SABAHATTİN KUDRET AKSAL – GAZOZ AĞACI ve DİĞER ÖYKÜLER

Yine oldu. Büyük ve anlaşılması imkansız, mutlak teslimiyet isteyen düzen bir noktada önüme, dikkatimi çeken ve belki çözmem gereken bir şifre çıkardı.

Böyle abarttığım, önemli bir sırrı öğrenmişim de az sonra açıklayacakmışım gibi bahsettiğim konu, benim zaman zaman başıma gelir. Mesela birgün metroda yanımda kitap okuyan bir kadının kitabına kısa bir an misafir olmuş ve okuduğum ilk satırda Santiago Nasar ismini görmüştüm. Marquies ve tabi Kırmızı Pazartesi çok okunan kitaplar. Yani metroda böylesi meşhur bir kitaba rastlama ihtimaliniz diğerlerine göre fazla. Ya bir hafta sonra başka bir metro yolculuğunda Kırmızı Pazartesi’ye rastlamanızın ihtimali nedir? Ben rastladım.

Bir arkadaşımın ofisindeydim. Kalabalık çalışma masasının üzerinde üstüste dizilmiş kitaplardan birkaç tane aynı olanı ayırıp içlerinden iki tanesini uzattı ve almam için ısrar ederek verdi. Bir tanesi Marcel Proust’un dev eseri Kayıp Zamanın İzinde’sinin içinden seçilmiş bölümlerden oluşan Kibarlar Alemi, diğeri de Sabahattin Kudret Aksal’ın Gazoz Ağacı ve Diğer Öyküler isimli kitabıydı. Sadece ismini duyduğum ve yazdığı yıllar dikkate alınırsa az çok nasıl yazmış olabileceğini tahmin edebildiğim yazarın kitabını ilk önce istemeyip, kısa bir an sonra fikrimi değiştirmeme ve bu kadar uzamış bir giriş lakırdısı etmeme sebep olan garip olay şu ki, sırt çantamda bulunan Varlık dergisinde ayın Kültür Gündemi konusu Aksal’dı.

1920 yılında doğmuş Sabahattin Kudret Aksal. Şiir, oyun, deneme ve öykü türlerinde eserler vermiş ve döneminin önemli edebiyat adamlarından biri olarak kendine yer edinmiş. Öyle ki büyük şairlerin, edebiyatçıların buluştuğu ve otuz kırk kişilere ulaşan toplantılarıyla önemli ve meşhur kahve, restoran veya meyhane masalarında bulunmuş. Cemal Süreya gibi devlerin bulunduğu bu masalar aslında ülkenin kültür edebiyat gündeminin oluştuğu, en hakiki kritiklerin yapıldığı yeni edebiyatçıların bir sandalye bulabilmek, konuşulanlardan birşeyler kapabilmek için can attığı buluşma noktaları ve yazın/yayın dünyasının kalbidir.

Gazoz Ağacı isimli ilk öykü kitabındaki öyküler, başta Varlık dergisi olmak üzere dönemin çeşitli edebiyat dergilerinde ve 1953 yılı itibariyle yayınlanmaya başlamış. Öykülerinde sınıf mücadelesi veya toplumcu bir bakış özellikle yansıtılmasa da, öykü kişileri orta alt tabakaya mensup ve iç dünyalarında bir mücadeleyi sürdüregelen, bir çıkış arayan kişiler. Birey olabilmiş ama daha iyinin umudunu taşıyan, sınırlı imkanlarla bu umudun peşinde çoğunlukla beyhude koşuşturan insanlar. Gazoz Ağacı kitabında en çok dikkatimi çeken konu, Aksal’ın İstanbul’un coğrafyası ve yapılaşması hakkında verdiği bolca detay ve bu detaylarda anlatılanlar. Yapılar, bahçeler, yangın yerleri, caddeler, eski ahşap binalar her öyküde karşımıza çıkan ve öykünün üzerinde durduğu yapıyı oluşturan ana unsurlardan biri olarak yer alıyor. Şaşırtıcı olan ise öykülerin yazıldığı yıllardan sonra geçen altmış yılda İstanbul’un yaşadığı değişim. Artık akan bir dere, bahçe içinde ağaçlarıda bulunan iki katlı eski evler, su kuyuları, bakkallar yok ya da çok az. Ama o ilk kitaptaki öykülerde önemli bir yer tutmanın yanında vapurları, caddeleri, dükkanlarıyla öyküden rol çalıyorlar.

Sabahattin Kudret Aksal’ın ikinci öykü kitabı Yaralı Hayvan ise bireyin iç dünyasına daha çok odaklanan öykülerin bulunduğu, mekanın artık önemini kaybettiği bir kitap. Tarihleri 1955 ile başlıyor olsa da yazar öykülerine koşut bir gelişimi kendi hayatında da yaşamış ve olgunlaşarak, bireyin şıkışmışlığı, tekdüze yaşantısı ve çıkış yolları adına daha büyük, kapsamı daha geniş, psikolojisi daha ağır öyküler yazmış. Ölümle sonuçlanan, umutsuzca çıkışsız öyküler var.

Son bölüm, kitaplarına girmemiş, değiştirilmiş ve araştırmacılar tarafından bulunmuş diğer öykülerden oluşuyor. Üç kitapta da değişmeyen ve o yıllarda eser vermiş diğer öykü ve roman yazarlarında da sıkça rastladığımız detay ise sinema. Yaşayan, bir sosyoloji nesnesi olarak saptayabileceğimiz sinema, dönemin ve bu kitabın da önemli bir unsuru. Öykü kahramanlarının çeşitli zamanlarda ve kendilerini sürükleyen bir toplumsal veya psikolojik itkiyle mutlaka oraya gittiklerini görüyoruz. Oynayan filmler ve öykü kahramanlarının orada bulundukları sürede neler yaptıkları ve hatta düşündükleri bile olay örgüsünde bir yere sahip.

Öykü, okuru romana göre sanata daha çok yaklaştıran bir tür. Yazarın kabiliyeti ölçüsünde ustalıklı bir anlatımla, bir öykünün içinde sorulmuş ya da sorulmamış pek çok soruya cevap verebiliyor, anlatılmış ya da anlatılmamış pek çok ayrıntıya sahip olabiliyorsunuz. Romanda sunulmuş birçok hazır bilgiye öyküde sizin ulaşmanız, çabalamanız ve hatta ulaşmaya çalıştığınız bilgiyi biraz da sizin şekillendirmeniz, yoğurmanız gerekir. Bu durumda biraz yoğurulursunuz da. Öykülerde yoğurulmuş insanlarla ve çoğunlukla kendimizden parçalarla karşılaşırız. Sabahattin Kudret Aksal’ın öykülerinde de artık çok eski bir İstanbul’da kalmış olsa da, içimizden dışarıya çıkmak isteyen, farkında olduğumuz ya da olmadığımız rutinimizin çarklarından sıyrılmaya çalışan biz veya bize çok benzeyen o tanıdık insanlar var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir