Philip GLASS

Philip Glass dinlemeye başladıktan sonra, Debussy dinlerken ortaya çıkan müzik anlayışımdaki kırılma, artık eminim ki yoğun bir eğilime dönüştü. Arkadaş çevresinin etkisi olmadığını düşünmek mümkün değil tabii ama izlenimciliği müziğine taşıyan Debussy hem piyanoda hem de günün müzik anlayışında Chopin’den sonraki devrime soluk veriyordu.

Debussy’den sonra müziğin içindeki hafif düzensizlikleri, düzen bozucu nüveleri, nüvelerin bağımsızca nota yazısını ele geçirebildikleri anları arar oldum.

Uzunca bir dönemini klasik müziğin 17. ve 18. yüzyıllardaki, huzurlu, keyif veren, zahmetsizce dinlenirken bir haz unsuruna dönüşen güvenli sularında eğlenmiş birinden, Glass ve onun “The Essential Philip Glass” albümüyle, günümüzde yapılan müziğin anlamını kavramaya, alışıldık ahenkli ritmin dışında tekinsizlik hissi veren bir modern zaman labirentinde çıkış arayan bir tecrübesize dönüştüm. Usta’nın müziğinden etkili kesitler sunan, ama bir ustalık dünyasının azimle, cesaretle ve her bir sanatçının kendine özgü o iç gücüyle örülmüş sağlam kapılarına fırlatılarak çarpan bir hevesli kalbe dönüştüğümü de anladım Glass dünyasına giriş yaparken.

Kendisi için söylenen Amerikan minimal müziğin en önemli temsilcisi yorumunu pek kabul ettiği duyulmamışsa da, sadeciliğin müziksel dünyasına güçlü örnekler bırakmıştır.

O yaptığı müziği daha çok, “yinelenen yapıların müziği” olarak açıklamış, tekrarların bazen düzensizleşerek, bazen düzenli bir şekilde düzensizleşip ve bazen düzensizlikte düzen bulup yayıldıkları, kendilerine hacim bulup üstüste de katlanan dinlenmesi zor -benim için “Einstein on the Beach” imkansız oldu- eserler yazmıştır.

Glass yazısındaki bu sürekli kendinden beslenen tekrar yapılarının bir keyif unsuru olup olmadığına dair şüphelerle, bestecinin yaşamını incelerken “the hours” filminin müziklerini yaptığını öğrendim.

Şu ikilemeyi bilirsiniz, kitap okunduktan sonra mı film izlenir, film izlendikten sonra mı kitap okunur? Mantıksal bir çıkarımla, başrollerinde Merly Streep, Julian Moore, Nicole Kidman ve Ed Harris’ın oynadığı bir filmde ünlü bir bestecinin çok uçmayacağını düşündüm. Doğru bir çıkarım yaptığımı albümü dinlemeye başlayınca anladım. Eğer Glass dinlemeyi bırakamayacaksam- ki öyle görünüyor-, Glass’ın biraz daha melodiye yaslanan eserleriyle vakit geçirmeliydim, onu daha yakından tanımak için bu filme nasıl bir ruh verdiğini anlamalıydım. Böylece, ikilemeyi üçlemeye dönüştürmüş oluyorum, önce müzik, sonra film, sonra kitap mı? Film, kitap, müzik; kitap, müzik, film ve uzayan bir sıralama.

Ben filme müziklerinin çağrıştırdıklarından sonra girdim. Kasveti, iç sıkıntısını, kıstırılmış ruhların varoluş çığlıklarını duyabilirdiniz notalarda. Filmi soluksuz izlerken, bir yandan Glass ile aynı filmi izlediğimizi de düşünmeye çalıştım. Virginia Woolf’la açıldı film, onun Mrs. Dalloway’i yazarken yaşadığı, yakasını bırakmayan ruhsal rahatsızlıklarına, geçirdiği buhranlara; eşinin incelikli yaklaşımına, karısını hayatta ve sağlıklı tutabilmek için verdiği desteğe tanık oluyoruz. Yıllar sonra Mrs. Dalloway’i okurken evli ve herşeye sahip bir Amerikalı kadının varoluş sıkıntılarına dönüşen, Woolf gibi intiharla mı yoksa buhranı çözecek gerçek bir kaçışla mı biteceği belli olmayan bir atmosferi izliyoruz küçük, masum, saf bir çocukla birlikte. Paralel akan ve günümüzde geçen üçüncü öyküde ise muhteşem oyunculukları ve eserin üzerindeki son derece kişisel ve ağır melankolik havayı izlemiyoruz sadece, hissediyoruz.

Saatler kitabı da buradan açıldı önüme. Filmdeki oyuncuların ya da senaryonun başarısı mı görmem gerekiyor bu filmi böyle iyi yapan. Ruhsal dünyaların cinsel tabuları yıkacak kadar özgürleştiği ama içsel varoluş sıkışmışlığının, intihara kadar sürükleyebildiği yaşantılar kitapta da böyle mi anlatılmış, okumam gerek.

1937 yılında doğmuş Glass’ın yakın bir çocukluk arkadaşım olduğunu kuruyorum. O 6 yaşında başladığı kemanı, 8 yaşında flütle değiştirirken, 19 yaşında felsefe ve matematikle olan ilgisini lisans düzeyinde tamamlarken, ben dünyanın başından geçenleri anlamaya çalışıyorum. Endüstri sonrası toplum, çok kutuplu, çok kültürlü, parçalı, sofistike, simulakrum çağına ilerlerken, arkadaşımın bu çok katmanlı yapıyı müziğinde gerçekleştirdiğini, sosyolojik bir kesinlikle ifade edebilirim. Dağılma, onun eserlerinde de çok parçalılık olarak yer buluyor kendine. Onun çocukluk arkadaşı olduğum için, müziğindeki ritmin anlamını biliyorum, post-modern insanın içinde debelendiği, farklı görünümler altında yinelenen aynılıkların sürekli tekrarlandığı ve insanoğlunu büyük duvarlar altında kalacakmış hissiyle korkutan çağımızın müziği bu.

Onun çocukluk arkadaşı olmadığıma sevindiğim tek nokta “Einstein on the beach” eserine beni davet etmemiş olmasıdır. 1976 yılında ilk kez sahnelenen ve vermek istediğini henüz kimsenin çok net açıklığa kavuşturamadığı bu eser, çağımızın sosyopsikolojik açılımını da yapar gibi. Yalnızlıklar üzerine açılmış kolektif bir şemsiyenin altındayız. Toplum, ruhumuz gibi paramparça. Glass eserlerindeki gibi, birleşemeyiz; ancak gruplaşıp yükselebiliriz, düşene kadar.

Büyük sanatçıların yaşamları takip edilmeye değer çoğunlukla. Felsefe ve Matematik’ten sonra müzik okumaya karar verip Chicago’ya gelerek burada çok iyi çalabildiği enstrümanlara piyanoyu da ekler. Sonra Paris’te kendisini büyük eğitmenlerin yanında geliştirir. Hindistan ve civarında yaptığı gezintiler kendisini kadim Tibet öğretileriyle tanıştırır ve Uluslararası Tibet Bağımsızlık Hareketi için çalışır. Birçok muhteşem filmin müziğini yapar ve seksenini geçtiği şu günlerde bile aktiftir.

Artık yaşlanıyoruz dostum. Dünya ise giderek senin müziklerinde anlattığına dönüşüyor.

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir