Slavoj Zizek – Yamuk Bakmak

“Endişe, arzunun nesne-nedeni eksik olduğunda ortaya çıkmaz; endişeyi doğuran şey, nesnenin eksikliği değil, nesneye fazla yaklaşmamız ve böylece eksiğin kendisini kaybetmemiz tehlikesidir. Endişe arzunun ortadan kalkmasıyla oluşur”.

Slavoj Zizek’ten, sosyalist düşünceyi benimsemiş bir arkadaşım bahsederken haberim olmuştu. O sıralar bir gazetede kısa bir ropörtajına denk gelip düşüncelerini merak ederek almış olmalıyım okuma listeme. Bir felsefe öğrencisi olarak henüz ikinci sınıfta ve kronolojik olarak ortaçağ felsefesini öğreniyor olsam da; günümüz düşünce dünyasında adından sıkça söz edilen, çeşitli okuma parçalarında kendisine göndermeler yapılan bu filozof kimdi ve acaba neler söylüyordu? Tabi kitabı okuduktan sonra arkadaşımın, bu sosyalist düşünürü çağımızın bir küçük sorunsalı olarak anekdotlar, kısa alıntılar ve satır aralarından alınmış cümlelerle tanıdığını anlamış bulunuyorum.

Şunu söylemeliyim, okumakta bu kadar çok zorlandığım -bununla konuyu tamamen  anlamış olduğum sonucunun çıkarılmamasını umuyorum- ama zihnimin içinde kitabın satırları arasından parlayıp, düşünce dizgemde yerini bulan, hafızamın derinliklerinden çıkıp gelerek yeni öğrendiğim yorumlar ve bakış açılarıyla birleşerek başka bir takım perspektifler oluşturan bir kitap hatırlamıyorum.

Beyoğlu Mephisto’nun zengin sayılabilecek Zizek rafına vardığımda onu tanımama, hakkında genel bilgiler edinmeme ve düşünce dünyasının neresinde bulunduğunu öğrenmeme yarayacak bilgiler bulunan, hakkında bir kitaba değil; olaylar, olgular, tarihsel gelişimi içinde düşünce sistemleri üzerine yazmış olduğu kiatplarıyla karşılaştım. Kendim için bulabildiğim en basit kitap, arka kapağında Hitchcock filmleri, Stephen King, bilimkurgu, detektif öyküleri, popüler kitle kültürü, biçimsel demokrasi gibi kavramlar bulunan bu “Yamuk Bakmak” kitabıydı. Zizek bu konuları Lacan’ın kurduğu yapısalcı psikanaliz kavramının içinden ve onun kavramsallaştırdığı düşünce sisteminin en temel bileşenlerini örnekleştirerek anlatıyor kitabında.Konuşur gibi sanki bir sohbetin içindeymişsinizde sazı ele almış ve bilgisine gerçekten güvenen tarihsel ve sosyolojik, felsefik ve psikolojik de boşluklar bırakmayacak şekilde söylüyor sanki.

” ‘Objet Petit a’, nesnel açıdan hiçbirşey değildir, ama belli bir perspektiften bakıldığında, bir şey biçimine bürünür”.

Zizek, Lacan’ın uydurduğu ve döneminin meşhur düşünsel akımı yapısalcılığı psikanalize uygular ve onun boşluklarını dil, dilin oluşumu, bilinçdışının dil ile olan bağlantısı ve onun da tıpkı dil gibi bir oluşum sürecinden geçtiğini kavramsallaştırırken kullanıyor  bu “objet petit a” terimini. Eğer Slavoj Zizek, bir edebiyatçı olsaydı ve zehir gibi işleyen beyni, geniş bir depolama alanına sahip belleğiyle ve örneğin psikolojik bir gerilim ya da distopik bir dedektif romanı yazsaydı, size kendi birikimimle harmanlayarak bu eser hakkında okunamaz derecede kötü olmayan bir tanıtım/bilgilendirme yazısı yazabilirdim. En azından kendi düşünsel süzgecimden geçirerek beğeni düzeyimi gösterecek bir yazı kaleme alabilirdim. Ama okurken, diğer anlatılanlardan yararlanarak parçaları bir araya getirip, göz ucuyla sezinleyebildiğim o parlak anlamı size ancak kitabın arkasındaki sözlükten bakarak aktarabilirim: “Objet Petit a, gerçek bir nesne değildir, bir fantazi nesnesidir. Özne, simgesel sistemin bir türlü sınırları içine alamadığı Gerçek’in bir türlü açıklanamayan, anlamlandırılamayan bu “fazla”sı ile başa çıkabilmek için, daha bir “ben” olarak oluştuğu yıllardan başlayarak bir fantazi nesnesi yaratır. Bu nesne, arzu nesnesi aslında “yok”tur, öznenin ne olduğunu bilmediği, sadece göz ucuyla görebildiği ilksel eksik’inin fantazmatik eşdeğeridir.”

Buyurun. Gördüğünüz gibi, bu yazıyı yazarken günde üç kişinin uğradığı ve kendimin oluşturduğu bir internet sitesine,  okuduğum bir felsefe kitabından, altyapı yetersizliğinden dolayı anlamakta  ve dolayısıyla anlatmakta da güçlükler yaşadığım anlam kırıntıları aktarırken aslında başka birşey yapıyorum. Bu “aslında” kısmının aslında ne olduğunu anlayabilmek için ne yapılması gerektiği de okuduğum bu zor ama eğlenceli ve sarsıcı kitabın adını oluşturuyor: Yamuk Bakmak. Şeylerin gerçekte ne olduğunu, görüntüsünün ifade edebileceği ve özne olarak öz benliğimizin anlam ağlarına takılabilecek gerçekliğini ancak sözkonusu nesne/şeyin üzerine perspektif olarak düz veya verili anlamıyla değil, ancak yamuk bakarak anlayabilir, ifade edebilir ve benimseyebiliriz. (Bu açıklamam benim de hoşuma gitti. Bir gün belki bir yazım için kullanabilirim)

“Her türlü kültür, son kertede, insanlık durumunun kendisine özgü korkunç, son derece gayri insani bir boyuta verilen bir tepkiden, bir taviz oluşumundan başka bir şey değildir”.

Psikolojinin psikodinamik alanında belki de en heyecan verici, insanın karmakarışık iç dünyasının ve bilinçdışı denilen o sonsuz anlamlar ve anlamsızlıklar denizinin yansımalarını ifade eden psikanalizin kurucusu Sigmund Freud, insan kişiliğinin oluşumunda bilinçaltı dürtülerin önemini vurguladı. İnsan davranışının nedenlerinin , ruhsal sorunların çözümünün bilinçdışının sonsuzluğundan, bir psikanalistin yakalayabileceği işaretlerle gerçekleşebileceğini aktardı ve bunun için çeşitli yöntemler belirledi. Jacques Lacan ise bu yöntemi, modern dönemlerin bir başka düşünce sistemi Yapısalcılık ile genişletmeye, kendince psikanaliz içinde gördüğü boşluk noktalarını yapısalcı felsefe dizgesiyle doldurmaya çalıştı. Bir ruhbilimci olan Lacan, bütün birikimini Freud’un psikanaliz kavramına yönlendirerek bulgularını değerlendirdi. Lacan’ın Psikanalize yaklaşımı dil boyutunda oldu. Bilinçaltı ile dilin ilişkisinin çok önemli olduğunu, psikanalizin ancak dil içinden, bilinçdışı dürtülerin dil yardımıyla çözülebileceğini savundu. Hatta belki bilinçdışının oluşumu tıpkı dilin oluşumu gibiydi. Bilinçaltını dil oluşturuyor olabilir mi? diye sormadım kendisine 1981 yılında ölmüş seksen yaşında. Ben bu yukarıda saydığım bilgileri, en az Yamuk Bakmak kitabına harcadığım kadar bir zamanı Lacan, yapısal psikanaliz, yapısalcılık gibi konuları araştırmak için harcadım. Neyseki dışarıdan da okusam Felsefe bölümü dersleri içinde Psikanaliz ve Freud vardı.

Kitabımızın alt başlığı “Popüler Kültürden Jaques Lacan’a Giriş”. Gerçekten de Zizek, özellikle sinema ve yazın dünyası olmak üzere pek çok popüler kültür nesnesini yapıbozuma uğratarak gösteren ve gösterilen kavramları üzerinden, bu eserlerde psikoloji ve bilinçaltının unsurlarını inceliyor. Özellikle Hitchcock filmlerinde, hangi sahnenin hangi dürtüsel ya da bastırılmış davranışa, hangi jestin neyi gösterdiği ve göstereninin ilksel nedeni ile ilgili çarpıcı ve etkileyici çıkarımlarda bulunuyor. Dedektif romanlarında suç mahallinin düzenlenişi, suçlunun ve olayı çözmesine kesin gözüyle bakılan dedektifin karakter özelliklerini “objet petit a” üzerinden değerlendiriyor. “Herşeyi bilen dedektif” Sherlock Holmes ile “Olayların İçine Çekilen” dedektif Mike Hammer arasındaki kişilik farkı, olaylara sürüklenişleri ve tabi “Femme Fatale”‘in bu hikayelerdeki önemli rolü ve erkek kahramanın fantazi nesnesi ile bu kadın arasındaki girift bağın çözümlenişi ne kadar da önemli yapısal psikanaliz açısından.

Hitchcock çevirdiği filmlerle kitapta önemli bir yer tutuyor. Yazar öyle açıklamalara girişiyor, öyle çıkarımlar yapıyor ki, senarist ya da görüntü yönetmeni Lacan’mış ya da Zizek yapmak istediği filmleri bu ikisine anlatmış ve hepbirlikte ortak yapımlara imza atmışlar gibi. Filmleri izlerken ya da kitapları okurken dikkatimizden kaçan ve iç dünyamızın gizli kaldığını sandığımız şifreli yerlerini açık eden ne kadar çok ayrıntı var. Bir filmi bu şekilde, disiplinlerarası karşılaştırma ve değerlendirme yetisine ulaşabilecek kadar üst düzey bir entelektüel birikim için içimde psikolojik olarak neyi veya kimi öldürebilirim acaba?

Küçükken izlediğimi unuttuğum, sayfalar arasında çözümlemelerini okuduğumda o an yaşadığım tekinsizliği tekrar hissettiğim filmleri hatırladım yine. İp, Arka Pencere, Orada Olmayan Adam gibi okuyunca hatırladığım; Sapık, Kuşlar, Yükseklik Korkusu hem sinema tarihinde hem de bende iz bırakmış filmlerde hangi sahnenin neyi gösterdiğini Lacan’cı bakış açısıyla tekrar okumak, insana aslında filmi gerçek anlamda seyretmediğini düşündürüyor. Hitchcock’u çok büyük bir yönetmen ama pek çok insanın da hiç anlamadığı bir sinemacı yapan bu sanırım. Kesinlikle insan kişiliğinin derinliğini perdeden yansıtmaya çalışan bir düşünürdü. Yoksa Zizek izlediği film ve okuduğu romanları, öyküleri sırf savunduğu kavramlarla özdeşleştirmek için manipüle ediyor olamaz değil mi?

Beni yönlendiren dürtülerimin bilinçdışından fısıldayışını, davranışlarımı belirleyen ilksel kopuşun travmasının bıraktığı tortuyu, bir “ben” olarak oluşmaya başladıktan sonra bana ne olduğu için şu an bunları yazan, tutkuları, bağımlılıkları, yanlışları ve hatalarıyla varlığımı daha çok merak ediyorum artık. Kavramsal düzeyde bunu anlayabilecek ve hele bir başkasına açıklayabilecek duruma gelemeyeceğim kesin, ama görünenin tamamından farklı olduğum da.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir