Salâh Birsel – Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu

Üç tane edebiyat dergisi takip ettim şimdiye kadar. Günümüzde yayınlanan Ot, Kafa, Bavul gibi dergilerin atası sayılabilecek k dergisi, doyurucu bilgilerle, ayrıntılar ya da derin analizlerle konuyu işlemek yerine, yazarın ya da eserin anlatıldığı, basit okunan, yüzeysel yazılardan oluşan popüler bir dergiydi. Benim karşılaştığım türünün ilk örneğiydi, uzun süre takip ettim. Bir gazetede çıkacağını duyarak almaya başladığım Özgür Edebiyat ise otuz altı sayı boyunca, edebiyat dergiciliğini tanıdığım, birbirinden değerli romancılar, şairler, eleştirmenler okuduğum ve ilk sayısından son sayısına kadar takip edebildiğim bir dergi oldu. Elimde tuttuğum baskının, son sayı olduğunu küçük bir şok ile derginin son yazısında öğrenmiş ve üzülmüştüm. İnsan, süreli yayınlara da alışıyor ve arıyor, bekliyor. Değişen zaman karşısında sanki nefes alarak dergiler ve içindeki düşünceler de değişiyor. Şimdi kitaplığımda basılmış bütün Özgür Edebiyat’lardan birer tane var, bende de böyle bir kitaplık sahipliğinin küçük bir hazzı. Devam eden tutkum ise, on yılı geçmiş bir süredir Varlık Dergisi. Fazla söze gerek yok, kendine özgü bir eğitim sistemine gönüllü olmak gibi, ülkenin en uzun süreli yayınını takip etmek. Ne kadar kalın ve köklü bir tarihe sahip olsa da Varlık, Enver Ercan’ın zamansız ölümüyle ister istemez bir değişim sürecine maruz kalıp kendini zamanın ruhuna, yeni yayın yönetmeni marifetiyle ayarlamak durumunda kalıyor.

Ancak konumuz salt edebiyat dergiciliği değil elbet; dolaylı olarak değineceğiz bu renkli konuya. Birkaç ay önce yine Varlık dergisinde okuduğum, Salâh Birsel üzerine damağımda kalan lezzetin oluşturduğu merakla listeme giren; Salâh Bey Tarihi’nin ikinci kitabı olan Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu yazısıdır konu burada. Ayrıca kitabın ikinci bölümünden itibaren, edebiyat ve düşünce tarihimizin büyük isimleri eski Beyoğlu’nun meşhur kahvelerinde boy göstermeye başladıkça kitap öyle bir keyif vermeye başlamıştır ki, Serkan Bey serideki diğer kitapları da gözüne kestirip listesine eklemiştir.

Okuduğu son yazarın tavrına, becerebildiği kadarıyla biçemine öykünmeyi marifet sayan Serkan Bey, bu yazısında Salâh Birsel’den ödünç alır bu ifadeyi. Çünkü yazar kitap boyunca kendisinden bir üçüncü kişi olarak hep Salâh Bey diye bahseder. Bahsedilen olayların çoğunda da ya merkezde ya da tanıklığıyla aynı üçüncü kişidir, yazardan ayrı. Dilinde argoya yaklaşan bir tavır vardır ama bu hiç rahatsız etmediği gibi bir samimiyet de katar anlatılanlara. Çeşitli yazar çapkınlıklarına konu olarak satırlar arasında görünüp kaybolan kadınlar için zaman zaman kullanılan dil ise bugün artık dile getirilmesi hoş görülmeyecek ifadeler içerebilmektedir, okuduğunuz açıya bağlı olarak.

Başlangıçta Beyoğlu’nu, orada hayatın akışına bir zaman katılmış lokanta, kahve, pastane, bahçe, han gibi mekânların tarihini inceleyecekmişiz gibi görünürken aslında yavaş yavaş Türk yayıncılığının ve o yayıncılık dünyası içinde kendine yer bulabilmiş, edebiyat tarihimizde küçük veya büyük bir parlama yapmış insanları, edebiyatçıları izleriz. Abdülhak Hamit Tarhan, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sait Faik Abasıyanık, Cahit Sıtkı Tarancı, Sabahattin Kudret Aksal, Behçet Necatigil, Nurullah Ataç, Bedri Rahmi Eyüboğlu,  Abidin Dino, Attila İlhan, Ahmet Oktay, Hilmi Yavuz, Orhan Veli, İlhan Berk, bir şekilde eseriyle tanış olup anlatıda Serkan’ın karşılaştıklarından bazılarıdır. İsmini duyduğu halde hiçbir eserini okumadığı isimler bunlardan daha fazladır ve Serkan Bey’in ismini dahi duymadıklarının da hatırı sayılır bir yekûnu vardır.

Karakterleriyle rengârenk bütün bu edebiyat tutkunları hatta bazen Türkiye felsefe tarihinde de isim yapmış felsefeciler Lebon, Nisuaz ve Baylan pastanelerinde günün değişik saatlerinde boy gösterirler. Kimisi, şiirlerini okur, kimisi düşünce akımlarından dem vurur, kimisi gönül işlerini yoluna koyarken kimisi bunların hepsini yapabilir. Edebiyatçıdır bunlar, neler vardır terekelerinde zaman zaman ortalığa saçılan. Salâh Birsel’in muazzam hafızası ve kendine özgü anlatım yeteneğiyle 30, 40 ve 50’li yıllarda o mekânlarda edebiyat takımının yaşadıklarını ve yayın dünyasına etkilerini takip ederiz.

Ancak bütün o hengâme içinde merkeze alabileceğimiz esas mesele şiirimizdeki eski ve yeni tartışmasıdır. Eski şiirdeki ölçüyü ve sanatçının kendini konumladığı halktan kopuk durumunu kıyasıya eleştiren 1940 neslinin mücadelesidir asıl anlatılan. Gerçekten de, o yıllar özellikle şiirde aruz, hece gibi katı ölçü kurallarına uyularak yazılan şiirin artık geçmişte kalması ve sanatçının fildişi kulesinden ayrılarak halkın arasında kendine yer edinmesi gerekliliğini ortaya koyan genç ve yaratıcı bir kuşak vardır. Bunlar sözlerini esirgemezler ve kurdukları genellikle kısa süreli dergilerde bu düşüncelerini dile getirirler. İşte biz bütün o yıllar boyunca isimleri ve tarihî cadde üzerinde değişen yerleriyle o güzel insanların takıldıkları kahveleri, lokantaları, sinemaları, pastaneleri gezeriz. Kimlerin açtığını, kimlerin çalıştığını, öğlenden akşama kadar ne yenilebileceğini, akşamdan gece yarısına ne içileceğini, sonrasında ise kalkan Galata köprüsü ya da kaçırılan son vapur yüzünden kimde kalınacağını, nerede sabahlanılacağını da bir keyifli anlatı içinde dinler, sanki oradaymışız, yaşananlar arkadaşlarımızın başına gelmiş gibi deneyimleriz.

Sait Faik’in fırtınalı aşkının peşinde yaşadıkları, Sabahattin Kudret’in çapkınlıkları, Orhan Veli’nin manifestosu ile ilgili bilinmeyenler, Attila İlhan’ın karizmasıyla çevresinde bir kaptan gibi topladığı tayfası, birkaç sayı dayanabilen dergilerle bir araya gelip dağılan takımlar ve daha birçok renkli kişilik, daha da renkli yaşantı kesitleri ile bir hayal beldesi gibi geçmişte kalmış, geçmişin Beyoğlu’sundan neşeli, muzip el sallarlar. Çoğunlukla keyiflensek de üzücü ve acı yüklü hatıralar da barınır o geçmişte. Örneğin çok genç yaşta, memleketimiz Zonguldak’tan edebiyat ve şiir sevdasıyla İstanbul’a gelip birbirlerine çok yakın zamanlarda ölen, Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu, tıpkı yaşamları gibi kısa süreliğine konuk olurlar kitaba.

Başkaları da vardır elbet ama Varlık dergisinde Haydar Ergülen, kendine has üslûbuyla anlatır böyle hikayeler, keyiflidir izlemesi. Yayın dünyasının içinde yaşananlar edebiyat dünyasına malzeme de sağlar bu bakımdan, iyi anlatıldığında tadına doyulmaz yazılar çıkar ortaya. Ancak Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu anladığım kadarıyla o yazıların atası, türündeki belki ilk örnek olarak, lezzetine ortak olabilecek başka bir eser yaklaştırmadan yanına eşsiz yerini korur.

Anlatı türüne yakın bir eserdir Bay Serkan’ın bu kitapta okuduğu. İçinde derin bir tarihsel araştırmanın sunabileceği, görmüş geçirmişliğin verebileceği bilgi, ancak seviliyor olmanın sağlayabileceği bir ilişkiler ağı vardır. Bütün bunları, sürükleyip götüren bir dilin içinden ince ince ayrıntılandırarak yansıtmak da daha fazla okunmayı hak eden Salâh Birsel gibi yazarların şairlerin işidir ancak.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir