Selim İleri – Sona Ermek

Yine oluyor. Bir Selim İleri romanı okuyorsun ve bir bahçe canlanıyor çevrende. İçinde hiç  bulunmadığın, bakımlı çiçeklerini koklamadığın, serinlemeye başlayan sonbahar gecelerinde bir dost muhabbetini demlendirmediğin bir bahçe. Sabahın taze esintisi teninde, akşam kızıllığının o güzel rengi ya da gecelerce yalnızlığı duyumsadığın, herkesin kendi kalbiyle hissettiği bir eski zaman bahçesi.

Çok daha önce farketmiştin bahçenin, İleri romanlarında eskinin bütün güzelliklerinin yansıdığı bir ayna olduğunu. Sana geçirdiği hisle, bahçenin bir özlem olduğunu, kaybolmuş geçmişe bir ağıt, yaklaşan ve kaçmaya mecalinin de kalmadığı sonsuz akşamın habercisi olduğunu anlamıştın. Kayıp olanlar, yolda kaybettiklerin, özlediklerin, sevdiklerin, hesap ettiklerinle denkleştiremediklerin; hepsiyle buluştuğun bir efsunlu bahçe.

Ne garip, okuduğun onca kitabından  sonra bu sonuncusunda farkettin, okumaya başlamadan hemen önce zamanı yavaşlatman gerektiğini. Geçmişin orasından burasından sessiz ama unutulmak istemediği için kararlı yaklaşan anılar, senin kendi zamanının değil, yaşandıkları zamanın ağırbaşlı hızıyla gelirler Selim İleri’de. Hakkını vererek hatırlar, bıraktığı acının sızısını duyarsın, neşesini keyfinin.

İçinde yetişmiş, o eski bahçelerde, eski yaşamın anılarına tutkun çocuk okumak istedi onun son romanını. O yavaşlığı, ahengi, ağırbaşlı okumayı özleyen kırılgan çocuk. Mutlu sonlarla biten romanlar yazmayı beceremeyen bir yazarın anımsayışlarıyla, ķırık aşkları ve bitirmeye çalıştığı taslak romanlarıyla sürdü ‘Sona Ermek’.

Romanın içinde bir roman daha okudun. Sonra küçük bir tane daha ve belki şuradan da bir tane, olgunlaşmaya müsait. Yaşlılığına yaklaşmakta bir adam ve kitaplığında hangi rafı kurcalasa notlar, araştırmalar, taslaklar. Büyük edebiyatçılar okudun romanda, yaşamlarına, yarattıkları büyük eserlere, o eserlerdeki kahramanlara baktın. Abdülhak Şinasi Hisar geldi, kendi sonuna yaklaşırken iyice yalnız ve hüzünlü. Çehov geldi o hayali bahçeye Vanya’sıyla, Suat geldi Huzur’dan, Matisse bile geldi, bir akşam üzeri limana yol alan kara kalem yelkenlisiyle.

Irene’yi okurken böyle olmuştun, Hepsi Alev’de. Acımasız bir imparatoriçe’nin içindeki insan yakarmıştı sayfalar arasından. Sona Ermek romanının içindeki o tamamlanmamış, taslak halinde kalmış bulut roman da, başka bir tartışmalı tarihsel figürün, acımasızlığıyla, gaddarlığıyla ünlü bir Osmanlı padişahının, IV. Murad’ın adeta anatomisi olmuş. Boğdurduğu kardeşinin, boynunda kementle can verdiği odada, büyük padişahın ölümü beklerken gözlerinden geçen geçmişi okudun. Taht için öldürülme  korkusuyla büyüyüp, henüz ondört yaşındayken, duraklama devrine girmiş bir imparatorluğun payitahtında yaşanan büyük yalnızlık. Klinik bir gaddarlığın gölgesinde, insanî varlığını sezinleten satırlar arasında ve yirmisekizinde ölen alkolik padişah. Tarihe ve onun içindeki özel yerlerini almış eşsiz karakterlere mi tutkun Selim İleri, yoksa o karakterleri yaratmaya, okuyucularına edebî bir perdenin ardından hiç görünmedikleri gibi göstermeye mi?

Her sayfada, oradan buradan karşına çıkan, bazen eski bir romanın başkişisi, bazen bir şairin hüzünlü yalnızlığı ve çeşit çeşit anının reklerine rağmen roman, aslında solmakta, geçip gitmekte olan bir ömrün muhasebesi, elde kalanlar ve yaşanamayanlardır. Sona ermeye başlamış bir hayata buruk bir tat veren geçmişin dökümüdür Sona Ermek. Yaşanamayan bir aşkın sessiz sedasız ağıtı, pişmanlıklara duyulan çaresiz serzenişlerdir.

Bu kitapta anlatılanlara da, bahsedilen kişilere ve üsluba da yabancı değilsin. Tanıyorsun işte artık, bilmem ne kadar yıldır ve şu kadar kitaptan sonra Selim Ileri’yi. O, sonundan bahsetmeye başladıysa da artık, sen aynı yumuşak lezzeti, edebî dokunun sindiği yazısını seviyorsun.

Sen de sona ermeye başladığında, yaşam senin için akşam kızıllığına döndüğünde artık, hâlâ onu okumak için özlüyor olacaksın. O hayali bahçe anılarla dolduğunda, biliyorsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir