PARİS’TE İKİ KONSER/SALONU

Bu yazı son dinlediğim “The 50 pieces of greatest classic music” albümünün tanıtımı olacaktı. Ama Londra Senfoni Orkestrasının çeşitli usta şeflerce yönetilirken seslendirdiği birbirinden güzel eserlerin tanıtıma, benimkiler gibi ağır aksak ilerleyen cümlelerle anlatılmaya tabii ki ihtiyacı yok. Ne anlatabilirim üç kısa bir uzun vuruşlu girişiyle unutulmazlar arasında en birincilerden Beethoven’in 5. Senfonisiyle ilgili? Hungarian Dance’ı dinlemek beni Macarların değil de daha çok Brahms’ın iç dünyasına taşıdığını anlatmak biraz laf kalabalığına sebep olur gibi geliyor şimdi.

Ben sizi 24 ve 25 Ocak tarihlerinde izlediğim iki klasik eser konserine ve o konserleri gerçekten duyarak dinlememe neden olan iki harika salona götürmek istiyorum.

Philharmonie de Paris ve Radio France Oditorium salonlarındaki harika konserler, müzik ufkumuzda herzaman parlayacak birer yıldız olarak kalacaklar. Başlangıçta, paha biçilemez önerileri, biletlere sahip olmamızı sağlayan hızı ve bu konserler haricindeki bütün Paris rehberliği için sayın Jak Kazez’e şükranlarımı sunmalıyım.

Benim gibi belirli konularda gerektiğinden fazla tutucu olabilen bir insan için salonda her yönden izlenebilen klasik müzik konseri fikri yadırgatıcıydı. Çellistlerin arkasında kalmak, karşıdaki seyircilerin sürekli olarak gözümün önünde olması ya da şefin mimiklerinin dikkatimi dağıtma ihtimali beni 360 derece seyir salonlarına karşı önyargılı yapmıştı.

Önyargılar genelde zihnimizde kendilerine yer bulma hızında terk etmezler bizi ama benim bu çevresel izleme karşıtı önyargım, birinci kemanın verdiği o akort notasıyla birlikte dağılıp gitti. O kadar temiz bir ses, çok yakın olmamamıza rağmen o kadar içimde bir noktayı titretip bütün orkestraya dağıldı ve yükseldi ki, daha o dakika, şimdiye kadar hiç hissetmediğim bir müzik tadı alacağımı anladım.

Filarmoni de Paris yeni yapılmış bir salon, şehrin biraz dışında ama o şehrin muhteşem ulaşım ağı sizi yorulmadan ulaştırıyor salona. Bizim gibi İstanbul uçağından yeni inmiş olsanız bile valizleri otele bırakıp güzel bir yemek, birkaç kadeh şaraptan sonra da yetişme derdine düşmeden varabileceğiniz bir yerde.

Onlara yaklaşmış olsakta aynen İstanbul’daki gibi yaş ortalamasını düşürdüğümüz bir seyirci kitlesiyle şık bir fuayede misafirlere kahve ve tatlı yetiştirmeye çalışan görevlileri izleyerek edinmeye çalıştık ilk Fransız izlenimlerimizi. Açıkçası klasik müzik konserlerindeki şıklık, incelik ve yüksek salonlara özgü o doğal zerafet konusunda onlardan aşağı olduğumuzu söyleyemem. Daha sonra anlatacağım bazı sahneler var ki daha üst bir seviyede de bulunuyor olabiliriz şehir olarak.

Tek cepheden izlendiğinde seyircilere göre sağ tarafta, yani normal bir orkestra yerleşiminde bakır üflemelileri çalan müzisyenlerin sol omuzlarından diagonal geriye yükselen bir çizginin doğrultusunda bulunan yerimizde otururken konser başlayıncaya kadar ve başladıktan sonra bile insan aklı ve yaratıcılığının klasikleşmiş konularda da olsa ne kadar gelişebileceğini düşündüm. Doğal Fransız şıklığının izlenmesi bitip konser başladığında bu sefer her yönden üzerime doğru yüzerek, uçarak, süzülerek, akarak ve çeşitli şekillerde gelen notalarla birlikte müzik oldum. Notalar içimden geliyormuş gibi hissettiğim anlar da oldu ama daha fazla dramatikleşmemeliyim. Sanırım bu şekilde inşa edilmiş konser salonlarının en önemli özelliği bu akustik meselesi, ki başlıbaşına çok önemli. Bugüne kadar hiçbir yerde duymadığım kalitede bir sesti işittiğim bütün konser boyunca. Anlatılmaz temizlikte ve mutlaka yaşamanızı dilerim. Hatta ülkemizdeki her klasik müzik izleyicisinin tatmasını istediğim bir zevk. Belki yeni Atatürk Kültür Merkezi’nde böyle bir salona sahip olma şansımız olur.

Salonun diğer güzelliği ise seyir zevkiydi. En üst balkonda oturanların yerden oldukça yüksekte bulundukları, köşede kalma, görüş kaybı gibi olumsuz deneyimlerin sıfırlandığı bir deneyim yaşıyorsunuz. Şu bilinen bir gerçektir, bazı izleyiciler konser sırasında şefi izlerler. Onun, yönetimi sırasında yaptığı hareketler, kollarının açıları, vücudunun çeşitli şekillerde kıvrılması birçok izleyici için müzikal zevk kadar önemlidir. Ben onlardan değilim ama idare ettiği orkestra ve esere vücuduyla da odaklanan şefin hareketleri tabii ki dikkatimi çeker. Bu yeni tarz salonlar, normalden biraz daha fazla hareket eden şeflerin izlenmesi için biçilmiş kaftan. Çünkü bütün mimikler, jestler, hareketler ve hisler eğer orkestranın arkasında oturuyorsanız tam önünüzde cereyan ediyor. Bizim iki konserimizde de şeflerimiz, bizim salonumuzdan alıp, bir dans stüdyosuna bıraksak oradaki hareketleriyle sırıtmayacak kadar dans kabiliyeti olan şeflerdi. Tabi o stüdyodaki dansçıların bizim salonumuzda orkestra yönetebileceklerini hiç sanmam ve beklememde tabi. Ben yine de bir Zubin Mehta’yı, bir Ricardo Muti’yi, hadi en fazla o yüksek enerjisiyle Daniel Barenboim’u böyle bir salonda önden izlemek isterim. Önden izlenmek bazı şeflerde izlenme duygusunu fazla geliştiriyor olabilir ve bu eserin önüne geçmemeli.

Beethoven’ın 1 numaralı Piyano Konçertosu ve Schubert’in 9. Senfonisi “La Grande”, ilk günün doyurucu, doyurucu da ne kelime, tek kelimeyle ziyafetli programıydı.

Paris’te geçirdiğimiz ikinci gün yoğun turistik tempomuzun sonunda bir karar değişikliğiyle, Parisienne’lerle şıklık yarışından yorgunluk nedeniyle çekilmemizle başladı konser sürecimiz. Fransız radyosunun oditoryumundaki konsere yine merkezin hafifçe dışına doğru yaptığımız bir otobüs yolculuğuyla kolayca ulaştık. Büyük kompleksin bir kısmı, yine 360 derecelik bir izlenme deneyimi sunan konser salonu olarak inşa edilmişti. Yine harika bir akustik ve ses, yine muhteşem atmosfer, daha modern ve dinlenmesi daha zor eserler, bir radyo canlı yayınının içinde çalınan eserlerle birlikte yer almak, yine dans eden bir usta şef, bölüm aralarında yapılmaması gerektiği halde ve bir gece önce neredeyse hiç olmayan çılgınlar gibi alkışlayan seyirci, aksıran tıksıran ve bunu sesini hiç alçaltmadan yapan gripli nezleli bir sürü Fransız ve bir deli.

Son cümlede dikkatimizi çekenler:

1. Bir gece önce izlediğimiz muhteşem konserin izleyicisi de muhteşemdi. Ancak bu akşam inanılması güç durumlar yaşandı. Şöyle ki, ortalama bir klasik müzik dinleyicisi, salonda müzik dinleyerek belirli bir sorumluluk aldığını bilmek durumundadır. Çok zor değildir bu sorumluluk ve en basitinden programı okumak ile konser hakkında bilgi edinilir. Yüzyıllarca önceden gelen ve uyulması beklenen yazısız kurallardan biri, bölüm aralarında alkışlanmayacağıdır. O aralar, bestecinin eserdeki duygu durumuna göre çalınış temposunu değiştirdiği, temayı çeşitlendirdiği belki bir soluklanmak, soluklandırmak istediği yerlerdir, alkışlanmaz.

Fransız Radyosu Oditoryumunda o akşam bölüm aralarında avuçlarını patlatırcasına alkışlamayan birkaç kişiden biriydik. İstanbul’da asla karşılaşmayacağınız bir durumdur bu.

2. 25 Ocak Paris için soğuk bir dönemdi ve insanlar hasta olmuşlar, yazık. Konser öncesi, sıfırın altında Fransızcam ile hiçbirşey anlamadığım anonsun sonunda iki tane öksürük efekti işittim. Birincisi bayağı öksüren, çatallı ve yüksek titreşimli gerçek ve dolu bir aksırma sesiydi. İkincisi ise gerçekten rahatsızlanma sonucu oluşan bu sağlık sorununu bulunduğu ortam nedeniyle yumuşatmaya çalışan, çevresinde rahatsızlığa neden olmamaya çalışarak sıkıntısını kısık bir sesle gideren bir öksürük sesi.

İnsanlar bütün konser boyunca yüksek sesle öksürdüler. Karşıda birbirini uyaran insanlar gördüm. Öksürük içeride tutulamayan bir sorun olabilir ama kontrol edilebilen bir sorundur çoğu zaman. Bu derece iyi bir akustiğin soruna neden olabileceğini düşünmemiştim, ama sadece orkestranın değil seyircinin sesi de, gırtlağında bulunan gribin, nezlenin sesi de gayet güzel yayılıyor.

Ben İstanbul’da biraz fazla tıksırınca utanıp sıkılan da gördüm, çevresinde homurdanan izleyici de.

ve 3.

Dünyanın hiçbir salonunda karşılaşmayacağımı düşündüğüm olay, Paris’e ve bu güzel salon ile konsere denk geldi. Hindemit’in Keman Konçertosu’nu çok güzel seslendiren Alman virtüöz’ü alkışlarken bizim gibi üst balkonlarda yan tarafımızda oturan genç bir adam ıslık çalmaya başladı. Sevgi gösterisini abartmaya devam ederken birden kafasındaki fötr şapkayı çıkardığını ve aşağıya atmak ister gibi salladığını farkettim. Bir yandan genç kemancıya sevgi gösterilerinde bulunuyor ve bir yandan şapkasını atmak ister gibi bir takım hareketler yapıyordu. Ne yapar, atar mı, atabilir mi, buna cesaret edebilir mi diye düşünürken havada süzülen şapkayı gördüm. Uçtu ve uzakdoğulu viyolacının omuzuna çarpıp yere düştü. Biten bölümün ve başarıyla seslendirilen eserin yoğun alkışlarla taçlandığı bu sırada şapkanın ve ıslıkların sahibi gülen gözlerle arandı, ama bulunamadı.

İkinci bölümde Rachmaninov’un 2. Senfonisi’ni dinleyecektik. Sabah Sacre Coure, öğleden sonra Musee Dorsay’in kültürel ve fiziksel ağırlığı yavaş yavaş çöreklenirken üzerimize, ünlü Rus’un karmaşık dünyasına hazırlanıyorduk, ki o çılgın çocuk da yerinde değildi.

Rachmaninov’un zaman zaman irkilten, ritm duygusunu parçalayan zorlu eserinin içine doğru yavaş yavaş çekilirken ön sağından izlediğimiz şefin arkasında, birinci balkonun altında oluşmuş karanlığın içinde bir karaltı farkettim. Kara gölge müziğin aksak ritmiyle hareket ediyor, sağa sola salınıyor, çevresinde dönüyor, eğiliyor, kalkıyordu. Gözüm o ışığa alışmaya başladığında otomatik olarak kulağım müzikten uzaklaşıyordu ki tanıdım o şekilsiz şeyi. Az önce şapkasını müzisyenlerin üzerine atan çılgın çocuktu bu. Müzikle bir olmuş, onu içinde hissediyor, başarısız ama ruhsal bir takım hareketlerle bir dansçı edasıyla salınıyordu. Ama yanlış anlaşılmasın hareketlerdeki tutarsızlık, ahenkteki bozukluk ve tüm bu yeteneksizliğe rağmen kendini bu şekilde afişe etmenin gizlenemeyen ruh sakatlığı orkestranın arkasında yerini almış ve tek derdi eseri dinlemek olan müziksever bizleri deliye döndürüyordu. İzlediğim diğer seyirciler artık bu sorunlu kişiyi birbirine gösteriyor, sanırım esere kimse odaklanamıyordu. Yaklaşık 20 dakika sonra bir güvenlik memuru ağır adımlarla yaklaşıp, karanlıkta çevresindeki sadece birkaç kişinin farkettiği ama karşısında son model salonun azizliğine uğramış konukların şaşkın bakışları altında bu çılgını dışarı çıkardı. Genç çocuk önce uzun uzun yalvardı memura, ama söz geçiremeyeceğini anlayınca az önce çıkardığı ayakkabılarını da alarak dışarı çıktı.

İstanbul’da bu sahne yaşanır mıydı? Yaşansaydı böyle sessiz sedasız sonlanır mıydı? O günden beri soruyorum kendime, cevabını pek önemsemiyorum ama Paris, başka birçok güzelliğinin yanında bu iki konser ve salonuyla da hafızamızda yer etti. Unutulmamak, bir karşılaştırma nesnesi; hem kötü örnek ve hem iyi örnek olarak.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir