusu, rengi satırlar arasından donuk gözleriyle süzüyor beni. Birazdan başlayacak ve önünde ne varsa sürükleyecek haklı bir ayaklanmanın yaklaşan gürültüsünü duyuyorum.

Dickens, romanını bir klasik haline getiren aşk ve fedakarlık duygularıyla örmüş haklı olarak ama ben, devrimcileri de biraz derinden traş etmeye başlayan ve bayan giyotinle biten terör dönemine, haklı ile haksızın,  adalet ile hesaplaşmanın birbirine karıştığı sürece odaklıydım bütün okuma boyunca. Anlatı zaman zaman melodrama dönüşse de devrimi hazırlayan sürecin kaçınılmazlığı, sefaletin acıtan gerçekliği bir çocuk piyesinde bile sert görünecektir haliyle. Gerçekten de, Fransızların belki de bir zamanlar kullanmış olmaktan utanç duydukları o canavar makinenin susuzluğu bitmek bilmemiş, zamanla kendisini ilk besleyenleri bile keskin kenarıyla parçalamaya başlamıştır. Meşhur Concorde meydanından Seinne nehrinin kıyılarına doğru bir kan selinin aktığı ifade edilir pek çok kaynakta. Büyük bir gururla, icat ettiği ölüm makinesine ismini veren adamın ailesi, kötü ünlerinden kurtulmak için soy isimlerini değiştirmek zorunda kalmışlardır daha sonra. Ancak Fransa dünya tarihine geçmiş en önemli devrime ev sahipliği yapmanın onuru yanında, o insafsız makineyi uzun süre kullanabilmiş olmanın kara lekesini de sonsuza kadar taşıyacaktır.

Sarayları, hapishaneleri basarak yüzyıllarca kendisini sömürenlere karşı halkın kustuğu şiddet sahnelerini, giyotinde bitecek hayatının son saniyelerini yaşayan insanların ürkek gözlerindeki ifadeyi okurken, ister istemez Zola’nın Germinal’indeki isyanı düşünüyorum. İşte o zaman Natüralizm’in ne olduğu daha da belirginleşiyor zihnimde. Zola’nın romanı da ezilmiş, sömürülüşmüş insanın patlama anına odaklanır ama orada gerçeğin önüne, anlatıma dair hiçbir süs konmaz. Germinal’de kırılan kemiklerin sesini duyar, tırnakların içindeki pisliği, taşmış öfkenin hıncını görür, insanların ayaklarının altındaki toprağın tozuna bulanırız.

İki Şehrin Hikayesi’nde şiddet vardır, kan vardır bolca evet ama bir tiyatro sahnesinde izlenecek ölçüde sterilize edilmiş, hafif bir ironinin izleri hissedilir. Gerçek ve örneği olmayan kanlı bir devrim, usta bir İngiliz yazarın kurduğu bir kurguya bulanır. Ayrıca Dickens, başlangıçta ezilenlerin içinde bulunup devrim için çalışan, hayatını tehlikeye atan halktan insanları, devrim sonrasında kişisel hınçlarını masum insanlardan çıkartan ve terör kanunları döneminde bu masumları da giyotine göndermeye çalışan gaddar katillere dönüştürür.

Bütün bu düşündüklerimin yanında bir edebiyat klasiği okuyor olmanın bilinciyle, Italo Calvino’nun ‘Klasikleri Niçin Okumalı?’ adlı değerli kitabını da anımsadım. Orada Calvino, aynı klasik eserin farklı yaşlarda farklı mesajlar ilettiğini, vereceği keyfinde başka başka olacağını yazar. Başka bir yaşta acaba ne alırdım İki Şehrin Hikayesi’nden? Dünyada gerçekleşmiş belki de en büyük devrimin çevresinde geçen melodramatik anlatı, hayatımın başka bir evresinde nasıl bir anlam uyandırırdı bende? Sanıyorum ‘Kasvetli Ev’ gibi kalabalık kadro ve olaylar zincirini muhteşem bir kurguyla işleyen yazarın o kitabını, başrolünde tarihin en önemli dönemeçlerinden biri bulunan ve yazarın en çok sevdiği hikayesi olarak sunduğu bu önemli eserine tercih ederdim.

Elyesa Karagöz – Unutmak İşime Geliyor

Yayınlanmasını dileyerek edebiyat dergilerine gönderdiğim iki öykü oldu şimdiye kadar. Sanırım onlar yayınlanmadığı için, artık öykü yazmayı denemiyorum bile. Hem belki o yazılanlar sadece benim için çok iyi ve yayınlanmaya değer öykülerdi; okuyanlar, inceleyenler benim onları beğendiğim kadar beğenselerdi yazdıklarımı, belki şimdi bir ya da birkaç kitap yazmış yazar öğretmen olarak devam edecektim hayatıma. Uzun zaman boyunca bunun hayalini kurdum ama bir edebiyatçı hayallerine olduğu kadar, o hayale ulaştıracak çalışma azmine de sahip olmalı. Neyse ki post-truth denen, herkesi kendi çapında şöhrete kavuşturabilen ve istediği kariyer planında tek bir basamakla zirveye yükselten o çağ imdadıma yetişti de, kendi kitlesine sahip, editoryal dertleri olmayan, kendi kendinin patronu bir blog yazarıyım. Tam yirmi iki kişilik dev bir izleyici grubuna ve beş yılda on bir bin okunmaya ulaşmış bu köklü siteyi yönetemezdim her halde, bir öykü yazarı olsaydım.

Şaka bir yana, ‘Gizem’in Kolyesi’ isimli öykümü Varlık dergisine gönderdikten sonra gelen ay, İstiklal Caddesindeki Mephisto’ya nasıl heyecanla girdiğimi, orta bölmede, popüler kitaplarla aynı stantta sergilenen dergiler arasında kendiminkini nasıl da çabucak bulduğumu çok iyi hatırlıyorum. Caddede bitmek tükenmek bilmeyen çevre düzenlemeleri sürüyor ve sabahın o saatinde kargaşa başlayalı bayağı oluyordu. Büyük kitapçıya doğru hızlı adımlarla yürürken, oradan elimde dergiyle çıktığımda artık hayatımın tamamen değişeceğini, yüksek ihtimalle birkaç yazarın hayat hikayesinden devşirilerek kolajlanmış bir yaşamı sürdüğümün hayalini kuruyordum. Ne kadar da farklıydım işine gitmekte, evine dönmekte olan insanlardan, sabahın o saatinde çevremde akan kalabalıktan. Anıt tarafından caddeye girip yürümeye başladığımda bir yazar adayıydım, kitapçıdan çıkıp Galatasaray’a doğru yürürken belki de yazarlığımın acemi, tökezleyen ama kararlı ilk adımlarını atıyor olacaktım.

Aslında öykümün yayınlanmayacağından emin olduğum kadar, işlediğim konunun beni  değerlendirmeye sokacağına, belki birkaç yüreklendirici söz okuyacağıma da emindim. Çünkü küçük öğrencilerimden birinin başından geçmiş ürkütücü olduğu kadar sarsıcı bir olayı öyküleştirmiştim. Tıpkı Elyesa öğretmende de olduğu gibi, biz öğretmenlerde hikaye boldur, çünkü çevremiz anlatılmayı bekleyen milyonlarca olayla doludur. Ancak benim çarpıcı hikayem teknik bakımdan, yani bir öyküyü tür olarak herhangi bir anlatıdan ayıran kuramsal temelden yoksundu. Öğretmen olduğum öyküden anlaşılmış, konunun çarpıcılığı vurgulanmış ve üzerinde biraz daha çalışma yapmam öğütlenmişti. Belki bir gün yeniden üzerinden geçip burada paylaşabilirim o öyküyü.

O ay gönderilen ve yayınlanmasa da dikkate alınmış öyküler arasında, ‘Gizemin Kolyesi Yazarına…’ yazısını okumamla birlikte, aksak ve acemi işi olsa da kendi başıma yarattığım bir öykü adayının muhatap alınmasının ve öyle büyük bir derginin sayfaları arasından şahsıma seslenilmesinin tatmini, artık nasıl yeterli geldiyse, ne düzeltilmesi öğütlenen yerlere dokundum ne de başka öykülere çalıştım. Yine şakayla karışık bir ifade olacak ama yazarlık kariyerim o muazzam büyüklükteki başarı ile birlikte sonlandı ve zirvedeyken bıraktım. Okuma kaynaklı ve oradan beslenen bir yazı dünyam olduğu için, ancak okumakla beslenen içimin edebi yanı çiçeklensin diye yazıyorum artık. Daha iyi okumak için, kitap kapağı kapandıktan sonra zihnimde yankılananları anlatmaya çalışırken biraz daha iyi anlayayım, hafızamda yer etmesini sağlayayım, biraz da beyin cimnastiği yapayım diye yazıyorum buralarda, acemilikte ustalaşarak.

Kadrosunda bulunduğum okulun müdür yardımcılığı görevinde bulunan, ama ben okul dışında başka bir görevde bulunduğum için sadece telefonla haberleştiğimiz ve ilk karşılaşmamızda armağan olarak bana kitaplarını imzalayan Elyesa öğretmenin yazarlık yolculuğunu merak ediyorum. Yazma hevesinin kendisine nasıl bulaştığını, ne ve ne kadar okuduğunu, gelecekte yazarlık kariyeri anlamında kendisini nerede gördüğünü öğrenmek istiyorum. O okuldan ayrıldığım için, bir daha nerede karşılaşır ve burada yazanların küçük muhasebesini ne zaman yaparız bilmem ama onu okurken, kendi yazarlık maceramı düşündüm. Varlık dergisine bir öykü göndererek kısa ama fırtınalı geçen bir bekleyişin sonunda biten profesyonel kariyerimi gülümseyerek anımsadım. Gizem’in Kolyesi öyküsünün o yayınlanmaya uygun görülmeyen halinde bile Unutmak İşime Geliyor kitabından içerik olarak daha fazla gerilim; edebi yönden, olayı bir kurmacaya çeviren çatışmaya sahip olduğunu düşündüm. Elimde tuttuğum ve hem aynı kurumda görev yaptığım hem de edebiyat heveslisi olmak bakımından bana benzer özellikler gösteren bir meslektaşıma ait olan bu kitaptaki olayların, genç kahramanın hayatında bir takım gelişmelere yol açmasını istedim. Anlatıda bir okul, okulla ilgili kafasında soru işaretleri taşıyan bir genç ve o gencin çevresinde yaşayan kişiler olunca, acaba Gönülçelen gibi bir hikayeye mi giriyorum diye düşündüm ve heveslendim ama çok geçmeden içten ve sonuçsuz bir dileğe dönüştü bu düşünce. Çavdar Tarlasında oynayan çocuklar uçurumdan düşmesin diye uğraşan Holden Caulfield kadar bir cesaret değil ama, genç kahramanımızı özel yapan bir uğraş, bir özellik, sahibini ayırt etmemi sağlayacak bir fikir bekledim. Kahramanımız, öğretmen olduğu ancak bir öğretmenin verebileceği ayrıntılarla ilk satırlarda açığa çıkan yazarın ağzından konuşmasın istedim,  hiç değilse yaşadığı yerin tasviri ya da aile üyelerinin karakterleri ile ilgili, sanatlı sözü geçtim biraz daha ayrıntı bekledim.

Uzun zamandır, edebi lezzeti çok yüksek, ya da bana öyle gelen eserleri okuyor, büyük yazarların hayatlarından yansıyanları inceliyorum. Haz peşinde olduğumu doğrulayan bir liste göreceksiniz bu sitede, tam zamanlı. Bunun sınırlayan, sağırlaştıran bir yönü olduğunu kabul etmekle birlikte keyif almadan okumak mümkün müdür gerçekte? Keşke içimde fırtınalar kopartan bir hevesle yazar olmanın hayalini kurduğum, Gizem’in Kolyesi’ne çalıştığım o yıllarda okusaydım bu kitabı.

Varlık – Ağustos ’21

Avangard; yenilik, yaratıcılık, gelecek öngörüsü demektir. Sanatçı, tarihsel ve toplumsal bir rol aldığını düşünerek doğayı ve sanatın işlevini değiştirebileceğine inanır. Avangart sanat bir eylem sanatıdır, bireysel ve toplumsal bilinci etkilemeyi ve geliştirmeyi, herkesin algılama, söyleme, etkin olma biçimini değiştirmeyi hedefler. Avangard sanatçı, estetik ve varoluşsal değişim konusunda kendi geleneğini yaratmak arayışındadır. Avangard, insan bilincinin kendini yenileme ve onu yönlendiren koşulları dönüştürme, kendi sınırlarını aşma, imgelemi serbest bırakma, kendini keyfince gerçekleştirme çabasıdır.

Kubilay Aktulum

Moda ve Metinlerarasılığa Giriş

Theodor W. Adorno – Müzik Yazıları

Müzikteki üretim ilişkilerinin üretim güçlerine öncelikli olduğu her yerde müzik ideolojiktir. Adorno

Felsefe eğitimi görürken konu Frankfurt Okulu’na geldiğinde şaşkınlıklar yaşardım düşünce dünyasının o güne kadar gelmiş yerleşik fikirlerine  getirilen muhalif çıkışlara. Aydınlanmayı yaşamış insanoğlu, aydınlanma döneminin getirdiği bilimsel gelişmelerle karanlık çağları geride bırakmış, modernizmi yaşamış ve ulus devleti kurarak taihinin en ileri aşamasına geçmiştir, nasıl da efendisidir yaşamın, yeryüzünün, bu ve öteki dünyanın. Ancak gerçekte böyle midir durum? İnsanoğlu ortaçağ karanlığını aşmayı başarınca, bütün sıkıntılarına son veren bir atılım yaşamış, kendisini gerçek mutluluğa ulaştıracak zihinsel devinimi tamamlamış mıdır gerçekten de? Marksist teorinin izini sürerek, zaman zaman onunla da çatışan ve Aydınlanma denen dönemin sonrasında insan aklının  araçsallaştırılarak kapitalizmin hizmetine nasıl koşulduğunu gösteren Frankfurt Okulunun mensupları, bana muhalefet kelimesinin gerçek hakkını veren kişilermiş gibi gelir. Tabii Hegel gibi bir devin kurduğu diyalektik sistemin başaşağı durduğunu ve kendisinin kuramıyla ancak ayaklarının yere bastığını belirten Diyalektik Materyalizmin kurucusu Karl Marx, bence hepsinin üzerinde bir noktada ve yaşamış en ilginç insanlardan biridir. Kendisinin heyecan verici kuramı, tarihi bir bütün halinde görebilmenin mümkün olmadığı ve bunun da, geleceği göremeyeceğimiz sonucunu doğurduğu için eleştirilse de yaşadığımız dünyayı sonsuza dek değiştirmiş bir kuramdır. Kurduğu sistemin neden olduğu fikirsel çatışmanın dünya yaşantısı üzerindeki etkileri muazzamdır ve hayata geçmesinin mümkün olmadığı savunulan Marksizm ile imtihanımız henüz bitmemiştir.

Frankfurt Okulu’nun önemli kişiliklerinden ve Aydınlanmanın Diyalektiği gibi önemli bir toplumsal çözümleme kitabının yazarlarından biri olan Adorno’nun, Müzik Yazıları isimli bir kitabının olduğunu öğrendiğimde müzik zevkine sahip önemli bir düşünürün klasik müzik ile ilgli düşüncelerini, yorumlarını merak ettim. Hem belki sosyolojisinin de ipuçlarını öğrenebilir, Yeni Marksizmin, Eleştirel Teorinin ufkuna göz gezdirebilirdim.

O ipuçları ve göz gezdirmeler, çevrilen birkaç yaprağın ardından yerini çözülmeyi bekleyen anlam adacıklarına, yazarın gittikçe hızlanan düşünceleri ile akışkanlığının arttığı ama zihinsel katmanlarının kalınlaştığı bir anafora dönüştü. Aslında işaret fişeği, kitabı hazırlayan ve çeviren Şeyda Öztürk’ün giriş yazısında atılmıştı. Frankfurt Okulu’nun ve orada düşünce üretmiş kişilerin ve tabii Adorno’nun muhalif tavırları, bize sunulanın ya da içinde debelendiğimiz için kavrayamadığımızın, az sonra ama ancak hatırı sayılır bir çaba sarfedersek gözlerimizin önüne açılacağı anlatılıyordu o girişte. Tabii, felsefe tarihi ve düşüncenin yeryüzündeki seyri ile ilgili az çok bir birikime sahip olmadan, bitirilemeyecek kitaplar arasına karışacağı su götürmez bir gerçek olduğu da anlaşılıyordu kitabın o satırlarında.

Seçki halinde toplanmış yazılar genel olarak iki tür düşünceyi yansıtır şekilde düzenlenmiş. İlki büyük bestecilerin kendileri ve eserlerine yönelik olan ve fazlasıyla teknik terimler de içeren yazılardı. Bu yazılar okunurken anlaşılıyor ki Adorno, sadece Eleştirel Teorinin önemli bir kurucu babası değil, aynı zamanda bir müzisyen, eleştirmen, müzik tarihçisi vs.

Şimdi bir süre, uzun zamandır beklediğiniz bir konserin hemen öncesinde koltuğunuza bırakılmış program kartını incelediğinizi düşünün. Bestecinin az sonra çalınacak eserinin onun hangi döneminde yazıldığını, nasıl bir ruh durumuyla kaleme alındığı, eğer varsa eser ile ilgili önemli anekdotların anlatıldığı ve tabii teknik ayrıntılarla ilgili kısa birkaç cümleden oluşan bu kartlar çok değerlidir. O konserde alacağınız keyfe küçük ama etkili dokunuşlar yapar ve arttırır onu, çünkü klasik müzik sizden gayret bekler, kendini bilginin içinden geçerek açar. Adorno’nun ilgili yazılarını, teknik kısımları abartılmış dev program kartları gibi düşünmenizi istiyorum şimdi. Döneminin önemli bestecilerinden Alban Berg’den bestecilik dersi alan ve kitapta bolca karşılaştığımız Schönberg okuluna mensup besteleri de olan Adorno, büyük bir müzik bilgisine sahip olduğunu sakınımsızca gösteriyor ilgili yazılarda. O anlattıkça, içinde müzik zevki taşıyan, bahsedilen besteciyi ve eseri de tanıyan, hatta belki izlediği bir konserde eserle de karşılaşmış olma ihtimali taşıyan bizler tonlar, majör/minör diziler, form, armoni, kontrpuan, kromatik gibi terimler arasında bildiğimiz, duyduğumuzda ezgisini dahi hatırlayacağımız o güzel eseri tanımaya, onu bir de böyle teknik ayrıntılar arasından seçmeye çalışırız. Haliyle çok zor olur bu ama çözümü vardır.

Ben içinden çıkılamaz ve gittikçe sarpa saran teknik ayrıntıyla dolu olan o bölümleri, duyguları aktarmakta çok usta bir yazarın edebî yükle ağırlaşmış satırlarıymışcasına okudum. Aslında bir metin olan müzik yazısını çözümlemiş bir çağdaş eleştirmenin hazırladığı, tat veren bir program kartı gibi okudum. Satır araları, o kartlara da sığmayacak, edebiyatın konusu olacak ne ince ayrıntıyla, ne duygusal, ne şaşırtıcı bilgilerle doluydu.

Burada, Adorno’nun kitapta sürekli referans verdiği, yaptığı müziğin altında düşünsel bir zeminin varlığını da göstermeye çalıştığı Schönberg için araya girmek gerekebilir.

Yaklaşık yirmi yıldır klasik müzik konserlerini düzenli aralıklarla takip ediyorum. Dünya sahnelerinde icra edilen eserlerden pek de farklı olmayan bizim ülkemizde gerçekleşen konserlerde şimdiye kadar bir kez dahi bir Schönberg eseri dinleyemedim, çünkü seslendirilmiyor. Kendisi ve müzikte gerçekleştirdiği devrim ile ilgili sürekli bir atıfa, on iki ton müziği ve zorluğuna dair müstehzi bir ifadeye hep rastlanır ama çalınmaz. Gerçekten de Adorno’nun, her notanın merkeze aynı uzaklıkta bulunmasıyla gelenekselliğin duvarlarını yıktığını söylediği Schönberg’in özellikle olgunluk dönemi müziği ikinci kez dinlemek için uygun görülmez. Dinlenmesinin zorluğu dışında, sanki anlamdaki imkansızlıktır eser. İşte Adorno Diyalektik Materyalizmi müziğe yansıtarak, eleştirel teori penceresinden yorumladığında, klasik müzikte dediğimiz türde Schönberg’in müziğini gelinmesi kaçınılmaz diyalektik nokta olarak görür. Anlaşılması zordur ama kendini tekrara düşen, geleneksel kalıpları aşamayan müziğin geleceğidir o. Alametleri Beethoven’da, Bach’da, Wagner’de görülebilecek kadar da eskidir. Ancak otuzlu yıllarda yazılan bu yazılarda bahsedilen o diyalektik sonuç günümüzde en azından müzik alanında işlememiş görünüyor. Evet bugün bestelenen yüksek müzik geleneksel klasik müzikten bağımsızlaşmış durumda ama atonal veya on iki ton müziği sanki tarihin daha da uzak dönemlerine fırlatılmış ve yok olmuş gibi. Eh, otuzlardan bu güne insanlığın da kapitalist sistemle daha fazla içiçe geçmesinden dolayı gerçekleşmiş olabilir bu. Burjuvaziyle yükselen klasik müzik, tarihte aykırı bir sese izin vermiyordur belki de.

Eleştirel Teorinin müzik konusu üzerinden işlediği makaleler ise ikinci türün içindeydi ve beni Adorno’nun düşüncesine yaklaştıran ürünler de bunlardı. Sunuş yazısında belirtilen, Frankfurt Okulu düşünurlerinin sistem içinde bulunan her şeye muhalif tavrı ve bu durumun da temellendirilmesi sözü geçen bu yazılardaydı.

Sosyoloji ve Düşünce Tarihi derslerinde Marksizm’i okurken zihnimi saran heyecanı, müzik dünyasındaki kişisel yerimi Adorno’nun kaleminden okurken yeniden degerlendirdim. Heyecan kelimesinin yerini, ümitsizlik, çıkışsızlık, çaresizlik diye de doldurabiliriz çünkü benim keyif alarak, kendimi geliştirerek dahil olmaya çalıştığım, notalarla oluşturulmuş bu gerçeklik, eleştirel teoriye göre kapitalist sistemin devamını sağlamak için, yaşadığımızı ve sanki biraz da keyif aldığımızı sanalım, kendimizi üst tabakalara mensup sayalım diye devamı sağlanan bir uyuşturucu oyun olarak anlatılıyor. Klasik müzik bütün gelenekselliği ve o gelenekten kopamazlığı içinde sistemin devamını sağlamaktan başka görevi olmayan, bu görevden kendini soyutlayamayan bütün diğer unsurlar gibi kapitalizme hizmet ediyor bugün. Ben bugün aslında akşam konserde dinleyeceğim eserden alacağım keyifle değil, o konsere katılmamı sağlayacak bilet ile kendimi tatmin ediyor ve kendim gibiler arasından ayrıldığım illüzyonuyla sömürgen sisteme boyun eğebiliyorum. Dinlediğim eserin üretici gücü olan Beethooven’ın, eserin icrasını sağlayan kemanı üreten zanaatkârın emeğinden habersiz, yeniden üretimi sırasındaki konserde, icracılarının metine ne kadar sadık kaldıklarını dahi hiçbir zaman bilemeyecek şekilde üretim ilişkisinin zayıf bir halkası olarak orada bulunmaktan keyif aldığımı sanıyorum. Bir dişliye çark olduğumu bile bilmeden, üzerimden geçen sistem için çalışmaya devam etmek üzere konserin ne kadar da güzel geçtiğini, bistte çalan eseri bilmekten kaynaklı küçük ve haklı bir gurur ile koyuyorum gece olunca yastığa başımı, diger bir konserin biletjne sahip oluncaya kadar.

Bugün o ağır dişli çarklar arasında sistemle öyle bir bütünlük içinde yaşıyorumki, Marksizmin meşhur yabancılaşmasının farkında bile değilim. Emeğin de, birliğin ve dayanışmanın da gücünü düşünmeden, adil, yeni ve umut dolu bir dünyanın hayalini bile kurmadan bu günden yarına yaşayıp gidiyorum işte, bu yaşadığımın sandığım yaşam olduğunu zannederek. Oyalanması ve yaramazlık yapmaması için önüne bırakılmış oyuncaklarla eğlenen bir çocuk gibi.

Kapital ve kâr hırsının hüküm sürdüğü bu dünyanın eleştirisini ilgi alanında bulunan müzik yazıları üzerinden kendine has ağır ve teknik üslubuyla anlatan Adorno, klasik müzik olarak adlandırdığımız müzik dolayımında bile sistemin dışına çıkamadığımızı, keyif aldığımızı sanırken bile sistemin devamı için yapılandırıldığımızı anlatıyor yazılarında. 1500 IQ bir insanın toplum ile ilgili müzik üzerinden ürettiği düşünceleri ışık hızında geçerken, siz aralarından birazını yakalayıp anlamaya çalışıyorsunuz. Yakaladıklarınızdan bazılarını anlayınca hak veriyor sonra yaşamaya devam ediyorsunuz. Ama yaşamak da güzel, okumak da. Tabii müzik dinlemek de güzel.

Marcel Proust – Albertine Kayıp

Kayıp Zamanın İzinde, edebiyat dünyasında nadide varlıklar diye bir bölüm bulunsaydı eğer -belki de bulunur böyle bir bölüm- o bölümün de en değerli parçalarından biri olurdu şüphesiz. Büyük eserin beşinci kitabı olan Mahpus’u okuyalı tam dört sene olmuş. Kitabın şaşırtan finalindeki, kahramanımızın bütün moral dünyasını alt üst eden o meşum sabah, artık yaşlanmaya başlamış hizmetçi Françoise her zamanki sakinliği ile odaya girip, Albertine’in gittiğini haber verdiğinde, aşığı kadar olmasa da ona yakın bir şaşkınlık yaşamış ve altıncı kitapta yazılanları merak etmeye başlamıştım.

İnsan ruhuna, belirli bir insan grubunun yaşamına, tarihe, estetiğe ve yaşamın içinde merkezden çevreye sürekli genişleyen milyonlarca ayrıntının önümde açıldığı büyük anlatının ilk kitabı olan Swann’ların Tarafı’nı da yedi yıl önce okumuşum. Kitaplar arasında bıraktığım bu uzun aralığı ben hazzı ertelemek olarak değerlendiriyorum. Marcel Proust’un edebiyatında verdiği neredeyse cismani ve hoş tadı yaşamıma yaymak, onun eserleriyle yakaladığım edebi duyguyu uzun yıllar yanımda taşımak istiyorum. Kitaplığınızın yanından geçerken bu değerli kitaplarla göz ucuyla bir temas kurduğunuzda, okurken aldığınız hazzı almak, her şeyi başlatan o madlen çikolatanın tadını dilinizin ucunda hissetmek, o hayali ve zengin dünyanın içinde canlı bir figür olarak gezinmek gibi bir duygu bu. Bu, üzerinde durulması gereken, insanın ancak kendi ruhunda tam ve eksiksiz bir varoluş hissiyle sezinleyebileceği, yazıya dökerken zorlanıp, neredeyse el yordamıyla anlatmaya çalışabileceği bir duygu. Hatta belki sadece edebiyatın yaratabileceği gizli bir akrabalığı işaretleyen, paylaşılabilen ortak hislerle anlaşılabilecek bir durum.

Edebiyat bir gerçekliktir. İnsan üzerinde bıraktığı etkinin elle tutulmasının imkansız olduğu bir gerçeklik. Yoksa bu kadar eser yazılabilir, o eserler üzerine şu kadar düşünce üretilebilir ve okur denen biz bağımlılar o harika yaratıların peşinde saatler boyu bir sessizlik girdabına kapılmış farklı dünyaları dolaşabilir miydik? Haz duygusunu nerede yaşıyorsak, içimizdeki edebiyat gerçekliğini de orada taşırız. Kendimizi dizayn ederiz onun karşısında. Alacağımız en yüksek haz etkisi için hazırlanırız. Sessiz bir köşe, birkaç saatlik yalnızlık sunacak bir zaman dilimi, yazarı ve eser hakkında araştırmalar ve okuduklarımızın, hayatımızda yapacağı küçük veya büyük değişikliklerin farkına varacak zihinsel fark. Okuduklarımızın güzelliklerden bahsetmesi gerekmez haz için, estetik bir anlatı en kötüyü bile edebi haz nesnesi haline getirebilir. Dünya roman tarihinin akışını değiştiren bu dev eser de edebi gerçekliğin, okurlarında zihinsel dünyasında vücut bulan cismidir. Kayıp Zamanın İzinde okumaya, neredeyse törensel bir motivasyon, özel ve nadiren ziyaretime gelen bir misafirimi karşılayacakmışım gibi bir özenle hazırlanırım. Bu ziyaretten keyif alacağım muhakkaktır ama misafiri memnun edebilecek miyimdir acaba?

Kayıp Zamanın İzinde, okumaya başladığımdan bu yana, onu okumadığım yani sadece kitaplığımda durduğu zamanlarda bile varlığıyla, parlak bir hare ile sarmalanmış ve kültürel bir hazine sandığı içinde korumam altındaymış hissi verir bana. Antropolojiye konu insan varlığının bir mirası olarak görürüm onu, yazın dünyasını nasıl değiştirdiği, anlatının olanağına nasıl köşe taşı olduğu ve edebiyatı taşıdığı nokta ile yarattığı sonuçlar çok değerlidir. Zaten üzerine yapılan araştırmaların boyutları korkunç büyüktür. O dev hakkında kalbimde, hislerim üzerinde bıraktığı hoş etkinin dışında, kuramsal bilgiye sahip olamadığıma hayıflanır, sınırlı yeteneğe sahip bir yazı çizi heveslisi olarak hakkında yazı yazma cesaretinden dolayı biraz utanırım.

Albertine Kayıp, insan ruhunda aşk ve kıskançlık duyguları ile ilgili ne kadar ayrıntı varsa sayfalarca anlatan, kahramanın ruh durumuna göre başa dönen, ileri atlayan, psikolojik sınırları zorlayan bir roman. Belki de uzun yıllar önce yaşadığım, şimdiki hayatımı şekillendiren ve kişiliğimi oluşturan büyük aşkın, bunca yıldan sonra bile aşk duygusunun kaçınılmaz sonucu olarak gördüğüm, zaman zaman o günlerin rüzgarına kapılıp, şimdi de aynı kırılganlıkla yaşadığım kıskançlık hissinin neredeyse elle tutulur gözle görülür tasvirini yapan sayfalar boyunca büyülenerek okumam bundandı romanı. Deli saçması bir saplantıya, kendime özgü, düşkünleştiren ve aşağılık bir bağımlılığa sahip olmadığımı, yaşadığım ve kendi kendimi düşürdüğüm ruhsal acı çemberinin kısır döngüsünde aslında yaşadığım duyguların bir gerçekliğinin olduğunu gösteren ortak duygulardı okuduklarım. Ruhsal inişler, ani çıkışlar, şeytanın aklına gelmeyecek sorularla ortaya çıkan anksiyete, arkasından gelen gevşeme, unutmaya kararlılık, devamlılık derken; hatırası canlı bir nesnenin ele geçirdiği zihin ve başa dönerek aşkın tüm hallerinin, kıskançlık duygularıyla yeniden harlanması. Orada okuduklarımla geçmişte yaşadıklarımı karşılaştırınca, Proust’a hayranlığım artıyor. Sadece bilgi yetmez anlatılanlara, yaşamak ve hissetmek de gerekir böylesi ayrıntılı duyguları. Peki ya anlatım gücü için, ya hafızanın gücü için ne diyeceğiz?

İşte, Albertine Kayıp kitabının büyük bir bölümünün hikayesi. Hislerine anlam vermeye çalışan bir adam, aklındaki bin bir soru ile terkedilişinin ardındaki gerçeği, sevdiğini düşündüğü kadının hayatındaki gölgeleri, ilişkilerinin karanlıkta kalmış ve açıklanmaya muhtaç bölgelerini aydınlatmaya çalışır kendi zihninde. Biz onunla birlikte, uzadıkça ayrıntıların da karmaşıklaşmaya başladığı bir düğümün içinde, birbirinden renkli kişilikler tanıyarak ve yüksek sosyete salonlarının ağır, yapmacık havasını soluyarak, zararsız entrikalara şahit, insan tekinin peşinde, aslında bütün insanlığın bıraktığı izin üzerinde geziniriz.

İkinci bölümden itibaren başrolü devralan Venedik’e ait kısa bölümleri daha çok sevdim. Çünkü Proust, insan ruhunun derinliklerinde kopan fırtınalar ve o fırtınaların yaşamına etkileri kadar, tarihe de, mimariye ve sanata da hakim. O gizemli şehirde kaldığı dönemde gezdiği yerler, şehrin dokusu, insanları, iyi edebiyat ile o kadar güzel harmanlanmış ki, orada yaşadığı sağalma size de yansıyor. Venedik biraz daha sürsün, kahramanımız kanallarda akan karanlık, yoğun suyun içinde ve gondoluyla gezerken şu kulenin, şu kilisenin, şu pazar yerinin atmosferini, güneşin batışındaki kızıllığın şehri nasıl teslim aldığını, şafağın genç kızların cildinde nasıl parladığını, insanların davranışlarındaki teklifsiz kendine özgülüğü biraz daha anlatsın istiyorsunuz.

Kitabın sayfaları kapandığında, numaralar verilmiş sayfalar iki kapak arasında tamamlanıp okuma faslı bittiğinde bile Kayıp Zamanın İzinde dolanmaya devam ediyorum. Kitap, kitaplığımdaki yerini aldıktan sonra da ağır ama kararlı iç enerjisiyle, barındırdığı yüksek edebi gücüyle sanki okunmaya devam ediyor. Sadece altını çizdiğim bölümleri yeniden okuduğumda, o birkaç aforizmatik satır için bile sayfalar boyu açıklama, felsefi ve psikolojik değerlendirme yapılabileceğini görüyorum. “Bütün vaktini yanlış bir takım küçük tahminlerde bulunmakla geçiren kıskançlığın, gerçeği keşfetmeye gelince ne yoksul bir hayal gücü sergilediği şaşılacak şeydir” demiş; ” İnsanoğlu kendi dışına çıkamayan, başkalarını ancak kendi içinde tanıyabilen ve aksini iddia ettiğinde yalan söyleyen bir yaratıktır”, ” En sıradan nesnelere bile bir büyü ve esrar kazandıran tek şey sanat değildir; nesnelerle aramızda mahrem bir ilişki yaratma gücüne ıstırap da sahiptir”, “… bir tek ölüyü ele alsak bile, onun bazı şeyleri bilmesinden duyacağımız mutluluğun, her şeyi bilmesinden duyacağımız korkuyu dengeleyeceğinden emin olabilir miyiz?” gibi içinde başka küçük kitaplar barındıran sözleri var sayfalar boyunca. Tüm duygularıyla kendine özgülüğünü, yalnızlığını yaşadığını zanneden insanın, büyük bir hızla akan insanlık nehrinden bir damla, belki küçücük bir dalga olduğunu gösteren düşünce parçaları. İnsanların yüz yıl öncesinden ses veren bu eseri neden hala araştırdıklarını, meraklılarının Proust ve dev eserini neden hala didik didik ederek, satır aralarında kalmış daha pek çok bilgiyi öğrenmeye çalıştığını anlayabiliyorum. Orada, küçücük halimizle en büyüğün bir parçası olduğumuz, büyük insanlık resminin tuvalinde bir fırça darbesi de olsak varlığımızla gerçekten bulunduğumuzu gösterdiği için bu eserin üzerine titreniyor. Bugün Fransa başta olmak üzere çeşitli ülkelerde sadece büyük anlatının bu altıncı kitabı için bile sayısız inceleme yayınlanmıştır . Kayıp Zamanın İzinde eserinin tamamı için bu incelemelerin niceliksel büyüklüğü ancak tahmin edilebilir. Niteliksel olarak ise bu başyapıtın dünyayı daha güzel bir hale getirdiği tartışılmaz. Sadece bir edebiyatçı değil, bir toplum önderi, sanat eleştirmeni, yüksek entelektüel olarak insanlığa, insanın kendi doğasının bilinmez derinliklerinden seslenebiliyor Marcel Proust.

İnce ruhunu sezinleyeceğiniz ilk satırlara kadar sabredebilir, yazardaki estetik kaygısını, anımsama ve yaratım gücünü hissedebilirseniz önünüzde bir kitap değil, yeni ve güzel bir dünya açılır.

Varlık – Temmuz’21

Walter Benjamin, “Şayet psikanaliz bizi bilinçdışı dürtülerle tanıştırdıysa sinema da bizi optik bilinçdışıyla tanıştırmıştır,” diyerek sinemayı tartışırken psikanalizin diline başvurmuştu. 1970’lerde ise sinema kuramcıları Lacan’ın ayna evresinden etkilenirler. Psikanalitik çerçeveden bakan ilk dönem sinema kuramcıları Althusser tarafından siyasallaştırılmış ayna evresini çok önemserler. Sinema mite, büyüye, rüyaya giden kapıları açmış; insanın saf, seküler ve rasyonel bir varoluşa hiçbir zaman sahip olamayacağını, insanın imgesel ihtiyaçlarını tanımak gereğini göstermiştir. Bu yüzden sinema bir arşiv değil, olsa olsa ‘ruhların arşividir”.

Sinemacılar planları birbirine eklemleye başladığı anda sinema kendisini iki imkân arasında gidip gelirken bulur: Gösterge mi, duyum mu? Sinema teorisyenleri sinemayı; göstergelerin gücü, duyumların mutlaklığı, montajın etkisi ve yakın planların şoku üzerinden okumaya başlarlar. Yakın plan, fobiyi ve fetişizmi sembolize eden nesneler sunar. Yakın planda çekilen bir hamam böceği toplu planda çekilen yüz filden daha etkilidir. Bunun yanında bu yeni gerçekçilik karşısında bütünüyle özgür bir göz de gerekir. Yani entelektüel bir göz, klasik perspektife göre işlemeyen bir göz gerekir. Bu göz, modern sinemanın boşlukta bıraktığı alanı dolduracaktır. İzleyici boşluğu tamamlayacak, çerçeveye dahil olacaktır.

Modern Sinemada İmgelerin Gerçeğe Saldırısı

Fatma Berber

Şeref Bilsel / Cenk Gündoğdu – Şiir Defteri 2012

Şiir de doğa ve insan ilişkisi gibi. Sözü doğa gibi düşünürsek dil ona müdahaledir. Doğayı olumsuz anlamda etkilese de, insan oluşturduğu dil içinden sözü geliştirmiş ve yaratıcılığının en güzel göstergesi olarak şiiri üretebilmiştir.

Başlangıçta söz vardı ve insan kullanageldiği dil ile sözü eğdi, büktü onu. Yazdı, okudu, söyledi. Kendi düşünce dünyasının dolambaçlarında her çağ başka ve yeni imkânlar buldu şiiri söyleyen; şiiri okuyan, içine açılan başka pencerelerden baktı şiire. Şiir okuyan da oldu, şiir hakkında düşünen, tabii şiir yazan da oldu. İster okusun, ister yazsın, isterse hakkında düşünce üretsin insanların payına az veya çok, şiir hep düştü. Kimi mâni düzeyinde ilgilendi, kimi özdeyiş, kimi destan yazdı, kimi aşkını itiraf etti mısralarda, kimi ölçü kurdu, kimi ölçüleri yerle bir etti. Şiir hep oldu.

Tam on yıl önce yazılmış ve çeşitli edebiyat dergilerinde yayınlanmış şiirlerden oluşan bir seçki Şiir Defteri 2012 kitabı. Kuramsal yazılar, eleştiriler, yorumlar, denemeler ve istatistiklerle birlikte yıllık ve tek sayılık dergi gibi oluşturulmuş bir antoloji. Her şairden tek bir şiir olduğu için, konu bütünlüğünü yakalamak veya şairi yakından tanımak ya da poetikası hakkında bilgi edinmek mümkün değil. Ancak takip edenler, şiir dünyasının içinde olanlar bu antolojiden faydalanacaklardır mutlaka. Ayrıca o yıllarda okuduğum Varlık dergilerinde bu şekilde hazırlanmış antolojilerle ilgili yayın ve edebiyat dünyasında kopan fırtınaları hatırlıyorum. Aylarca tartışılmış, olumlu bulanlarla yerden yere vuranlar sayfalar boyu fikirlerini yazmışlardı. Ayrıca Şeref Bilsel, şair adaylarına şiir hakkında düşüncelerini iletirken, ben de o satırları okumaktan, şiir hakkında düşünmekten sonsuz keyif almaz mıyım? Şeref Bilsel’in şiir hakkında söylediklerini okumayı anlam vermekte zorlandığım pek çok şiiri okumaya yeğ tutmaz mıyım?

Bu kitapta da oldu yine. İçinde bulunan şiirlerde okumaktan keyif aldıklarımla, anlamaya çalışırken zorlanıp işin keyfinden uzaklaştığım şiirler çarpıştılar. Kazanan, yine şiir hakkında yazılmış kuramsal yazılar ve oturaklı yorumlardan oluşmuş düz yazılar oldu.

Felsefeye en yakın sanatın şiir olduğu söylenir. Yıllıktaki şiirlerde felsefe bulamadım. Anlaşılan o ki, o yıllarda Türk şiirinde yaşandığı söylenen kriz, düşünsel alt yapısı eksik ve çok kişisel bir metinler bütününü, birbirine benzeyen öbekleri işaret ediyordu. Anlamını ararken biraz çaba sarfetmem gereken şiirler aslında anlam aranmasın diye yazılmış örneğin ve onları yazanlar şiirde anlam olmaz diyenlermiş; ve ben anlayabildiğim şiiri daha çok sevdiğimi öğrendim. Bu antolojinin en çok faydası bu oldu bana. Ama tıpkı bir şairin bütün eserlerini tek bir seferde okumanın bir noktadan sonra tatsızlaşması gibi bir antolojiyi tek bir seferde bir roman okuma zamansallığıyla okumanın da gereksizliğini farkettim.

On yıl önce şairlerin ve düşünce insanlarının ülkenin içinde bulunduğu siyasi atmosferle ilgili fikirleri kötümser olmakla birlikte, o gün bu yazılanları okuyanlar herhalde durumun daha da kötüleşemeyeceğini düşünmüşlerdir. Ancak bugün tablonun sanki artık bir daha geri dönülemeyecek kadar beter hale geldiğini görmek de bizlere düştü. Sanatçı duyarlılığı yıpranmanın derecesini de arttırıyor galiba. Umut güzel ama umutsuzluk da sanatçının besini. Umutsuz bir sanatçının haklılığına tanıklık can yakıyor. Ya sanat duygusu eksik olanların ya da hiç olmayanların katı ve çirkin duyarsızlığı?

Şiir bilgisinin bende ne kadar eksik olduğunu ama şiirin salt bilgi değil biraz da sezgi olduğunu daha iyi biliyorum artık. Keyfimce bir şiir bulduğumda okurken haz bulutlarına asılmış bir salıncak üzerinde bir ileri bir geri nasıl salındığımı da. Hakkında pek fazla konuşamayıp, güzel bir şiir bulduğumda okuma keyfine varmak istediğimi de. O yüzden susayım ben şimdi, altlarına çizgi koyduğum birkaç mısrayı şuracığa bırakarak bitireyim.

sen var ya sen, telleri kopuk bir kemanın/sesinde kıvranan hüzün gibiydin içimde hep                                Mehmet SadıkKırımlı

şair unutur şiir; nefes unutur heves hatırlatır                                                      Sezai Sarıoğlu

serin bir gölge aradım altında mazinin   Hüseyin Avni Cinozoğlu

çünkü her bıçağa soyunmamak/ beyaz ve önemli bir elma olma hayalidir           Halil İbrahim Özbay

mevsimi geçen sinek beni öldür diye dolanır                                                           Ayşe Nalân

bir kitap kalbime fısıldıyordu/ duydum   Nilay Özer

askerdim traş olmuştum/ çarşıya çıkmıştım mavi…./ romanlardan isim bulacağım çocuğuma Onur Caymaz

hatırlanacak bunca güzelliğe rağmen/ ben doğmadan ölen ağabeyime ağlatan/ akşam ve koşturmasının hayali halı üzerinde/ yıllar sonra doğacak bir çocuğun. Selahattin Yolgiden

Başından beri seni ben en güzel samimi ve içten/ bir güzelliğin sebebi ya da uyarlaması olarak Mehmet Butakın

hem kör hem çolaktım/ ebced hesabıyla ‘aşk’/ kadar yıl yaşadım Beşir Sevim

Körleşirsin. Yani gözbebekleri açılır hiçliğin. Mustafa Altay Sönmez

Hep çiçekler sana benzemenin telaşında İlkay Aşık

Trevanian – İnci Sokağı

Eğer İnci Sokağı kitabını, suç aleminin yazın dünyasındaki tartışmasız en karizmatik şahsiyetlerinden Nicolai Hell ve Dr. Hemlock’ı yaratan gizemli yazar Trevanian’ın yaşam hikayesi olarak okumayacaksanız, belki o soluk kesen polisiye, macera, suikast sahneleri gibi heyecanlı olmasa da küçük bir çocuğun zorlu yaşamına tanık olmak için okuyacaksınız. Zaman zaman dozu yükselen ironi ve akıcı anlatımı ile on dokuzuncu yüzyılın başlarında Amerika’da yaşanan yoksulluğun iç acıtan manzarasına gerçekçi bir tarz ve çıplak gerçeğin dolaysız anlatımıyla tanık olacaksınız.

Ancak yukarıda bahsettiğim bu roman kahramanlarından birini bile tanıyorsanız, gerçek kimliğini ölmesine yakın bir tarihte açık eden ve bir çok takma isimle, tür olarak da birbirinden farklı eserler veren Rodney Whitaker’ın otobiyografik unsurlar barındıran İnci Sokağı’na içsel bir itilişle yönleneceksiniz. Çünkü herkes, Şibumi gibi edebiyat gücüyle değil ama ona en yakın bir yerde konumlanan, heyecan dozu, felsefi altyapısı ve tabii kahramanının müthiş karizmasıyla türünün en iyilerinden biri olan kitabın yazarını okumak, tanımak ister. Hele bu kişi, yayıncısının bile tam olarak tanımadığı, takma isim kullanarak farklı kitaplar yazan gizemli bir kişiyse.

Kitapları bu yüzden de çok seviyorum sanırım. Sayfalar arasında okuduklarım haricinde mutlaka onlara ek, kendi zihnimden türemiş, hayal dünyamda okuduklarımı genişleten, başka ve farklı dünyalara açılan yeni ve kesinlikten uzak düşüncelere sebep oldukları için. Ben Trevanian’ı Şibumi’nin bir kalem veya iskambil kartıyla adam öldürebilen, ‘yakın algılama’ tekniği sayesinde fotoğrafı çekilemediği için kimliği belirsiz süper ajanı Hell kadar olmasa da, mutlaka bir dış işleri mensubu ve haliyle casusluk işlerine karışmış, yazdıklarını yaşadıklarından da karıştırarak kurgulayan bir aristokrat olarak hayal etmiştim. Okuduğum Trevanian kitapları iç dünyamda böyle çoğalmıştı. Ancak bırakın aristokrasiyi, yetiştirme yurtlarında büyümekten kıl payı kurtulmuş, yedi dolarlık sosyal yardım ile haftanın beş günü patates çorbası yiyerek uzunca bir süre idare etmiş biri o. Bir kitaba, bir yazara, bir yazın olayına biraz daha yakından bakmak isteyince -ki ister okur – bütün o dünyalar genişliyor işte. Sağ olsun bizim yazarımız da gerçekle uygunluğunu hiçbir zaman bilemeyeceğimiz, ama inanmaktan başka çaremizin olmadığı ve okuduklarımızın içimizde yeni düşüncelerle genişlemesine engel de olamayacağımız kendi dünyasını öyle güzel açmış ki, biz sevdiğimiz bir yazarı okurken, aslında kitap okumayı biraz daha fazla seviyoruz.

Trevanian’ın çocukluktan ilk gençlik yıllarına kadar sekiz buçuk yıl yaşamak zorunda kaldığı İnci sokağında hayat tüyler ürperten bir yoksulluk içinde geçer. Zaman, büyük ekonomik buhranın hemen sonrası, ikinci dünya savaşının öncesi, sırası ve sonrasıdır. Ortadan yok olan bir baba ve ardında bıraktığı anne, kız kardeş ve oğlan çocuğunun sosyal yardımla, gazete dağıtıcılığı ve üç beş kuruşluk işlerle, kenarın da kenarında bir mahallede verdikleri yaşam mücadelesidir İnci Sokağı. Çok küçük yaşlarda IQ puanı çok yüksek çıkar kahramanımız Jean-Luke’un. Kitaplara, okumaya ve dolayısıyla hayal gücünün önünde açtığı yeni dünyalarda kendi kurduğu oyunlara pek meraklıdır. Şibumi gibi bir kitabın yanında filmlere çekilmiş başka eserler de üreten Trevanian’ın hayal gücü, küçücük bir çocukken yaşamak zorunda kaldığı zorlu hayata adaptasyonunu sağlayan bir mekanizma olarak gelişmişti belki de. Annesi, Fransız ve Kızılderili karışımı kanıyla çok baskın bir karakterdir. Öyle bir noktaya gelir ki bazen, yaşadığı zorlukların bitmesini annesinden uzaklaşmak, onu çok sevdiği halde zorlayıcı yapısının gölgesinden kurtulabilmek için ister. Terkedilişinin acısına rağmen sadece çocukları için ayakta kalmayı başarmış, hiçbir zaman bir sakini olmayı kabul etmediği İnci sokağındaki savaşını inatla ve inandığı değerlerden ödün vermeden sürdürmüş bir kadındır annesi. Küçük Jean-Luke, kazanmaya çalıştığı birkaç sentin peşinde kar kış demeden düşe kalka çalışırken aynı zamanda öğrenci olmaya çalışır. Mahallede ezilmemek için kavga da eder, aşık da olur, erken olgunlaşır ve büyür yavaş yavaş.

Ancak bu kitabı başka türlü okumak da mümkündür. Yakın tarihi, bunalımları, toplumu, sosyolojisi, siyaseti ve ekonomisiyle olayların başrolüne Amerika’nın kendisi de yerleşebilir pekala. Kenar mahallelerinde yaşamın bir fakirlik ve yoksunluk içinde nasıl ağır ağır aktığını, insanların bu ağır şartlar altında, ekonomik buhranın kurbanları olarak nasıl yaşadıklarını tüylerimiz ürpererek okuruz. Bin dokuz yüz otuzlar ve kırklar alt gelir grubuna sahip Amerikalılar için yaşanması zor dönemlerdir. Ekonomik buhran nedeniyle işsizlik üst düzeyde ve buna bağlı olarak aile yapısı her kesimde yara almıştır. İnci sokağı, Gazap Üzümleri gibidir, Uçurum İnsanlarındakine benzer hayatlar sürülür orada. Kitap, o dönemin panoraması için dahi okunabilir.

Hem kitapta hem de Jean-Luke’un hayatında çok önemli bir yer tutar radyo. Kahramanımız kitapların sayfaları arasından olduğu kadar ampullü bir radyonun yakaladığı ses dalgalarıyla açılır dünyaya. Bir ikinci el dükkanından annesinin yaptığı dillere destan bir pazarlıkla aldıkları, Emerson marka bir radyodan dinlediği haberler, oyunlar, programlar hayal gücünü besler. Televizyonun, insanların beynini uyuşturmaya başlamadan önceki son neslin üyesidir o. İkinci dünya savaşının gerilimini radyoda yaşar zamanından önce olgunlaşan zihninde. Amerika’nın savaşa girişini, Pearl Harbour baskınını, Japonya’ya atılan atom bombalarını radyodan öğrenir. Gazetelerin ikinci baskı yapacağını tahmin eder o gün ve o kanlı baskının haberini veren gazeteleri sokaklarda ‘yazıyoor!’ diye bağırarak satan çocuklardan biridir o. Ancak radyo dinleyicileri Hiroşima’da kaç kişinin saniyeler içinde buharlaştığını öğrenemez. Kanlı liman baskınının intikamı için sevinen, sokaklara dökülen, birlik olup tüm dünyaya güçlerini gösterdiklerini düşünen Amerikalılar, o bombaların nasıl bir orantısız gücü açığa çıkardıklarını uzun süre bilemez. Savaşın bittiğini radyoda dinler. İnci sokağının yardımsever ama değeri bilinmeyen Yahudi bakkalı Bay Kane, onu kendine özgü bir sosyalizmle tanıştıran ilk kişi olur. Trevanian, diğer kitaplarında Amerikan ekonomik ve siyasal sistemine öfkeli bir tonda yaklaşmıştır ve yaşadığı sefalet yüklü çocukluğa şahit olduğumuz için yadırgayamayız bunu. Amerikan halkı, Amerika’nın dünya için ne anlama geldiğini bilmez. Hele İnci Sokağı’nda anlatılan dönemde ortalama insanın kendi yaşam mücadelesinden başka bir derdi yoktur.

Kitabı bitirip hemen arkasından çocukluğumun büyük bir kısmının geçtiği sokağı, mahalleyi tekrar görme şansım oldu. Yaklaşık otuz yıl önce ayrıldığımız eski sokak. Tıpkı Trevanian gibi, beni bu güne hazırlayan, içinde hüznün de sevincin de olduğu, içindeyken fark etmeyip şimdi uzun yıllar sonra değeri artan güzel ve zor yıllar. İnanması zor, İnci sokağında oynanan bazı oyunları tanıdım, bir cıvıltı şelalesi olarak saatlerce oynanırdı o sokakta. Bazı çocuklar tıpkı oradaki gibi canımızı yakarlardı, herkesin ailesinin bir mücadelesi, o mücadelenin çocuk kalbimize yaptığı basınç vardı, gizli açık. Ülkemiz, o zamanlar anlayamadığımız bir seyirde kendi kaderine yuvarlanırken bizler de ilk aşklarımıza yelken açar, çocukluğun kendine özgü ritminde ve her şeyin merkezinde koşturur dururmuşuz.

Aslında İnci sokağı, büyürken şartların zorladığı halde hayal gücünün yardımıyla o zorluklara dayanabilmiş, gemisini ne olursa olsun limana yanaştırabilmiş çocukların sokağıymış, hepimizin içinde olan.

Varlık – Haziran’21

Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Edip Cansever, Turgut Uyar adeta söz birliği etmişçesine birbirinin içinden çıkan iddialı yazılarla Garip’e ve özellikle de Orhan Veli’ye veryansın ediyorlardı. Oysa unuttukları veya görmemeyi tercih ettikleri çıplak bir gerçek vardı: İkinci Yeni, Garip’e çok şey borçluydu ve kendilerinden 15 yıl kadar önce, şiirdeki yerleşik algıları sarsan üçlü olmasaydı İkinci Yeni o kadar rahat hareket alanı bulamaz, dile müdahaleyi o kadar kolay gerçekleştiremezdi. Düğümlerden birini şuraya atmak gerekiyor: Çıkış zihniyetleri itibariyle Garip de İkinci Yeni de “kelimeci” şiirlerdi esasında, Cemal Süreya’nın o meşhur yazısına “Şiir geldi kelimeye dayandı” cümlesiyle başladığı nasıl unutulur! Çok açık: “Üvercinka”ya, “aparthan”a, “cehennet”e giden yol “nasır, cımbız, sakal, bıyık”tan geçmiştir.

80. Yılında Garip Hareketi

Bâki Ayhan T.