Selçuk Altun – Ayrılık Çeşmesi Sokağı

Bu yazıda bahsedebileceklerimi kurarken kafamda, kitabın içinde altını çizdiğim şu satırları anımsıyorum, ve ‘defterime layık giriş için bir acemi avcı gibi teyakkuzda yaşamak…’ sözlerini altı çizili buluyorum. İçgüdüsel bir şekilde, sanıyorum ikinci sayfada başlamıştım avcılığa ama acemiliği unutmadan.

Aslında Selçuk Altun ile ilgili bir yazıda teyakkuz halinde bir bekleyişe gerek yok çünkü kendisini eskiden beri bilirim. Basılı medyaya bu günden çok daha fazla güvendiğim ve Cumhuriyet gazetesi okuduğum günlerde tanımıştım kendisini. Perşembe günleri çıkan kitap ekinde ‘Kitap İçin’ diyerek bir köşede numaralandırılmış maddelerle kitaplar hakkında, içlerinde yazanlar, yazarları, okuyucuları, biriktirenleri, paylaşanları hakkında bilgiler yazardı. Kitapların dünyasında yaşayan, orada nefes alıp veren okurlar için yazılmış, lezzetli bilgilerle buluştuğum Perşembe günlerini daha bir hevesle beklerdim.

Ayrılık Çeşmesi Sokağı kitabı da aslında o yazıların devamı niteliğinde incelenebilir. Ancak, sadece ‘Kitap İçin’ yazılarını ve Selçuk Altun ‘un kitaplarla ilişkisini bilenler bu bağlantının farkına varacaktır. Çünkü eserimiz, edebiyat dünyası ile ilgili küçük veya büyük bir sürü güzel, faydalı, ayrıntılı, hoş ve merak uyandıran bilginin üzerine giydirilmiş basit bir hikaye olarak, rahatça ve hatta ozellikle finali açısından bir Yeşilcam filmi izler gibi okunuyor. Bizler hafif hikayeyi takip ettiğimizi düşünürken, aslında kitap ve edebiyat sevdalılarının yollarının bir şekilde kesiştiği başka hikayelerin ayrıntılarına yolculuk ediyoruz. Düşünün, başkarakterlerimizden birinin son isteği bir aforizmalar kitabı yazmak. Bir de hanedan mensubu olup, yurt dışında felsefe okumuş bir roman kahramanıysanız, bütün o edebî bilgilerin arasına hem siyasi hem de düşünce tarihine yönelik daha nicelerini ekleme fırsatınız olur. Bizim kahramanımız da yazarı tarafından önüne bırakılmış bu değerli fırsatları çok iyi değerlendirdiği için, sadece roman okurlarına değil, kitap sevdalılarına da keyif veren bir eser çıkar ortaya.

Uzun zamandır Varlık dergisinin Temmuz sayılarında, Selçuk Altun’un tam sayfa ilanı yayınlanır. Yeni basılan kitap ilanlarıyla karşılaşmanın normal karşılandığı Varlık gibi bir dergide, kişisel bir tebrik ve teşekkür ilanı Altun’un okuma sevdasının ilanıdır aslında. Dergiyi okuduğu yıl sayısını vererek, içinde taşıdığı okuma aşkını körükleyen derginin yeni yaşını kutlar. Pek çok edebiyat sever için ayrı ve özel bir anlamı olan Varlık dergisi tabii ki onun için de çok önemlidir. Edebiyatın nabzının tutulduğu dergiler içinde de seksen beş yıl gibi bir süreyle ülkenin en eski kurumlarından biri olan dergimiz, belki de Altun’un kitap sevdasında ilk kıvılcımı çakan unsurdu. Gerçekten de Selçuk Altun ismi ile birlikte aklımıza bibliyofil kavramı gelir.

Kavram, eski Yunanca anlamıyla kitap severliği işaret etse de, bundan daha derin anlamlara açılan bir sözcük. Sevginin tetiklediği ama birkaç adım ötesine geçip hafif çaplı bir takıntıyı da beraberinde getiren bir açılımı var bibliyofil’in. Okumanın tutkuya dönüştüğü, zincirleme bir reaksiyonla bitmeyen bir okuma serüveninin içinde halinden memnun kişiye seslenebiliriz bibliyofil diye. Okuduğu kitaba mutlaka sahip olma isteği ve onu kitaplığında bulunan diğerlerinin yanında izlerken keyif almak da kendimde bir bibliyofile benzettiğim özellikler. Bir gün çok büyük bir kitaplığa sahip olabilir miyim bilmiyorum ama ömrümün son saatine kadar elimdekini zenginlestirmeye çalışacağımdan da fazlasıyla eminim. İzlerken, bir bakıma zihnimin içine baktığım hissi veren kitaplığımdan kitap isteyen bir arkadaşıma duyduğum olumsuz hisler ise beni, kitap paylaşmak nedir bilmeyen; bibliyofil’in bir adım ötesindeki bibliyoman katına yükseltebilir ama herkes sınırlarını bilmeli. İlk baskıların, imzalı eserlerin, yayınlanmamış eserleri araştırıp merakla beklemenin eşiğinde değilim henüz.

Selçuk Altun bir bibliyofil olmanın ötesinde, kitaplarında da bu özelliğinin açılımını yansıtıyor. İşlediği konuyu, yazın hayatının içinde gerçekleşmiş ve meraklısına bilgi şöleni yaratan bir kurguyla oluşturuyor. Onun kahramanları entelektüel birikime sahip, düşünmesini ve yaşamasını bilen ayrıca okumayı seven kişiler.

Okurken, şiddet sahnelerinin hızıyla Murat Menteş’in Dublörün Dilemması’nı; Beyoğlu’nun Tarlabaşı semtindeki yaşamın anlatıldığı bölümlerde de …. ‘nın Merhume kitabını anımsadım. O Tarlabaşı semti ki, mesleğime o eski semtin zavallı çocuklarına öğretmenlik yaparak başlamıştım. Azınlık nüfusun terkedişinden sonra çehresi tamamen değişen semt, doğudan göç eden ailelerin yerleşmesiyle sanki bu dünyanın dışında fantastik bir evrene dönüşmüştü. İnsanlık ve onun günümüzdeki durumu üzerine o çocuklardan, ailelerinden edindiğim tecrübe benim için çok değerli. Romanımızda da çok canlı ve gerçekçi anlatılan semt, beni geçmişte kalan, o insanlara öğretmenlik yapmaya çalışırken yaşadığım hüzünlü günlere götürdü. Çünkü formel bir eğitim değildi vermeye çalıştığımız; mecburen değildi. Mesela kitapta anlatılan ve yok edilen torbacı adam gerçekten vardır ve çocuklarından birinin mutlaka öğretmeni olmuşumdur.

Menüdeki ‘Bunlar Oldu’ sekmesinin altında anlatılacak o kadar çok olay var ki hayatımda Tarlabaşı çıkışlı! Ben onları yazana kadar hafif bir giriş olabilir, Ayrılık Çeşmesi Sokağı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir