PİCASSO MÜZESİ -BARSELONA

Yirminci yüzyılın, resim sanatında çığır açmış büyük ressamı Pablo Picasso dört yaşından itibaren, resminin gerçek anlamda şekillenmeye başladığı Paris seyahatlerine kadar Barselona’da kalmış. Sanatçı ailesiyle birlikte, ilk eğitimine bu şehirde başlamış. Birçok eserine sahip olan ve aynı zamanda yakın bir arkadaşının bağışıyla 1963 yılında, beş konağın birleştirilmesiyle oluşturulmuş bir müze burası. Ortaçağ’da seferden dönen denizcilerin limana çok uzak olmamak için inşa ettikleri konakların bulunduğu ve labirenti andıran sokaklarıyla çok eski bir semt burası; La Riberia.

Pazar günüydü, seyahatimizin ikinci günü. Sabah şehrin en eski kiliselerinden Sant Pau del Camp’ta şans eseri pazar ayinini izlemiş, dönüşte Rambla del Raval’deki şişman kedinin önünde fotoğraf çekmiş ve çağdaş sanatlar müzesi MACBA’da bir sürü eser görmüştük. İstanbul’da düzenlenen bienallerde karşılaştığımız gibi pasajlar silsilesiyle yerleştirilmiş ve modern sanatın her türünden eser veren farklı sanatçıların işlerini izlemek bir hayli yorucuydu. Ama her köşesiyle onu görmeye çalışan insanlara, mutlaka istediklerini verebilecek kadar dolu bir şehir Barselona.

Sadece bacaklarınızın dayanıklılığıyla ve müzelerin kapanış saatleriyle sınırlısınız Barselona’da (bizim gibi sanat avcısı küçücük bir turist grubuysanız). O yorgun geçen günün akşamı ve kapanışına üç saat kala karar verdik Picasso Müzesini görmeye. Elimdeki şehir haritasına göre müze bulunduğumuz Catalunya Meydanına çok uzak değildi ama çiseleyen yağmur ve geç kalma korkusuyla aynı zamanda Barselona seyahatimizin de ilk metro yolculuğunu yaparak JaumeI istasyonunda indik ve müzeyi aramaya başladık. 

Şehrin diğer semtlerine göre biraz daha bitişik ve içiçe geçmiş yapılarından dolayı biraz dolansakta, hava yavaş yavaş kararmaya yüz tutarken müzeyi bulduk. Tabi gideceği şehirde görmek istediği yerleri araştıran herkesin karşısına çıkan o,  ‘dikkat, giriş kuyruğu olabilir’ uyarısını dikkate almış olmanın müthiş iç huzurunu yaşayarak, yağmur altında uzayan, sıra kendilerine gelse bile süre azaldığı için içeriyi tam anlamıyla gezemeyecek ve zaten bir iki dakika sonra ziyaretçi alımının da durdurulduğu kuyruğun yanından, şehirde önemli altı müzeyi kapsayan ‘sanat pasaportumuzu’ damgalatarak içeri girdik.

Öncelikle belirtmeliyim ki ve tabi meraklılarına önerilerde bulunmak  için de yazıyorum bu yazıyı. Gerçekten görmek istediğiniz bir müzeye gidecekseniz orada alacağınız keyfi arttırmak için müze ile ilgili araştırma yapın. Sadece giriş çıkış saati ve bilet ücreti değil, sergilenen eserlerin ve sanatçının dönemleri, eserlerin içeriği konularında bilgi sahibi olmak ufku açıyor.

Bu müze Picasso’nun dünyaca bilinen en önemli eserlerinin bulunduğu müze değil. Burada Guernica’yı, Avignon’lu Kadınlar’ı göremeyeceksiniz. Bu müzede çocukluğundan başlayarak onun sanatının aşamalarını izliyorsunuz. Beş konağın birleştirilmesiyle oluşturulduğu için birbirine geçişli geniş odalar boyunca on yaşından, umutsuzluğu, yoksulluğu ve çaresizliği tuvalinde anlattığı mavi ve gül dönemine, Barselona resimlerinden, neoklasik tarza dönüş yaptığı döneme usta ressamın bütün bir resim yolculuğuna tanık olacaksınız. Kübik akımının oluşumundan önce henüz çocuk denecek yaşta yaptığı klasik eserler, babasını model olarak kullandığı ‘bilim ve sadaka’ tablosu, küçük tahtalara yaptığı suluboya resimler, eskiz defterleri görülmeye değer.

Açıkçası onu ünlü bir figür haline getiren ve kendisinin öncülerinden biri olduğu Kübik resimlerine bakarken içten içe acaba resmi nasıldır diye düşünür bulurdum kendimi. Birazcık şımarıklıkla, kendi kendime bir espriyle acaba çizemediği için mi Kübik akımını başlatmış diye eğlenirdim. Burası onun, klasik resim anlayışının da çok önemli bir ressamı olduğunu kanıtlayan bir müze. Düşünce dünyası olarak da öyle bir boyuta gelmiş ki, kendi yeteneğinin ucuna kadar gidip, dönemin siyasi ortamının da etkisiyle yepyeni, alışılmadık ve belki yıkıcı bir akımın öncülüğünü yapabilecek kadar da çizgisinin ilerisine geçmiş.

Beni çok heyecanlandıran ve gördüğüme çok sevindiğim resim ‘Las Meninas’ oldu; daha doğrusu kırkdört ‘Las Meninas’ resmi. İspanyol ressam Velazquez’in ortaçağda yaptığı ve resim sanatının çok önemli bir başyapıtı sayılan Las Meninas (Nedimeler) tablosunun üç salon dolusu irili ufaklı çerçevelerde yeniden ve Picasso tarzında yorumlanışıydı.

Hoş sürprizler de yaşadık. Birkaç yıl önce İstanbul’da Sakıp Sabancı Müzesinde gördüğümüz birkaç tabloyu ve geçen sene Pera Müzesinde gördüğüm Kentaur figürü çalışmalarıyla burada yeniden karşılaştım. Bu iyi oldu çünkü kapanış saati yaklaşmıştı ve bir müzenin görülmesi gereken yerlerinden biri de mutlaka müze mağazasıdır. Tablolarından birkaçının küçültülmüş imitasyonunu daha sonra çerçeveletmek üzere aldık. Belki dünyanın en üretken ressamlarından biri ve tabi yaşarken eserlerinin para ettiğini gören ve karşılığını alan ender ressamlardan birincisi. Evimde bir Picasso olmasını çok isterdim ama şimdilik birkaç anahtarlık, bir kurşunkalem ve tabi kitap ayracı ile idare edeceğiz. Bu hatıralar bize büyük ressamı ve bu müzeyi hatırlatacak.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir